Dani Rodrik & Timur Kuran: Erdoğan’ın ekonomik maliyeti

Dani Rodrik ile Timur Kuran’ın birlikte kaleme aldığı bu yazı, 24 Ağustos 2018’de project-syndicate.org‘un Strongmen at Bay (Kıyıdaki Güçlü Adamlar) dosyası kapsamında yayınlandı ve Oğul Tuna tarafından çevrildi.

Dani Rodrik, Harvard Üniversitesi John F. Kennedy School of Government’ta Uluslararası Ekonomi Politik Profesörü. Ayrıca The Globalization Paradox: Democracy and the Future of the World Economy (Küreselleşme Paradoksu: Demokrasi ve Dünya Ekonomisinin Geleceği), Economics Rules: The Rights and Wrongs of the Dismal Science (Ekonomi Kazanır: Kasvetli Bilimin Doğruları ve Yanlışları)’nın yazarı. En güncel kitabı: Straight Talk on Trade: Ideas for a Sane World Economy (Ticaret Üzerine Konuşmalar: Makul Bir Dünya Ekonomisi İçin Düşünceler).

 Dani Rodrik

Timur Kuran, Duke Üniversitesi’nde Ekonomi ve Siyasal Bilgiler Profesörü. Aynı zamanda “Yollar Ayrılırken – Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde İslam Hukukunun Rolü” kitabının yazarı.

Timur Kuran

Türkiye’nin siyasî modeli parıltısını kaybedeli çok oluyor; şimdi de ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’yle eşdeğer tutarsızlıktaki yönetimiyle yaşanan ve giderek büyüyen diplomatik kriz yüzünden ülke ekonomisi, tam teşekküllü bir döviz krizinin eşiğinde. Türk lirası geçtiğimiz 12 ay boyunca neredeyse yarısı kadar değer kaybetti. Türk bankaları ve şirketleri yüksek miktarda dövizle borçlandığı için liranın serbest düşüşü, özel sektörün büyük kesimini de tehdit ediyor.
Haziran’da Türkiye’nin resmen parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmesiyle sonuçlanan ilk seçimi kazanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi otoriter bir şekilde yönetiyor. Erdoğan, kabiliyetlerinden ziyade sadakatlerine (ve aile ilişkilerine) göre seçilmiş bakanlarına itimat ediyor.
On yıldan uzun süredir, Erdoğan’a (2014’e dek başbakandı) güvenmek isteyen finansal piyasalar, Türk ekonomisine kolay kredi sağladı. Ekonomik büyüme; şaşaalı konut inşaatı, yol, köprü ve havaalanı yatırımlarını ve yurtiçi tüketimi finanse edecek düzenli yabancı sermaye akışına bağımlı hâle geldi. Bu tür ekonomik genişleme nadiren güzel sonuçlanır. Önemli olan tek soru ise bu sona ne zaman varılacağıdır.
Trump yönetiminin İzmir’deki Amerikalı evanjelik pastör Andrew Brunson’ı serbest bırakması için Türkiye’ye karşı yaptırım kararı almasıyla (ve daha fazla yaptırım tehdidiyle) tetiğe basıldı. Brunson, Temmuz 2016’da Erdoğan’a karşı düzenlenen başarısız darbe girişimi sonrasındaki tasfiyeler sırasında gözaltına alınmıştı. Operasyonlar sonucunda 80 bin gözaltı gerçekleşmiş; 170 bin kişi işten çıkarılmış; 3 bin okul, öğrenci yurdu ve üniversite kapatılmış; 4400 hâkim ve savcının görevine son verilmişti.
Bu acımasız önlemler olağanüstü hâl yönetimi altında, genellikle Erdoğan’ın halkasından gelen emirler sonucu alınmıştı. Medyanın ağır şekilde kontrol edildiği, sivil toplumun baskı ve korku iklimi altında iğdiş edildiği bir ortamda, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınmasına karşı direniş düşük seviyede kalmıştı. Brunson, 2016 sonrasındaki tasfiyelerde terör suçlamasına maruz kalan binlerce kişiden biriydi.

Kısa vadedeki önlemler ekonominin uzun dönemli kırılganlığına etki etmez

Sürdürülemez ekonomi politikalarının sebep olduğu her finansal krizde görüldüğü gibi, bir çıkış yolu bulmak için hem acil hem de orta vadeli çözüm yolları gerekir. Ekonomi kısa vadede, finansal piyasalara istikrar kazandıracak, güven arttırıcı önlemlere ihtiyaç duyar. Türkiye Merkez Bankası, faiz oranlarını yükseltme gereğini duyabilir, hem de Erdoğan’ın bu konudaki derin hoşnutsuzluğuna rağmen. Mali disiplini sıkılaştıracak somut ve güvenilir bir program ile özel sektör borcunun yeniden yapılandırılması da oldukça önemli. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) geçici finansal yardım için başvurulması lazım olabilir.
Ancak kısa vadedeki bu önlemler; kökleri Erdoğan’ın kişisel otoriter iktidarında bulunan, ekonominin uzun dönemli kırılganlığına etki etmeyecektir.
Türkiye’nin demokrasisi hiçbir zaman kusursuz değildi. Erdoğan’ın 2003’te iktidara gelişinden önce, demokrasi dört askerî darbeyle sekteye uğramıştı. Yine de orduyu bile kısıtlayan bir siyasal denetleme mekanizması mevcuttu. Gittikçe daha adil ve özgür bir hâl alan seçimlerle iktidar defalarca el değiştirmişti. İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri hiçbir şahıs, denetlenemez güçlere sahip olmamıştı. 1946’da zayıf bir temel üstüne inşa edilen çok partili demokrasiden başlayarak sivil toplum; hükûmetlerin iş insanları dernekleriyle, sendikalarla, akademisyenlerle, basınla ve çeşitli özel çıkar gruplarıyla müzakerelerde bulunduğu noktaya gelmişti.
İktidardaki ilk yıllarında, ordu ve seküler elit vesayetinin kendisini tehdit ettiğini düşünen Erdoğan, demokrasi ve insan haklarına sözde bağlılık gösterdi. Yıllarca baskı gören Kürtlere yönelik açılım politikaları uyguladı. Batı’daki yerli liberaller ve destekçiler, çaresizce inandıkları “demokratik İslamcı” anlatısına kandılar.
Batı’nın takdirini kazanmış olmasına rağmen, Erdoğan devasa vergi cezaları yoluyla bağımsız medyanın kuyusunu kazmaya başlamıştı. Ayrıca generallere ve diğer önde gelen seküler figürlere yönelik düzmece davalarla hukukun üstünlüğünü ayaklar altına aldı. Erdoğan’ın otoriterleşmesi, ABD’de yaşayan eski müttefiki, Fethullah Gülen ve onun müritleriyle arası bozulduktan sonra süratlendi ve darbe girişimi sonrası trajik bir hız kazandı.

Yeni Türkiye ve vatana ihanet

Erdoğan Haziran’daki seçimlerle birlikte “Eski Türkiye”nin yerini “Yeni Türkiye”ye bıraktığını söyledi. İkinci Türk Cumhuriyeti çatısı altında kurulan yeni düzende, kendi otoritesine karşı gelebilecek her şey, vatana ihanet olarak görülmekte.
Cumhurbaşkanı, iyi giden her şeyde kendi payı olduğunu söylerken yaşanan başarısızlıklar için karanlık güçleri – ki bunlar genelde ismi konulmamış yabancı komplocular oluyor – suçluyor. Kendisinin yüceltilmesi, yanılmaz çehresi ve nihaî siyasal ölüm kalım mücadelesi; Türkiye’nin ulu hedefleri gibi sergileniyor. Üretim artışının, yabancılarla dostluğun, eğitimi kalkındırmanın veya toplumsal yaraları sarmanın da içinde bulunduğu diğer bütün amaçlar; o, kendi iktidarını pekiştirirken ancak alt sıralarda yer buluyor. Kendisini Türk milletine adayarak giriştiği hizmetlerin karşılığında da bütün yasaların üstünde addedilip şahsını ve yakın çevresini zenginleştiriyor.
Türkiye’nin yeni siyasal sistemindeki bu zihniyet, Osmanlılardaki “adalet dairesi” kavramına kadar uzanıyor. “Adalet dairesi”, nüfusu; vergi ödeyen yığınlar ve vergiden muaf az sayıda seçkin arasında ikiye bölüyordu. Sadece şeriata boyun eğen sultan (ki uygulamada şeriatın kapsamını kendisi belirlemekteydi) bunların başını çekiyordu. “Adalet dairesi”, 1839’da resmî olarak yeniden yapılanma dönemini başlatan bir fermanla ortadan kaldırılmıştı. Şimdi, neredeyse iki yüzyıl sonra, Erdoğan Türkiye’yi, reformcu nesillerin mazide bırakmaya çabaladıkları bir geçmişe döndürüyor.

Evet efendimcilik

Erdoğan’ın kurduğu sistem, işinin ehli hiçbir siyasetçi ya da bürokratın ekonominin başına geçmesine izin vermiyor. Hepsi görevlerinden uzaklaştırıldı çünkü bu bürokratların amaçları, liderin şahsî menfaatine üstün geliyordu. Korku, mevzuların dürüstçe tartışılmasını engeller. Alanlarındaki en iyi iş insanları, akademisyenler ve gazeteciler kendilerini koruma uğruna sessiz kaldılar. Erdoğan’ın çevresi ise, bilgeliğini ve ihtişam duygusunu tatmin etmeye çalışan “Evet, efendim!”ci adamlarla (ve göstermelik sayıda kadınla) doldu. Durum öyle ki Türkiye’nin kolu kanadı kırık parlamentosundaki muhalefet liderleri birer ponpon kıza dönüştüler. Erdoğan ne zaman kendisine destek vermeyenlerin düşmana destek oluyor addedileceği işaretini verse, sahaya çıkıyorlar.
İfade özgürlüğü varmış gibi görünsün diye, tıpkı Rusya’da ve Venezüela’daki olduğu gibi, sayılı cesur muhalifin kamusal alanda var olmasına müsaade ediliyor. Ancak onlar da tehlikeli bir yaşam sürüyor; başkalarına sınırı aşmamaları için gözdağı vermek üzere sürekli gözaltına alınma tehdidini yaşıyorlar.
Er ya da geç ekonomik baskılar Türkiye’yi, para birimini ve finansal piyasalarını istikrara kavuşturacak önlemleri almaya zorlayacak. Ancak bu önlemler uzun vadeli özel yatırımları yeniden canlandırmayacak. Ülkeyi kalabalıklar hâlinde terk eden yetenekleri geri getirmeyecek. Türkiye’yi ilerletecek özgürlük iklimini beslemeyecek. Çin’in ve diğer Asya ülkelerinin gösterdiği gibi, bazı otoriter rejimler; liderler mantıklı ekonomi politikalarına öncelik verdiğinde refah düzeyini artırabilir. Ancak ekonomi politikaları, yalnızca başkanın kişisel iktidarını kuvvetlendirecek bir araç hâline geldiğinde, burdaki örnekte görüldüğü gibi, ekonomi mutlaka bunun bedelini öder.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar