Joost Hiltermann: “Türkiye’nin gelmekte olan fırtına ile nasıl başa çıkabileceğini söylemek çok zor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Joost Hiltermann Uluslararası Kriz Grubu’nda (International Crisis Group) Kuzey Afrika ve Ortadoğu Programı’nın başında. Joost Hiltermann’ın 27 Ağustos 2018’de The Atlantic’te çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Joost Hiltermann

2011 yılında Suriye iç savaşı patlak vermeden önce Esad ve Erdoğan arasındaki kişisel dostluk yakın ekonomik ilişkileri ve açık bir sınırı da beraberinde getirmişti. Bu sadece bir başlangıç olacaktı. Türkiye Suriye’yi, Osmanlı’nın yıkılmasının ardından pek çok bölgeyi kaybederek geri çekilmek zorunda kaldığı Arap dünyasındaki ekonomik egemenliğini başlatacağı bir ülke olarak görüyordu.
Ancak Suriye’deki isyanlar Türkiye’yi bu konuyu gözden geçirmeye itti. Erdoğan ile Esad’ın arası bozuldu ve Türkiye de, azınlık Nusayrî rejimini düşürebileceğine inandığı, ağırlığını Sünni muhaliflerin oluşturduğu gruplarla birlikte hareket etti. Bu arada Türkiye on yıllardır yakın stratejik ortak olduğu ABD ile de zamanla somut çatışmalar yaşamaya başladı. Yakın zamanda da Trump yönetiminin düşmanca retoriği ve Türkiye’nin Amerikalı papazı önce hapiste ve sonra da ev hapsinde tutmasından dolayı uyguladıkları yaptırımlar ile tansiyon iyice arttı.
Suriye savaşında yedi yıl geride kalırken Türkiye kendisini bölgedeki karmaşadan uzak tutmak için mücadele ediyor. Erdoğan’ın Arap dünyası üzerindeki iddiası gittikçe azalıyor. Suriye ihtişamlı yeni-Osmanlıcılık hayallerinin bittiği yer haline gelmiş durumda.
Bir dönemin büyük devletlerinden olan Osmanlı’nın bir parçası olan Türkiye, geçen yüzyılda, tekrar eden darbe teşebbüsleri dâhil pek çok travma tecrübe etti. Aynı zamanda Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı’nın çökmesiyle ortaya çıkan diğer bölgeleri paylaşırken büyük kısmı Türkiye’de kalan Kürt nüfusunun bölgedeki haklarını temsil ettiği iddiasında bulunan PKK adındaki silahlı örgütle de mücadele etti. (AB ve ABD de tıpkı Türkiye gibi PKK’yı terör örgütü olarak görüyor.) Türkiye’nin ilerideki liderleri için olası bir Kürt ayrılığı bütün ülkeyi sarsacak gelişmelere yol açabilir ve bunu tolere etmek de pek mümkün değil. Türkiye PKK’yı durdurmak için silahlı saldırılardan barış müzakerelerine kadar pek çok yola başvurdu. Savaş alanında da politik alanda da PKK ile mücadele edildi.

Sıfır sorun politikası

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002 yılında muhafazakâr küçük ve orta ölçekli iş sahipleri ile olan ortaklığı ve Müslüman Kardeşler’den ilham aldıkları ideoloji ile birlikte yaşadığı yükseliş 10 yıllık hızlı bir ekonomik büyüme getirdi. Kendine güvenli bir ülke olarak Türkiye komşuları ile “sıfır sorun” politikasına girişti ve kendisini bölgedeki “düzen kurucu” (order setter) olarak konumlandırdı. Özellikle inşaat sektöründe Türk firmalarının bölgeye yayılması ve kendi imzalarını atması hükümette bunun güçlü bir ekonomik geri dönüşü olacağı beklentisi yarattı. Türk kanallarında yayınlanan diziler vasıtasıyla Arap seyircileri eğlendirildi. İstanbul ve Akdeniz kıyılarındaki şehirlere vize serbestisi sağlanarak sıcak ilişkiler devam ettirildi.
Ancak “Arap Baharı” ayaklanmaları bütün bunlara nokta koydu. Suriye’deki savaş ile birlikte diğer dönüm noktası Temmuz 2013’te Mısır’da meydana gelen ve Türkiye’nin müttefiki olan Müslüman Kardeşleri iktidardan düşüren darbeydi. İhvan’ın bölgeden çekilmeye başlamasıyla Türkiye’nin yatırımları ve itibarı da zedelenmeye başladı.
Türkiye buna cevap olarak, en acil sorunu olan ve Batılı ve Arap müttefikleri ile birlikte Esad’ı devirmek için uğraştıkları ancak başarısız oldukları Suriye savaşına odaklandı. Bu savaş sadece isyancı grupların güçlerini kaybederek Türkiye’nin çıkarlarının sekteye uğramasına neden olmadı, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük ve en güçlü iki düşmanı olan cihatçı örgütlerle PKK’nın doldurmaya hevesli olduğu bir güç boşluğu yarattı. Aslında artık savaş Türkiye için 2015’de Rusya’nın müdahalesiyle imkânsız olduğu belli olan Esad’ın devrilmesinden ziyade bu iki grubun etkinliğini azaltma meselesi haline geldi. İkisi de ayrı ayrı Türkiye’yi tehdit ediyorlar. IŞİD halifeliği yeniden kurma iddiasını taşırken PKK da Kürtlerin haklarını savunma iddiası taşıyor. Türk liderlerin korktuğu husus ise ilerleyen dönemlerde bu grupların devlet haline gelerek Türkiye’nin parçalanmasına yol açma ihtimalleri.

YPG ile yeniden canlanan PKK

Cihatçı saldırılar da terör ortaya çıkartmakla birlikte, PKK’ya karşı Güneydoğu’da verilen savaş Ankara’nın en büyük derdi. Üç yıl önce müzakerelerin sonlanmasıyla yeniden başlayan maliyeti büyük çatışmalar sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görünüyor. PKK, Suriye’deki uzantısı YPG ile birlikte yeniden canlandı ve şimdi IŞİD’e karşı savaşmak için yeni militanlar eğitiyor. Türkiye için daha da endişe verici olan şey ise ABD’nin bu örgüte cihatçılarla savaşmakta etkili olduğunu düşündüğü için askerî yardım yapıyor olması. Sonuç ise Erdoğan’ın tersine çevirmek için çok istekli olduğu, Suriye içinde, Türkiye sınırında YPG tarafından korunan bir tampon bölge.
Bugün Türkiye kendisini çok büyük bir çelişki ve karışıklık içine düşmüş halde buldu. Türkiye, Batı ittifakının kilit parçası konumunda olmayı sürdürürken ABD’nin papaz meselesinden dolayı uyguladığı yaptırımlar, Fethullah Gülen’i kendilerine vermemesi ve PKK’ya verilen destekler gibi meselelerden dolayı kendisini ihanete uğramış hissediyor. Türkiye Batı ile olan stratejik ittifakından tamamen vazgeçmeye hazır değil. Bu sonuca, benim de katıldığım, Temmuz ayında Körber Vakfı tarafından organize edilen ve Berlin’de gerçekleştirilen forumdaki tartışmalar sonucunda ulaştım. Şüphesiz ilişkilerdeki gerginlik devam edecek ancak Washington’ın Ankara’ya, cihatçılara, İran’a ve Rusya’ya karşı bir duvar oluşturması hasebiyle ihtiyacı var. Ankara ise Rusya ve İran’ın kendi bölgesindeki nüfuzuna karşı Washington’a bir korumacı olarak ihtiyaç duyuyor.

İdlib sorunu

Aynı zamanda Ankara Rusya’ya, Suriye savaşının, kendisinin rıza gösterebileceği bir sekilde sonuçlanması için elini uzatıyor. Bu ise YPG ve Şam yönetimi arasında, Rusya ve ABD’nin garantörlüğü ve arabuluculuğu altında Esad’ın sınırın bir kısmında yeniden hâkimiyetini ilan edeceği tipte bir anlaşma ortaya çıkartabilir. Eğer bu tip bir anlaşma başarılırsa, bu Erdoğan için pek ideal olmasa bile “kötünün iyisi” olabilir. Türkiye’nin isyancıların son kalesi olan İdlib meselesinin çözümü için de Rusya’ya ihtiyacı var. Bu bölge önceden 1 milyon insanın yaşadığı ve Suriye’nin diğer kısımlarında yerlerinden edilen insanların da akın etmesiyle nüfusu ikiye katlanmış bir alan. Şu ana kadar, Rusya’nın yardımı sayesinde, Türkiye bölgeyi, kendisine muhtemelen yeni bir mülteci krizi çıkartacak bir Esad müdahalesinden korumayı başardı. Türkiye halihazırda topraklarında yaklaşık 3.5 milyon Suriyeli mülteciyi barındırıyor ve bu durum ile başa çıkmakta zorlanıyor
.Ancak Suriye’de Rusya’nın hedefleri ile Türkiye’nin hedefleri aynı değil. Moskova Ankara’nın Esad rejimi ile uzlaşmasını istiyor. Türkiye’nin Rusya’ya sınırlarını PKK’dan korumak ve bu kez İdlib’den gelebilecek yeni bir mülteci akınını önlemek noktasındaki güveni, Türkiye’yi şu ana kadar başarıyla direndiği Esad ile görüşme veya birlikte hareket fikrine zorlayabilir.
Hem Washington hem de Ankara’nın fevri davranabilme potansiyelleri hesaba katıldığında Türkiye’nin gelmekte olan fırtına ile nasıl başa çıkabileceğini söylemek çok zor. Eğer Türkiye düşmanlarla çevrelenmiş bir bölgeden uzakta kalabilirse ve hem Suriye’deki hem de bölgedeki sıkıntıları ufak sıyrıklarla atlatabilirse kendisini şanslı saymalı.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus