icerik

Meğer deizm ve ateizm gençlerde yaygın değilmiş!

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün aslında kafamda başka bir konu vardı, ama Yeni Şafak’ta Kemal Öztürk’ün bir yazısını okuyunca fikrimi değiştirdim. Çok ilginç bir yazı kaleme almış Kemal. “Deizm akımı yoksa, peki sorunumuz nedir?” diye. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişimiyle kendisinin de davetli olduğu bir toplantıdan bahsediyor. Ve bu toplantıda –üç günlük toplantının bir günlük bölümüne katılmış– tek gazeteci oymuş. Onun dışında çoğu ilâhiyatçı birtakım öğretim üyeleri varmış ve gençler arasında deizm, ateizm, nihilizm gibi akımların yaygınlaşıp yaygınlaşmadığı konusunda bir atölye çalışması söz konusuymuş. Kemal Öztürk de buna dahil olan, çağrılan bir gazeteci olarak izlenimlerini yazmış. Dahil olmasının nedeni, kendisinin de bu nisan ayında bu konuda bir iki yazı yazmış olması, eleştirel yazı yazmış olması.
Benim de buna, bu yazıdan sonra dahil olmamın en önemli nedenlerinden biri, bu tartışmanın bir nevi başlatıcısının burada Medyascope olarak bizim olmamız. Ve özellikle Mücahit Bilici ile yaptığım söyleşi bu konuda çok ciddi bir şekilde yankı uyandırmıştı. Bu konuda şahsen de birkaç tane yayın yaptım.
Ama olayı esas ateşleyen Prof. İhsan Fazlıoğlu’nun bir videoda –yani bir toplantıda– söyledikleri. Ve orada muhafazakâr çevrelerce iyi bilinen ve saygı gören Prof. Fazlıoğlu, kendisine başörtülü birtakım öğrencilerin gelip nasıl dinden uzaklaştıklarını anlattıklarından yakınmıştı. Kemal’in yazısından anlıyoruz ki o kadar kişi çağrılmış, ama bu tartışmayı bir anlamda ateşleyen Prof. Fazlıoğlu çağrılmamış. O da zaten bunu bir eksik olarak vurguluyor.

Aslında sorun yok toplantısı

Peki bu toplantıda ne çıkmış? Gazete yazısından hareketle bakıyoruz ki hiçbir şey çıkmamış. Çünkü ilâhiyatçılar toplanmışlar ve aralarındaki tartışmada, aynen okuyorum: “Toplantıda sunum yapan ya da müzakerelere katılan bilim insanlarımızın neredeyse tamamı gençler arasında deizm, ateizm gibi akımların olmadığı konusunda ittifak ettiler”. Peki niye bir araya geldiler? Bir şeyler var, “Gençler dinden uzaklaşıyor”u kabul ediyorlar; ancak bunun deizm, ateizm olmadığını söylüyorlar.
Burada nasıl bir şey yapıyorlar? Yazıdan da bunu anlıyoruz: Deizm, ateizm gibi konularda birtakım klişeler, kalıplar, şablonlar alıp var olduğu düşünülen vakalara bunların uyup uymadığına bakıyorlar ve uymadığını düşünüyorlar. Halbuki işler hiçbir zaman, böyle toplumsal olaylar, hele bu tür inanç meseleleri şablonlarla açıklanabilecek bir olay değil. Hem bir sorun var diye toplanıyorsunuz, hem de sorun aslında yok diyorsunuz; ama bir yerden de sıkıntılı bir durum olduğunu kabul ediyorsunuz.
Bu o meşhur “Bir cisim yaklaşıyor!” cümlesine benzedi. Bir şey yaklaşıyor; bunun deizm, ateizm, nihilizm olmadığına eminler, ama ne olduğunu bilmiyorlar. Ve anladığımız kadarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda bir saha araştırması yapıyormuş. Ama bu yaklaşımla yapılacak olan bir saha araştırmasından çok fazla bir şey çıkacağını da açıkçası sanmıyorum. Bir de Diyanet’in yaptırdığı bir saha araştırmasına insanların… Hem Diyanet neyi arayacak? Hem de insanlar böyle bir şeyde gerçekten samimi bir şekilde –özellikle gençler– neler hissettiklerini, neye inandıklarını tam olarak söyleyecekler. Yine de hiçbir şey yapmamaktan iyidir diyelim.

Dinden uzaklaşma olduğu kesin

Peki niye böyle oluyor? Niye olayla yüzleşmekten kaçınılıyor? Bence bunun en önemli nedeni, böyle bir olgu varsa bu olgunun birinci derecede sorumlularının bu kişiler olması. Yani Diyanet İşleri camiası, ilâhiyat fakülteleri, imam-hatip liseleri ve her türden din eğitimi üzerine ya da dini anlatma üzerine örgütlenmiş o sektörün tamamı o kadar bambaşka bir hâle dönüşmüş ki ve o kadar da devlete tâbi ki, devlet nazarında hiçbir şekilde en ufak bir özgürlüğü yok ki, sonuçta oraya hapsolmuş durumdalar. Ve toplumda yaşanan, özellikle gençlerde yaşanan “dinden uzaklaşma”, “deizme, ateizme, nihilizme yönelme gibi” eğilimler varsa — ki var: Özellikle yaptığımız yayınlardan sonra gelen çok sayıda birbirinden farklı, sahici değerlendirmeden –geri dönüşler diyeyim–, bunu çok net bir şekilde görme imkânı buldum. Hiç doğru dürüst “Yalan söylüyorsunuz” ya da “Yanlış bakıyorsunuz, böyle bir şey yok” diyene rastlamadım. Ama genellikle nereden baktığına bağlı olarak kimileri “Böyle bir şey var ama bu geçicidir, bizim ülkemiz dindar bir ülke, sonuçta gençler de doğru yolu bulur” dediler. Biraz daha iyimser bakmaya çalıştılar. Öte yandan dine karşı zaten eleştirel bakanlar da bundan büyük bir mutluluk duyduklarını gizlemiyorlar.
Bir dinden uzaklaşma olduğu kesin. Ve bu dinden uzaklaşmanın birinci derecede sorumlusu dini şu ya da bu şekilde enstrümantalize edenler, araçsallaştıranlar. Bunu böyle görmek lazım. Bunun başında devlet geliyor. Devletin kurumları geliyor. Din adına örgütlenmiş yapılar geliyor. Cemaatler, gruplar geliyor. Bunların üzerinden faaliyet yürüten her türlü medya kuruluşu, şirket vs. geliyor.
Bir de tabii çok önemli, siyasî iktidarla Fethullahçılar arasında hâlâ süren savaş. Bu açıkçası çok büyük bir tahribat yarattı. Etkilerini orta ve uzun vadede çok daha fazla göreceğiz; ama gençlerdeki uzaklaşmada bu savaşın da çok etkili olduğunu kesinlikle kabul etmek lazım. Çünkü yakın bir zamana kadar AK Parti iktidarı da sosyal alanı, muhafazakâr camiada sosyal alanı büyük ölçüde Fethullahçılara terk etmişti; medyayı, kültürel alanı, şunu bunu, devlet dairelerini, ilgili birimlerini, Milli Eğitim Bakanlığı’nı vs., onları davet etmişti. Şimdi onların hepsini ayıklamakla uğraşıyor. Çok büyük bir travma var ve bu travmanın da bunda etkili olduğunu kabul etmek lazım.

İmam-hatiplerin niceliği arttı niteliği düştü

En son imam-hatip liselerinin devlet eliyle teşvik edildiğini, öğrencilerin ve ailelerin oraya yönlendirilmek istendiğini, ama ilginin çok azaldığını biliyoruz. Çünkü bu kurumlar, özellikle imam-hatip liseleri, insanların aynı zamanda din eğitimi almak için gittikleri bir kurumken şimdi bambaşka bir yere dönüştürülmek istendiler ve sonunda tamamen etkisiz birer kurum hâline geldiler. Yıllar önce Türkiye’de az sayıda imam-hatip lisesi varken, ya da yeterli sayıda diyelim, imam-hatip lisesi varken, buradan mezun olanların belli bir ağırlığı vardı. Şimdi ondan da çok ciddi bir şekilde uzaklaşılmış olduğunu görüyorum. Burada dinin bu kadar çok uluorta kullanılması, devlet eliyle bir promosyon malzemesi gibi kullanılmasının tam tersi bir etki yarattığını görüyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletten azar yememek, devletten ayar görmemek için ne yapacağını şaşırmış bir halde olduğunu görüyoruz. Mehmet Görmez dönemindeki Diyanet belli ölçülerde bir şeyler yapmak ister gibi oldu ve ânında Mehmet Görmez, ânında olmasa bile bir aşamadan sonra hemen alındı. Yerine sesini çıkarmayan, bir iddiası olmayan bir Diyanet İşleri Başkanı’yla yoluna devam ediyor. Sessizliğin, düşük profilli olmanın önemli olduğu, devletten gelecek talimatlara, gelen talimatlara ya da gelebilecek talimatlara göre kendini hazırlayan, döviz krizi sırasında buna göre Cuma hutbesi hazırlayan vs. bir kurumla karşı karşıyayız.
Böyle bir ortamda gençlerin dinle olan ilişkisinin azalması ve kendileri için başka arayışlar bulması hiç şaşırtıcı değil. Dolayısıyla burada “Yahu böyle bir şey deniyor, gençler deizme ateizme kayıyormuş, bunu bir araştıralım ve çözüm yolu bulalım” diye oturan insanların öncelikle kendilerini sorgulaması gerekir. Ama bu sorgulama peşinden birçok şeyi de beraberinde getireceği için, bunun yerine “Yahu yok böyle bir şey, bu aslında geçici bir şey, bunun adı deizm değil, ateizm değil, o kadar da abartmamak lazım” şeklinde bir sonuca varmaları hiç şaşırtıcı değil.

Dindar ailelerdeki dönüşüm ve gençler

Esas şaşırtıcı olmayan hususlardan birisi de gençlerde bu tür eğilimlerin muhafazakâr ailelerde daha yoğun yaşanıyor olması. Muhafazakâr ailelerde daha yoğun yaşanıyor olmasının bence en önemli nedenlerinden birisi şu: Türkiye’de uzun bir süre dindar kesimlerin sistemin merkezinden uzak tutulmak istendiğini gördük. Ve belli bir aşamadan sonra, değişik dönemlerde dindarların sistemin merkezine taşındığını da gördük. Bu AKP iktidarı döneminde iyice netleşti ve sonuçlandı. Bir merkeze taşınma sonuçlandı. Ama burada merkeze taşınan dindarların, buradaki aktörlerin yeni dönemde nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir üslûp, nasıl bir söylem belirledikleri de çok önemli oldu. Ve şu anda genç olan dindar aile çocukları, bütün bu geçiş sürecini bizzat gözlemlediler. Annelerinin, babalarının on beş yıl önceki tutumlarını, tavırlarını, yaşam tarzlarını da biliyorlardı, şimdikini de biliyorlar. Ve aradaki büyük farkı da görüyorlar. Ve bu fark çok ciddi bir şekilde birtakım sorgulamaları beraberinde getiriyor.
Tanıdığım çok sayıda İslamî hareket içerisinden gelmiş kişilerin –ki çoğu şimdi artık yetişkin, çocuk sahibi hatta içlerinde torun sahibi olanlar da var–, özel sohbetlerimizde bu yeni kuşaklarla, çocuklarıyla, gençlerle iletişim anlamında yaşadıkları zorluklardan şikâyet ettiklerini görüyorum. Bu tabii ki her dönem kuşak farkı ve bir aileyle gençler arasında birtakım sorunlar, gerginlikler vs. olur. Ama burada bu aileler, muhafazakâr aileler, dini hayatlarının o kadar çok merkezine almışlardı ki şu anda gençler ya da çocuklar ya da tam ergenler diyelim, ailelerine yönelik sorgulamalarını yaparken kaçınılmaz bir şekilde dini, İslamiyet’i de sorguluyor oluyorlar. Ve aileler, anne-babalar bunların önüne geçemiyor. Onlara bekledikleri, onları tatmin edebilecek cevapları veremiyorlar.

Bu bir sorun değil

Çok daha karmaşık bir sosyolojik bir olayla karşı karşıyayız. Bu öyle “Hadi bakalım, böyle bir sorun varmış, şunu bir halledelim, bir rapor yazalım” diyerek anlaşılabilecek ve çözülebilecek bir sorun değil. Bu tür olaylarla gerçekten yüzleşmek istiyorlarsa –ki böyle gerçekten samimi bir yüzleşme arayışı olduğunu sanmıyorum, eğer öyle bir arayış olsaydı böyle faaliyetlere hep birbirini tanıyan ve bir nevi birbirinin karbon kopyası gibi olan insanları değil, daha farklı, şeytanın avukatlığını yapabilecek kişileri de çağırırlardı– böyle pek bir yaklaşım içerisinde olmadıklarını anlıyoruz. Kendi aralarında kapalı devre bir şekilde kendi kendilerini ikna ederek, kendi kendilerini yatıştırarak sorunları toprağın altına gömme çalışması olduğunu düşünüyorum. Umarım yanılıyorumdur. Umarım gerçekten birtakım sorunları gerçekten tespit edip gerçekten bunlarla yüzleşme yoluna giderler.
Burada tabii şöyle bir mesele var: Gençlerin deizme, ateizme vs., nihilizme yöneliyor olmaları hiç de öyle panik yapılacak bir mesele değil. Ancak gençlerin bir tatminsizliği varsa, birtakım arayışları varsa, ülkeyi yönetenlerin, ülkenin önde gelen kanaat önderlerinin onların işlerini kolaylaştırıcı fonksiyonlar üstlenmesi lazım. Eğer bunu bir tür tehdit gibi algılayıp bununla bir mücadele perspektifiyle bu toplantıları yapıyorlarsa zaten yapmasınlar. O çok daha tehlikeli, çok daha olumsuz sonuçlara yol açar.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.