Açık Oturum (174): Siyasi iddialar, ekonomik gerçekler – Prof. Yalçın Karatepe ve Erkin Şahinöz ile söyleşi

Siyasi iktidar ekonominin iyi yolda olduğunu ileri sürüyor, ekonomik veriler ise öyle göstermiyor. Medyascope açık oturumunda siyasetin iddialarına karşılık ekonominin gerçekleri ele alındı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşcıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope’un 174. açık oturumunda sizlerle birlikteyiz. Bu akşam iki konuğumuz var. Stüdyoda ekonomist Erkin Şahinöz bizimle birlikte. Hoş geldiniz hocam.

Erkin Şahinöz: Hoş bulduk.

Pişirici: Skype üzerinden Prof. Yalçın Karatepe bizimle birlikte. Hocam siz de hoş geldiniz.

Prof. Yalçın Karatepe: Sedat Bey, teşekkür ederim. Hoş bulduk.

Pişirici: Bu akşam “Siyasi iddialar ve ekonomik gerçekler” başlığı altında, ekonomi konuşmaya niyetliyiz. Yayına başlamadan ve biz buraya oturmadan önce son baktığımda, dolar kuru 5,25 TL, Euro kuru 5,96 TL’ydi. Gösterge faiz, %18,20 idi. 

Niye “Siyasi iddialar, ekonomik gerçekler” başlığıyla konuşacağız? Bakınız, son birkaç gün içinde olan iki iddialı şey:

AK Parti’nin Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Ekonomi Şurası’nda konuşurken, “Enflasyon düştü ama marketlerdeki fiyatlar düşmüyor” dedi. Enflasyon düştü mü? O zaman marketteki fiyat niye düşmüyor? Marketteki fiyat düşerse mi enflasyon düşer? Ne neye bağlıdır? Onu özellikle Yalçın Hocam ile birlikte konuşacağız. Erkin hocamdan da destek alacağız. 

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos Zirvesi’nde, hem Reuters’a verdiği demeçte, hem de daha sonra yaptığı basın toplantısında Türkiye ekonomisinin hızla toparlandığını iddia etti. Bir de bunu değerlendirmeye çalışacağız. 

Geçtiğimiz günler içinde, Merkez Bankası 16 Ocak’ta yaptığı Para Politikası Kurulu’nun toplantısının tutanağını yayınladı. O tutanağa baktığımızda, Merkez Bankası’nın iktisadi faaliyetteki yavaşlamanın sürdüğünden, fiyat istikrarına yönelik risklerin devam ettiğinden söz ettiğini görüyoruz. Yine, TÜİK tarafından Tüketici Güven Endeksi sonuçları açıklandı. TÜİK, Tüketici Güven Endeksi’ni Merkez Bankası’yla birlikte yürüttüğü Tüketici Eğilim Anketi sonuçlarına göre hesaplıyor. Onu yorumlamaya çalışacağız. 

Bu akşam, siyasetin iddiasına karşılık, ekonominin gerçeklerini sizlere aktarmak niyetindeyiz. Yalçın hocamla başlayalım. Hem sizden, hem de daha sonra Erkin Bey’den, şu ana ilişkin bir fotoğraf çekmenizi rica ediyorum. Şu anda görünüm nedir? Ne söyleyebilirsiniz?

Karatepe: Sedat Bey, şu andaki görünümü zaten ben ve diğer iktisatçılar uzun zamandan beri programlarınızda çok açık bir biçimde ifade ediyoruz. Türkiye ekonomisi çok ciddi sorunların yaşandığı bir dönemden geçiyor. Ben bunu ‘’ekonomik kriz’’ olarak adlandırıyorum. Başkaları başka şekilde adlandırabilir ama Türkiye ekonomisi, gerçekten zor bir dönemin içerisinde ve uzun süre de burada kalacakmış gibi görünüyor. Biz bunu uzun zamandan beri söylüyoruz ama bizim söylediklerimize çok itibar edilmediğini de biliyorum. En son, biraz önce sizin de bahsettiğiniz, IMF’nin açıkladığı Dünya Ekonomik Görünümü Raporu’nda Türkiye ilişkin kısma baktığımızda, IMF’nin de bizimle aynı çizgiye geldiğini görüyoruz. Biliyorsunuz, geçen hafta Türkiye ekonomisinin 2019 yılında daralmasının, beklenenden daha hızlı olacağını ifade ettikleri bir ek rapor yayınlandı. Dolayısıyla IMF de bizim söylediklerimizi söylemeye başladı. 

Türkiye ekonomisi 2019 ve 2020 yılında çok zor bir dönemden geçecek. İçinde bulunduğumuz dönem de hakikaten zor. Zaten bunun böyle olacağını son zamanlarda açıklanan makro göstergelere baktığımız zaman çok net bir şekilde görüyoruz. Örneğin, en son açıklanan kasım ayı Sanayi Üretim Endeksi verilerine baktığımız zaman, Türkiye ekonomisinin daralmakta olduğunu çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Sanayi Üretimi Endeksi, kasım ayında, bir önceki yılın kasım ayına göre %6,5 oranında daraldı. Daha ilgincini bunun alt verilerine baktığımız zaman görüyoruz. Örneğin, ara malı üretimi, kasım ayında %11’in üzerinde daralmış. Ara malı, bir sonraki üretimde kullanılacak girdilerin üretilmesi demektir. Eğer ara malı üretiminiz daralıyorsa, bu, gelecek dönemde de üretimimizin azalacağını gösteriyor. Bu gayet açık bir biçimde ortada. Sermaye malları üretiminde daralmanın olduğunu görüyoruz, orada çok ciddi bir gerileme var. Bir veya ikisi hariç, Sanayi Üretim Endeksi kapsamına giren neredeyse tüm segmentlerde bir yavaşlamanın olduğunu görüyoruz. Bu da gösteriyor ki bizim uzun zamandan beri söylediğimiz veriler, çok somut bir şekilde ortaya çıkmaya başladı Türkiye’nin son çeyrek büyüme rakamı Mart ayında açıklandığı zaman göreceğiz. Türkiye ekonomisi gerçekten bir durgunluğa, hem son çeyrek itibariyle, hem de 2019’un tamamında girmiş durumda.

Pişirici: Yeri gelmişken hemen sorabilir miyim? Son çeyreğe ve 2018 toplamına ilişkin büyüme tahmininiz nedir?

Karatepe: 2018’in ilk iki çeyreğinde gelen büyüme rakamları yüksekti. Dolayısıyla 2018’in tamamına ilişkin büyüme rakamının %3 civarında olması muhtemel. Yani bu ilk iki çeyrekten kaynaklanan büyümenin olumlu etkisini bu anlamda göreceğiz ama ben son çeyrekte eksi bir sayıyla karşı karşıya kalacağımızı düşünüyorum. Bütün göstergeler bunu gösteriyor. Üretimimiz azalıyor, işsizlik rakamlarımız yükseliyor. Ki gerçek işsizliğin TÜİK’in verilerinden daha fazla olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla son çeyrek rakamı eksi gelecek ama ne kadar eksi geleceğini veriler açıklandığında göreceğiz. Bu da büyük olasılıkla mart ayında açıklanacak, o zaman bu verilere hâkim olacağız.

Pişirici: Aynı şekilde Erkin beyden de bize bir fotoğraf çekmesini rica edelim. Ne görünüyor sizin cephenizden?

Şahinöz: Öncelikle şunu söyleyeceğim: Dördüncü çeyrekte sert bir daralma olacak. 2019’un ilk çeyreğinde de, ikinci çeyreğinde de. Yani ikinci çeyrek belki hafif çapta Türkiye’nin potansiyel büyüme hızı. Bu ‘’potansiyel büyüme hızı’’ kavramını açmak istiyorum. Türkiye, eldeki beşeri sermayesi ve teknolojisiyle her yıl %4-5 büyümek zorunda. Bunun üstünde büyüdüğünüz zaman, bu bir ifrat halidir, aşırı büyümedir ve yan etkisi vardır, enflasyon yaratır. %4-5’in, potansiyelinizin altında büyüdüğünüz zaman da yan etkisi, işsizlik artışıdır. Haliyle, ekonomi yönetimleri ifrat ve tefritten uzak durmak zorundalar. Ekonomi %4-5’in üzerinde gidiyorsa daha sonra yaratacağı olumsuzluklar nedeniyle frene basmanız lazım. %4-5’in altındaysa da gaza basmanız lazım. Özünde, ekonomi yönetimi araba kullanmak gibi. Ayak iki pedalda, bazen fren, bazen gaz. 

Türkiye açısından, 2018-2019 ilk çeyrek eksi bir rakam olacak. 2018 dördüncü çeyrekteki daralma, tahminlerin çok ötesinde olacak. Benim modelimin en azından bana ima ettiği, %4-5 civarında bir daralmayla karşılaşacağız. İlk çeyrekte de eksi çıkacak. Bu, resesyonun tanımı oluyor. İki çeyrek üst üste daraldığınız anda bunun adı ilk anda ‘’resesyon’’ oluyor. Biz bunu ‘’resesyon’’ olarak isimlendirmiyoruz, siyasi otorite ‘’dengelenme’’ kelimesini tercih ediyor. Bu, dengelenme değil, az büyüme de değil. Bu, bildiğiniz çok sert küçülme, iki çeyrek üst üste de olunca adı resesyon oluyor. Ama sonrası daha da kötü. Sonrasında büyüme olsa bile, büyüme aşamasına geçsek bile bu %4-5’in çok altında kalacak. Yani Türkiye 2019 boyunca, sanayi değil, işsizlik üretmeye devam edecek. Bunu nereden görüyoruz? Benim için en kritik gösterge, PMI endeksi vs. var ama en kritiği, Türkiye’de şirketler büyüyebilmek için finansman bulmak zorundalar. Biz öyle tasarruf fazlası olan bir ekonomi değiliz. Şirketlerimizin o çarkları döndürebilmek için krediye ihtiyacı var. En son eldeki veriye göre, şu an özel bankaların geçen yıla göre açtığı kredi stoku %20’ye yakın küçülüyor. Türkiye’nin normal bir hızla büyümesi için bankaların açtığı kredi hacminin, enflasyon kadar büyümesi lazım: %20. %20 büyümesi gereken kredi hacmi, %20 küçülüyor. Orası düzelmediği sürece, bankalar kredi açabilir hale gelmediği sürece, ekonomideki toparlanmanın başlaması neredeyse imkânsıza yakın. Çok açık ve net söyleyeyim.

Pişirici: Yeri gelmişken şunu sorayım: Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ısrarla ‘’Bankalar kredi faizlerini düşürsünler’’ diyor. Bize şunu söyleyebilir misiniz: Birincisi, banka kredi olarak verdiği parayı nerden buluyor? İkincisi, banka kredi olarak bulduğu paraya bir şey ödüyor mu? Mesela ben basit aklımla şöyle düşünüyorum: Bankaya ben vatandaş olarak 10 TL para yatırdım. Banka bunun karşılığında bana bir faiz veriyor. Ben buradan bir gelir elde ediyorum. Herhalde banka da benim paramı birilerine kredi olarak veriyor, değil mi? Onlar da oradan bir gelir elde ediyorlar. Herhalde bana da oradan bir şey ödüyorlar. Bu mekanizma nasıldır? Tam soru şu: Banka kredi faizini düşürürse benim mevduat faizim mi düşüyor?

Şahinöz: Bankaların esas işi, mevduatı kredileştirmek. Dolayısıyla önce kaynak buluyorlar. Bizden. Vatandaş gidiyor oraya, döviz ya da TL mevduatı koyuyor. Bunun bankaya bir maliyeti var. Banka bunun karşılığında mevduat faizi ödüyor. Onun dışında, bankaların ciddi bir operasyonel giderleri var. Operasyonel giderlerden kastım çalışanlarına ödediği maaşlardı, kiraydı, şuydu buydu… Bunun da bir maliyeti var. O bulduğu paranın, mevduat faizinin üzerine bunu da ekliyorlar. Ondan sonra üzerine bir kar marjı koyarak kredi olarak satıyorlar. Kredi faizlerini belirleyen aslında bu. Biz şunu yapıyoruz: Ekonomide sağlıklı önlemler alarak, Londra’daki sıcak parayı ülkeye çekecek, ülkeyi cazip hale getirecek önlemler almak yerine -çünkü bunları alırsak zaten yurtdışından kaynak girişi olacağı için kur düşecek, kur düşeceği için de o beraberinde zaten doğal olarak faizde düşüşü getirecek- tuhaf önlemler alarak, geleneksel olmayan önlemler alarak bir Londra yatırımcısının asabını bozuyoruz. Türkiye bu kadar ucuz olmasına rağmen -borsa halen çok ucuz-. Diyeceksiniz ki, 100 binin üzerine çıktı. Hayır, halen çok ucuz. O 100 bin TL bazında borsa. Dolar kuruna böldüğünüzde, borsamız yerlerde sürünüyor. Türkiye’yi bu kadar ucuz yakalamışken Türkiye’ye normal şartlar altında müthiş bir yabancı kaynak girişi olması lazım.  Gelmiyorlar, neden? Ucuz mal kendini satmıyor. Ucuz ve hikâyesi olması lazım. Hikâyemiz yok.

Pişirici: Hikâyeden kastınız nedir?

Şahinöz: Hikâyeden kastım, derli toplu bir maliye politikası olur, derli toplu bir para politikası olur, derli toplu bir eğitim sistemi… Bunun diğer tarafları da var. Türkiye’de kur sadece ekonomideki sorunların yansıması değil. Türkiye’de ekonomi dışında da birçok sorun var. Adalet ve hukuk arasındaki bağın kopmuş olması, eğitim sisteminin kötü gidiyor olması. Bütün bunların bir bileşkesi. Böyle görmek lazım. Biz telkin yoluyla faiz düşürme çalışıyoruz. Bankalara ‘’Sen faizi düşür’’ diyoruz. Banka kredi faizini düşürdü. Hakikaten de bankalar kamu bankalarının önderliğinde kredi faizlerini düşürdüler. Buna özel bankalar da ister istemez katıldı. O zaman bankaların getirisi düştü. Bankaların getirisi düştüğü için bankalar maliyetini düşürmeye başladı. Ne o, mevduat faizi. 

Ben bugün bir bankada konferans verdim. Mevduat faizleri %21. Ben vatandaş olarak geliyorum, %21 mevduattan faiz alıyorum, ama o brüt faiz. Bundan 1 yıllık vade için %12 stopajı düştünüz. Yaklaşık %19 net getiriniz var. Benim param yılda %19 değer kazanıyor, öbür tarafta enflasyon %20,30 olduğu için param % 20,3 değer kaybediyor. Haliyle, benim tasarrufum TL’de durursa, ben reel anlamda değer yitiriyorum. O yüzden de vatandaş dövize yönelmeye başladı.

Pişirici: Oraya birazdan geleceğiz. Şimdi şu enflasyon meselesine dönelim. Yalçın hocam, bu enflasyon nasıl düşüyor? Ne biliyoruz biz? Enflasyon dediğimiz şey, fiyatlar genel seviyesindeki artış ya da azalış, öyle mi?

Karatepe: Evet.

Pişirici: Süpermarketteki fiyat düştüğü zaman mı enflasyon düşüyor, enflasyon düştüğü zaman mı süpermarketteki fiyat düşüyor? Bu işin doğrusu nedir?

Karatepe: İzin verirseniz, Erkin beyin bıraktığı yere birkaç ekleme yapmak istiyorum. Ondan sonra sizin sorunuza yanıt vereceğim, sorudan kaçtığımdan değil, yanlış anlaşılmasın. Biz Türkiye’de şu anda ekonomik sorunları konuşuyoruz. Bir yığın makro göstergelere bakıyoruz ve orada ne kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığımızdan bahsediyoruz. Ama bence Türkiye’nin asıl önemli sorunu -ki biz bunun ekonomiye yansımalarını belirgin bir biçimde görüyoruz- yönetim modelinden kaynaklanan bir sorun olması. Bugün bunu bu ülkede yüksek sesle tartışmamız gerekiyor. Bugün Türkiye’de mevcut olan yönetim sistemi, 16 Nisan Referandumu ile değişen Anayasa, geçen sene yapılan seçimle iş başına gelen Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan sistem, aslında Türkiye’deki kurumsal yapıyı önemli ölçüde sarsmıştı. Kurumsal yapının sarsıldığı yerlerde de siz piyasa ekonomisinin sağlıklı çalışmasını bekleyemezsiniz. Yabancı sermayenin gelmesini bekleyemezsiniz. Bakın ben her gün Resmi Gazete okuyorum. Eminim Erkin Bey de bakıyordur. Her sabah Resmi Gazete’de Türkiye’de kurumların, falanca kuruluşun altında bulunan bir yeri başka bir yere bağladıklarını görüyoruz. Bir yığın idari değişiklikler olduğunu görüyoruz. Bunlara ilişkin Cumhurbaşkanı’nın kararnameleri ve kararlarının yayınlanıyor vs. Türkiye’deki bu yönetimden kaynaklanan değişimlerin ekonomik etkilerini biz maalesef göz ardı ediyoruz. Bence Türkiye’nin temel sorunu yönetim modelinden kaynaklanıyor. Bugün Türkiye’de kararlar bir kişi tarafından alınıyor. Türkiye’de kurumsal yapı maalesef ciddi şekilde sarsılmış durumda. Bunun en iyi örneğini Merkez Bankası’nın bu ay içerisinde yaptığı Olağanüstü Genel Kurulu’nda gördük. ‘’Hazine’nin paraya ihtiyacı var, toplanın parayı verin. Kredi kartı borcunu ödeyemiyor, Ziraat Bankası bunları yeniden yapılandırsın. Esnaf zor durumda, Halkbank %4’lük, biraz önce Erkin Bey oranları verdi, %4’lere, %10’lara faiz kullandıralım’’ vs. şeyler. Kararların bir kurumsal mekanizmanın içerisinde işletilmesi sonucu çıkmıyor olmaması, -ben bunu “Ortak aklın kullanılması” olarak adlandırıyorum- Türkiye’nin temel sorunlarından bir tanesidir. Bunun ekonomik yansımalarını biz açık bir biçimde görüyoruz. 

Türkiye’ye yabancı sermaye niye gelmiyor? Mevcut olanlar çıkıyor, hatta Türk sermayesinin de, Türklerin sahip olduğu kaynakların da yurtdışına gittiğini görüyoruz. En son açıklanan TEPAV’ın raporunda, Türkler 2018 yılı içinde 3,5 milyar doların üzerinde paralarını yurtdışındaki yatırımlara yönlendirmişler. Türkiye’de, biraz önce Erkin Bey’in hukuk sistemi olarak adlandırdığı bu sistemin sağlam bir biçimde çalışmasını sağlamadığımız sürece, enflasyon, işsizlik rakamlarından, cari dengeden istediğimiz kadar bahsedelim. Bütün bunların ekonomik anlamda sonuç verebilmesi için, Türkiye’nin kurumsal yapısının sağlam bir biçimde çalışıyor olması gerekir. Bugün gerçekten Merkez Bankası’nın bağımsızlığından rahatlıkla söz edemeyiz. Parlamentodan çıkan kanunlara bakıyorsunuz; parlamentonun önüne konmuş, milletvekilleri imzalamış, bir biçimde tasarı olarak gitmiş. Karar mekanizmasını katılımcı bir biçimde işletmediğimiz sürece, hukuk sistemini sağlıklı bir şekilde çalıştırmadığımız sürece, bizim alacağımız palyatif ekonomik tedbirlerle, oraya biraz para verelim, buraya biraz kaynak aktaralım vs. ile bu ölçek ve büyüklükteki bir ülkenin uzun süre sürdürülebilmesi mümkün değil. Bizim bunu bu ülkede ciddi şekilde tartışıyor olmamız gerekiyor. 

Sizin sorunuza yanıt vermek istiyorum. Enflasyonun düşüyor olması, fiyatların düşmesi demek değildir. Enflasyonun düşüyor olması, fiyatlar genel seviyesindeki artış hızının yavaşlaması demektir. Yani fiyatların hâlâ arttığı anlamına gelir. ‘’Enflasyon düşüyor’’ dedikleri, en son, 2018 yılı sonu itibariyle açıklanan %20,3’lük enflasyondan bahsediyorlar. Bir önceki Ekim ayında yüksek çıkan %24,7 gibi bir enflasyon oranı vardı. Buna bakarak oranın düştüğü söyleniyor. Ama bu, fiyatların azalması gerektiği anlamına gelmiyor. Fiyatlarının artış hızının göreli olarak, yani daha önce yüksek ilan edilen %24,7’lik orana göre daha düşük bir oranda artması demek. Dolayısıyla burada fiyatların geri çekilmesini bekleyemeyiz. 

Sayın Cumhurbaşkanı çok doğru bir şey yapıyor. Şu anlamda doğru bir şey yapıyor, seçmenin algısına oynuyor, vatandaşın algısını yönlendirmeye çalışıyor. Diyor ki; “Bakın, enflasyon düştü ama marketlerde fiyatlar düşmüyor.” Enflasyon düşmesi, marketteki fiyatların göreceli olarak daha yavaş artması ki 2018 verisine baktığımız zaman bu %20,3. Enflasyonun düşmesinin gerekçeleri de hem Merkez Bankası raporunda var, hem bizler uzun zamandır söylüyoruz. Türkiye’de daralma büyümüş durumda, vatandaşta harcayacak para yok. Bunu açık bir biçimde ifade etmek lazım. Yurtiçi talepteki daralma olarak ifade ettiği şey, bunu gösteriyor. Siz para harcamazsanız, fiyatların artış hızı da doğal olarak yavaşlar. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin kısmi olarak etkisi olduğunu biliyoruz. Döviz kurlarındaki gerilemenin de bir miktar etkisi var. Bundan kaynaklanan sebeplerle enflasyon %20,3 çıktı. Fiyatların düşmesine yol açan bir durum değil. Fiyatların göreli olarak daha yavaş artması. Yavaş dediğimiz rakam da %20 yani, onu tekrar vurgulayalım. Ki dünyadaki en yüksek enflasyon oranlarından birisindeyiz biz şu anda. 

Sanırım enflasyonla ilgili sorunuz buydu. Dolayısıyla hayır, fiyatlar düşmüyor, fiyatlar göreceli olarak daha yavaş artıyor. Biz bunu markete gittiğimizde de çok bariz bir biçimde hissediyoruz. Ama tekrar vurgulamak isterim: Türkiye’de ekonomi yönetiminin ya da iktidarın şöyle bir alışkanlığı var: Bir yerde sorun varsa, bu başkasının yüzündendir. Kurlar hareket ediyor, ‘’Dış güçler bunu yapıyor’’ diyorlar.  Adını zikretmedikleri bir başkentten kaynaklanan bir operasyon olduğunu söyledi bu ülkenin ekonomiden sorumlu bakanı ya da Maliye ve Hazine Bakanı. Faizler hareketlendiği zaman ‘’Faiz lobisi bunu tetikliyor’’ diyorlar. Gıda fiyatları yükseldiği zaman ‘’Açgözlü esnaf’tan bahsediyorlar. Türkiye’de son birkaç aylık dönem içerisinde öyle garip şeyler yaşandı ki… Zabıtaların esnafları basıp fiyat kontrolleri yaptıklarını gördük. Ticaret Bakanlığı’nın resmi olarak yayınladığı açıklamalarda, 6 bin 200 üründe açıklanamayan fiyat artışı var. Açıklanamayan fiyat artışı ne demek? Yani fiyatların hangi oranda artması kabul edilebilir? Dolayısıyla, sürekli olarak sorumluluktan kaçan bir iktidarla biz karşı karşıyayız. Kendi uyguladıkları politikaların, ülkeyi yönetme şeklinin, bu ekonomik verilere de hiçbir etkisi yok, ya esnaftan kaynaklanıyor, ya dış güçlerden, faiz lobisinden kaynaklanıyor filan. Oysa gerçek bu değil. Bizim sorunlarımızı çözebilmemiz için gerçeklerle yüzleşmemiz gerek. 

Bakın, biraz önce Erkin Bey 2019’un ilk iki çeyreğinde büyüme hızının yavaş olacağını söyledi ama ben sanki ikinci çeyrekten sonra toparlanacağını, göreceli olarak daha iyi olacağını anladım. Ben daha kötü olacağını düşünüyorum çünkü şu anda 31 Mart seçimleri önümüzde olduğu için hükümet bir biçimde ekonominin çarklarına, kamu kaynaklarını kullanarak ki biraz önce kredi kartlarından bahsettik, esnafa, KOBİ’lere kullandırılacak olan krediler vs, ama ondan sonra bu ülke duvara toslayacak. Ciddi şekilde sıkı bir politika uygulamak zorunda kalacak. IMF ile anlaşma yaparlar mı yapmazlar mı bilmiyorum ama normalde, IMF’nin talep edeceğine benzer bütün tedbirleri alacaktır. Bu da Türkiye ekonomisinin sadece ilk çeyrekte değil, 3. 4. çeyrekte, hatta 2020 yılına sarkan bir dönemde daralmasına ve yavaşlamasına yol açacaktır diye düşünüyorum. Hakikaten işimiz zor maalesef.

Pişirici: Erkin beyin müsaadesiyle bir şey daha sormak istiyorum. ‘’Siyasette kutuplaşma’’ diye bir kavram var mesela. Siyasetin kutuplaştırıcı dilini kullanan siyasi liderler ve siyasi hareketler var ve buradan oy devşirmek de mümkün. ‘’İktisatta kutuplaştırma’’ diye bir şey söz konusu mudur? Market fiyatını düşürmüyor, soğancı stok yaptı -gerçi ondan sonra soğan ithalatındaki gümrük vergisini sıfırladılar, soğan yokmuş herhalde- aynı markete ucuz et ve kıyma sattırılıyor. İktisatta böyle bir kutuplaşma, kutuplaştırma var mıdır?

Karatepe: Piyasanın çalışmasının temel prensibi kâr elde etmek üzerinedir. Başka türlü ekonomik çarklar dönmez. Bankalar para kazanmaya çalışır, imalat sanayinde üretim yapanlar, buzdolabı üretiyor, televizyon üretiyor, tekstilde faaliyet gösterenler, bakkal dükkânı işletenler, emeğiyle çalışan bizler, yani herkes, para kazanmak için çaba sarf ediyor. Başka türlü ekonominin de çarkları dönmez zaten. Bunlarla hiç kimse inatlaşamaz. Çünkü ekonominin sağlıklı bir biçimde yürümesi, biraz önce saydığım gruplara giren herkesin menfaatine sonuç doğurur. Yani birisi başkasına zarar vermek için ya da ondan ayrı bir yerde durabilmek için farklı kararlar almaz. “Aynı gemideyiz” deniliyor ya, ekonomik olarak doğru. Siyaseten biraz farklı olsa bile hepimiz aynı gemideyiz. Türkiye’de kutuplaşma siyasette çok belirgin bir biçimde var. Ben bunun yanlış olduğunu uzun süreden beri anlatıyorum ama siyasetçilere bunu anlatamadım. Bakın, Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile birlikte şu anda kurulan ittifaklar, -Millet İttifakı, Cumhur İttifakı vs- ülkeyi ikili yarışlara sokuyor. İkili yarış da kutuplaşma demek. Üçlü yarış olsa, çok farklı siyasi partilerin, farklı siyasi renklerin olması durumunda, Türkiye’de siyasetin ayakta durma durumu olabilir. Fakat Türkiye öyle bir yere geldi ki, belediye başkanlığı seçimlerinde bile 50+1’e dönüştürdüler bütün sistemi. Bu da kutuplaşmak demektir. İster istemez, ‘’bizden’’ ya da ‘’öteki taraf’’ işine çeviriyorsunuz Türkiye’deki siyasi havayı. İçinde bulunduğumuz durumu 31 Mart’a kadar daha belirgin bir şekilde göreceğiz. Biraz önce sizin bahsettiğiniz, şu anda esnafın fiyat arttırması filan, bunların hepsinin ekonomik gerekçeleri var. Bakın soğan yılda bir kez üretilen, yılda 12 ay tüketilen bir ürün. Yani siz Haziran’da da soğan alırsınız, Ocak’ta da soğan tüketirsiniz. Bir kez üretilen ürünü 12 ay tüketebilmek için bir yerde depolamak zorundasınız, saklamak durumundasınız. Birisinin deposuna gidip “Siz burada neden soğan tutuyorsunuz?” sorusunu sorduğunuz zaman ne yapacak adam yani? Orada tutmayıp nereye koyacak? Bir yerde saklaması gerekiyor. Bu soğancıdan, patatesçiden, tavukçudan vs. kaynaklanan bir sorun değil. Türkiye’nin ciddi ekonomik sorunlar var ve bunu gerçekten doğru tespit edip çözümü ona göre geliştirmek gerekir diye düşünüyorum.

Pişirici: Erkin hocam, cebimde tasarruf ettiğim 100 TL var. Ben bu 100 TL’yi en azından 100 TL olarak koruyabilir miyim? Bu parayı nasıl koruyabilirim? Bunun üzerine ne yaparsam bu 100 TL’yi 101TL yaparım? Kendimi nasıl korurum? Temel soru bu. 

İkinci soru bununla birlikte şu: Demin siz anlatırken, ben “Durun, onu sonra konuşalım” dedim. Türkiye’de yurtdışı yerleşiklerin döviz mevduatı, 18 Ocak’la biten işlem haftasında 2 milyar dolar artarak 163,76 milyar dolara yükselmiş. Bu ne demek? Biz kendimizi korumak için dolar mı alıyoruz? Bize bunu açıklar mısınız?

Şahinöz: Şimdi şöyle izah edeyim: Bizim finansal piyasalarda çok önemsediğimiz bir gösterge vardır. Bunun adı ‘’Döviz Tevdiat Hesapları.’’ Yani vatandaşın ve kurumların, yani yurtiçinde yerleşik bireylerin ve tüzel kişilerin bankalarda tuttuğu dövizdir. Tüzel kişilerinkini çok dikkate almayız. Şundan dolayı almayız, çünkü tüzel kişilerin bankalarda tuttuğu bir 60 milyar dolar var. Ama ondan çok daha fazla, 200 milyar dolar daha fazla döviz borcu var. Firmalar gelen döviz yükümlülüklerini karşılamak amacıyla döviz alırlar. Bu, normaldir. Ama vatandaşın Türkiye’de döviz borcu yoktur. Türkiye’de bireyler 2008-2009 krizinde Yen ile İsviçre Frangı ile açılmış olan kredilerden çok büyük hasar gördü. Bankacılık sektörünün düzenleyicisi dedi ki, ‘’vatandaşa bundan böyle döviz kredisi açmayın.’’ Döviz borcu yok ama bankada tuttuğu bir 90 milyar dolar döviz mevduatı var.

Pişirici: Sıradan vatandaşın. Benim gibi insanların.

Şahinöz: Tabii ki. 90 milyar dolar, bakın bu rakam çok büyük bir rakam. Buna daha yastık altında tutulan döviz mevduatını koymadık. Yastık altında tutulan altını koymadık. Çünkü özünde, gram altın alan döviz almış demektir. Çünkü onun da fiyatını belirleyen şey dolar kuru. Haliyle, Türkiye’de vatandaşın müthiş bir döviz mevduatı var. Hatta ben bir adım daha ileriye gideyim: Şu anda bankacılık sektörümüzdeki tutulan mevduatların neredeyse %50’si dövizde.

Pişirici: Hatırlar mısınız, bu kurun ateşi yükseldiğinde, bir bankanın genel müdürü “Ayşe teyzenin dövizle ne işi olabilir? Almasın dolar molar” demişti. Ayşe teyze dolar mı alıyor, bunu mu anlıyoruz?

Şahinöz: Şimdi ‘’Ayşe teyze dolar almasın’’ söylemini ortaya atarken, şu gerçeği de tartışmak lazım: Ayşe teyzenin dolar almasına neden olan ekonomik ortamı, ekopolitiği, ekosistemi neden yarattı? Asıl sorgulanması gereken bu. Evet, Ayşe teyze TL mevduatında kaldığında reel olarak tasarrufunun değer kaybettiğini görüyorsa, gayet normaldir ki dövize yönelecek. Bugün, eylül başından beri vatandaşın, bireylerin bankalarda tuttuğu döviz mevduatının 10 milyar dolara yakın arttığını görüyoruz. 10 milyar dolar, çok büyük bir rakam. Yabancı yatırımcı ülkeye 500 milyon dolar, 1 milyar dolar soktuğunda, zil takıp oynuyoruz. Yabancı geliyor da, borsa yükseliyor da vs. 10 milyar dolar ne demek? Neden bu insanlar dövize yöneliyor, bunu düşünmek lazım. Güven endeksi açıklandı, siz yayının başında açıkladınız, oraya girmek için söylemiyorum.

Pişirici: Girelim de.

Şahinöz: Kur bu kadar düştü, halen güven endeksinde en ufacık bir toparlanma yok. Demek ki büyük endişeler var. Bakıyorsunuz, futbol kulüpleri batık. İnşaat firmaları batık. İnşaat firmalarıyla ilgili bir şey söyleyeyim: Türkiye’de ipotekli konut satışları, yani bizim bankadan kredi alarak, o evi de ipotek olarak gösterdiğimiz satışlarda, Ekim ve kasımda %80 küçülme var. Bu ne demek? Geçen sene 100 satan inşaat firması aynı ay 20 satmış. Miktar %80 düşmüş. Bir şirket sahibi olduğunuzu düşünün, sattığınız malın miktarı %80 azalıyor. Sattığınız malın fiyatı da %10 ile %20 mertebesinde düşmüş. O zaman sizin cironuz yerle yeksan olmuş. İnşaat firmalarını konuşuyorum. Ve aynı inşaat firmalarının, girdi maliyetlerinde de %30-40 arasında değişen artış var. Bu firmaların yaşadığını düşünmek mümkün değil. Bunların her biri zombi. Her biri bankaların kapısında. Hepsi kredi istiyor, ‘’Yeniden yapılandır çünkü ödeyemiyorum’’ diyor. Futbol kulübü ‘’Ödeyemiyorum’’ diyor. İnşaatçısı ‘’Ödeyemiyorum’’ diyor. İnşaatçısının betoncusu ‘’Ödeyemiyorum diyor. Onun ödeyemediği, konkordato ilan ediyor. Öyle bir reel sektör krizi yaşanıyor ki şu an Türkiye’de, ben buna net işletme sermayesi krizi diyorum. Net işletme sermayesi krizi şu; firmaların gelir-gider tablosuna bakıyorsunuz, 10 numara 5 yıldız. Kârlar var, FAVÖK, yani Faiz Amortisman Vergi Öncesi Kâr var, dönem net kârı artıda. Ama problem o değil ki. Problem şu: Problem bilançonun üstünde. Firmaların kısa vadede nakde dönebileceği varlıklar, kısa vadede gelen borcunu karşılayamıyor. Ben haftaya Çarşamba günü tedarikçiyi ödeyemeyeceksem, bankaya borcumu ödeyemeyeceksem, kâr yapmışım, zarar etmişim, bu önemli değil. Bankalar da bu nakit darboğazında tıkandı. Öyle bir sorunlu alacak yığıldı ki, her ne kadar ‘’BDDK’nın, sen bu sorunlu kredileri sonra görürsün’’ yönünde birtakım telkinleri olsa da bankalar kendi Excellerini tutuyor. Kendi sorunlu kredilerinin ne boyutta olduğunu biliyorlar ve zorlanıyorlar. Kredi açmakta zorlanıyorlar. Bankalar kredi açmıyor değil, kredi açamıyorlar. Bakın bunun altını özellikle çiziyorum. Kur ve arkadan faiz şokuyla reel sektörde başlayan kriz, önce hane halkının enflasyonuna yansıdı. ‘’Dolarsa dolar, dolmazsa dolmaz diye dalga geçtik. O döndü, önce pazarda vatandaşın karşısına enflasyon olarak çıktı. Şimdi kur şokundan, faiz şokundan bu kadar zararda olan firmalar, personel giderlerini azaltıyorlar. Yani işten çıkarmalar başladı. İşsizlik olarak eve, hane halkına yansıdı. Reel sektörde başlayan kriz, bankacılığa sorunlu krediler olarak bulaştı. Şimdi ‘’bankalar kredi versin’’ diye -tuhaf tuhaf önlemler’’ dedim az önce, bu kelimeyi bilerek kullanıyorum- devlet devreye girdi, Hazine devreye girdi. Merkez Bankası, Hazine’ye para aktarabilmek için toplantısını erkene aldı. Yetmedi. Biz İşsizlik Fonu’nu devreye soktuk, orada işsiz kalan emekçinin parasını, onun için kullanılacak parayı gittik kamu bankalarına verdik. ‘’Tuhaf önlemler’’ derken bunları kastediyorum. Kamu bankaları %21 ile para bulduğu yerde %13,5 ile kredi kartı yapılandırmasına gidecek. Bunlar kamu bankaları, hepimizin bankası. Yani görev zararı yazacaklar. Şimdi Londra yatırımcısı bakıyor, “Buradaki önlemlerle yeni uygulamalarla, burası adeta Las Vegas’a döndü” diyor. Akıldışı önlemler. Akla sırtınızı döndüğünüz zaman, yabancı yatırımcıdan bu ülkeye ne soğuk para, yani gelip fabrika kurmasını ya da kurulu bir işletmeyi satın almasını bekleyemezsiniz.

Pişirici: Ama bugün Hazine ve Maliye Bakanı Davos’taki basın toplantısında “Toplantılarımız bitmeden daha talepler gelmeye başladı yabancı yatırımcıdan” demiş. Kim onlar? Türkiye’den talep eden yabancı yatırımcılar kim, ne talep ediyorlar?

Şahinöz: Onu bilemem. Ama şöyle bir gerçek var: Hazine bundan birkaç gün önce borçlandı. Nereden borçlandı? Yurtdışından. Eurobond sattı, yabancıdan para aldı. Dolar bazında %7,5’e yakın faizle borçlandık. O kadar pahalı bir kredi ki. Ne yapmamız lazım? Ben IMF karşıtı bir insanım. Ama Türkiye öyle bir darboğazın içinde ki şu anda. İç kaynaklarla dönmüyoruz. İşsizlik Fonu’na kadar artık bulaşmışsan, Merkez Bankası’nın toplantısını erkene alacak noktaya gelmişsek, demek ki devlette de kaynak problemi var. O zaman bizim bir an önce artık o takıntılarımızı üzerimizden atıp, dışarıdan kaynak getirmemiz lazım. Bunu iki şekilde yapabiliriz: Ya hocamın söylediği gibi doğru yönetim modeliyle, kurumsal yapıyı yeniden restore ederek Londra yatırımcısından vs. parayı kendiliğinden çekeriz. Bunu yapmıyoruz. Kendiliğinden gelmediği için ikinci ve bizim de istemediğimiz seçenek IMF’dir. Neden IMF? Çünkü IMF’nin vereceği para, şu anda bizim kendi imkânlarımızla Eurobond satarak borçlandığımızdan çok daha ucuz. Ne kadar ucuz borçlanırsak, bizim bankalardan aldığımız kredinin faizi de düşecek. Yönetimin aldığı kararlar bizi de ilgilendiriyor. Haliyle, seçime kadar IMF çok zor. 

Seçimden sonra IMF olur mu? Bu kadar IMF karşıtı söylemlerden sonra halka anlatılabilir mi? Siyaseten söylüyorum, bir yolu bulunabilir. Ama şöyle başka bir dert var, bence asıl kısıt bu: IMF öyle şak diye “Al bu 50 milyar doları” demiyor. İlk dilim olarak 5 milyar dolar veriyor ve ‘’İkinciyi alman için bütçendeki şu şu şu kalemlerde, şu şu şu kurallara uyman lazım’’ diyor. Biz şeffaflığı yitirdik. Kimin nereye ne kadar para verdiğini bilmiyoruz ki. Bunları IMF görmedi mi sizce? Biz IMF’ye elimizi açar mıyız? Dolayısıyla IMF ile anlaşmanın önündeki en büyük engel, IMF isminden kaynaklanmıyor. IMF’nin getireceği kurala bizim uyup uymama konusundaki irademizden kaynaklanıyor. Bahsetmiş olduğum nedenlerden dolayı, ben, seçim sonrası bile IMF kaynağı alma ihtimalini çok yüksek görmüyorum.

Pişirici: Tüketici Güven Endeksi’ne bir bakabilir miyiz Yalçın Hocam?

Karatepe: Erkin Bey hakikaten çok önemli konulara değindi. Ben de o konularda birkaç şey söylemek istiyorum. Bunlardan bir tanesi, vatandaşın dövizle olan ilişkisi. Bundan bir süre önce bir yere yazdığım bir yazı için oturup grafiklere baktım. Türk halkı aslında dövizin yönünü çok iyi tahmin ediyor, bu konuda oldukça başarılı. Hatta bankalardan daha başarılı diyebilirim. Doların yükseldiği dönemlerde döviz tevdiat hesaplarında ciddi azalma var. Dolar düştüğü zaman da vatandaş dönüp dolar alıp bankalarda tutuyor. Bakın, dolar kurunun 7 TL’ye yaklaştığı dönemlerde -ki 7 TL bizim bayram tatilinde olduğumuz bir döneme denk geldi- vatandaşın, dövizini sattığını biliyoruz. 66 milyar dolara kadar ya da 70 milyar dolara kadar döviz tevdiat hesaplarının indiğini biliyoruz. Fakat dolar 5 TL’ye geldikten sonra döviz tevdiat hesaplarının çok ciddi bir şekilde yeniden yükselmeye başladığını gördük. Vatandaş 90 milyar doların üzerinde tekrar döviz hesaplarında para bulundurmaya çalışıyor. Vatandaşı ben bu konuda oldukça başarılı buluyorum, bunu vurgulamak isterim. 

İkincisi, bu borçlarla ilgili. Özel sektörün çok ciddi borçları var ama vatandaşlar da çok ciddi borç sorunu yaşıyor. BDDK’nin çıkardığı tüketici kredilerinin 2018 yılındaki seyrine baktım. Mesela tüketici kredilerini biz 4 ana grupta topluyoruz: Konut kredileri, taşıt kredileri, bireysel ihtiyaç kredileri ve kredi kartları diye. Bireysel ihtiyaç kredileri miktar olarak son üç ayda düşmüş. Konut kredileri azalmış. Taşıt kredilerinde bir değişiklik yok, o genelde 7 milyar TL. civarında seyrediyor. Ama çok ilginç bir gelişme, kredi kartları borçlarında var. Yani yaklaşık 3 milyar TL’lik kredi kartı borcunun yarısından biraz azı, taksitli kredi kartı borçlarından kaynaklanmaktadır. Ama ilginç durum, taksitli olmayan kredi katı borçlarında. Taksitli olmayan kredi kartı borcu 2018 yılının başıyla sonu arasında yaklaşık 10 milyar lira artmış. Küsuratı tam hatırlamıyorum, ama 59 milyar TL’nin üzerinde bir seviyeye ulaşmış; Taksitli olmayan kredi kartı borcu ne demek? Kim taksit yapmıyor? Makete gittiğinizde, domates biber aldığınızda kredi kartına taksit yapmıyor. Arabanızın deposuna 100 TL’lik yakıt koyduğunuzda taksit yapmıyor ama onun dışında beyaz eşya, mobilya, tekstil vs. yerlerde taksit var. Vatandaş aslında temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kredi kartından borçlanmak durumunda kalmış. Bu 10 milyar TL’lik artışın başka hiçbir açıklaması olamaz. İnsanlar ekmek almak için markete gittiğinde, arabasına yakıt aldığında ya da diğer harcamalarını yaptığı zaman, ortaya çıkan kredi kartı faturasını ödeyemiyor, bunu borç stokuna ekliyor. Bu gerçekten ciddi sorunlardan bir tanesi. 

Bir konuya daha değineceğim, o da hakikaten çok önemli. Bizim çok konuştuğumuz şeyler değil bunlar. Evet, Hazine ocak ayı içerisinde yurtdışından 2 milyar dolar borçlandı. Aynı miktarda bir borçlanmayı bundan tam 1 yıl önce, 2018’in ocak ayında yapmıştı.10 yıllıklardan bahsediyorum, diğer 5 yıllık ihraçları bir kenara bırakıyorum. Vadeler aynı olsun, karşılaştırmalar kolay olsun diye. 2018 yılında yaptığı ihraçta, ödediği kupon faizi %5,25 idi. İhraç derken mal satmıyor, para bulmak için verdiğimiz kâğıtlardan bahsediyoruz, yanlış anlaşılmasın. Şimdi ödediği kupon faizi %7.62,5. Tam rakam bu. İkisinin arasındaki fark, yıllık 50 milyon dolar daha fazla faiz ödemesi demektir. 10 yılık dönem içerisinde nominal olarak toplam 500 milyon dolar daha fazla faiz ödemek zorunda kalacak. ‘’Ekonomik kriz yok, her şey iyi gidiyor’’ deniyor ama sırf bu iki borçlanmaya baktığınız zaman dahi, Türkiye ekonomisinin ya da Türk halkı olarak bizlerin 500 milyon dolarlık ek maliyet bizim sırtımıza yüklenmiş durumda. 10 yıl sonra büyük olasılıkla bu iktidar iktidarda kalmayacak ama gelenler bu borcu ödemek zorunda kalacaklar. Dolayısıyla her şey iyi filan gitmiyor. Biz tefeci oranlarına yakın faiz oranları ödüyoruz. Amerika hazine kâğıtlarının 500 baz puan üzerinde faiz ödüyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde görülen bir şey değil. Suudi Arabistan’ın ihraç ettiği kâğıdın faizi %4 civarında. Ki o da Kaşıkçı Cinayeti, filan bir yığın konunun olduğu bir dönem. Türkiye’de daha detaylara baktığımız zaman hükümetin uyguladığı politikaların kamusal maliyetinin giderek arttığını görüyoruz. Bankalarda ortaya çıkacak olan görev zararı, hazine borçlanmasının yurtdışına dolar cinsinden ödediğimiz faiz oranlarının ciddi şekilde artmış olması. Sayın bakanın ‘’Herkes bize para veriyor’’ diye bir açıklaması var. İhraç miktarının beş katına kadar talep geliyor. Tabii gelir. %7,62.5 faizi siz nerede göreceksiniz? 

Türkiye Cumhuriyeti’nin şöyle bir özelliği vardır, bunu özellikle vurgulamak isterim: Türkiye her zaman borçlarını ödemiştir, her zaman. Düyûn-ı Umûmiye’den kalmış borçlarını ödemiş bir geçmişe sahip bir ülkeyiz. Yüksek faiz gördüğü zaman ‘’Türkiye nasıl olsa bunu öder’’ diye insanların bizim tahvillerimizi satın alıyor olması çok olağandışı bir şeymiş gibi, herkesin bize büyük ilgisi varmış gibi yorumlanmasını, bu anlamda doğru bulmuyorum. Hükümetin bu anlamda söylediği benim çok katıldığım bir şey değil. Bu kadar faiz öderseniz, gerçekten çok yüksek bir faiz oranından bahsediyoruz, tabii ki size borç verirler. Bir yıl içerisinde sırf iki ihraç arasında 500 milyon dolarlık ek maliyet var. 500 milyon dolarla neler yapıldığının hesabını da bizi izleyenler yapsın; Kaç tane okul, kaç tane hastane, ne kadar otoyol vs. Oranların detayına bakmadığımız zaman “A, ne güzel bize 2 milyar dolar verdiler” diye bakıyoruz ama bunun faturası gerçekten bu halkın omuzlarına yüklenmiş durumda maalesef. Çok özür dilerim, uzun konuştum biraz.

Pişirici: Estağfurullah. 

Karatepe: Erkin Bey öyle güzel konulara girdi ki, ben de onlar hakkında bir şeyler söylemek istedim.

Pişirici: Gayet iyi ettiniz. Şimdi mevsim etkilerinden arındırılmış Tüketici Güven Endeksi, 58,2 oldu. Başlık bu. Bir, bu ne anlama geliyor? İki bunun alt kırılımları var: Hanenin Maddi Durum Beklentisi Endeksi 77,1. Genel Ekonomik Durum Beklentisi Endeksi 76,5. İşsiz Sayısı Beklentisi Endeksi 60,9.  Tasarruf Etme İhtimali Endeksi, ki en düşüğü o, 18,3. Bunları böyle söyleyince, yazınca, anlatınca bir anlam ifade etmiyor. Bunların anlamı nedir?

Karatepe: Ekonomide böyle bir yığın oranlar ve endeks seviyeleri ortada uçuşuyor. O, o seviyeye geldi, bu, bu seviyeye indi vs. Ama bunların hepsini ete kemiğe büründürmek lazım ki, hem izleyicilerimiz açısından daha anlamlı olsun, hem biz de gerçek resmin ne olduğunu biraz daha iyi görebilelim. Bu endeks nasıl hesaplanır, önce onu söyleyelim. Soruyorlar. Bayağı bildiğiniz anket yapıyorlar. İnsanları değişik şekillerde seçiyorlar, sizin geleceğe ilişkin, önümüzdeki üç ay, beş ay, bir yıl neyse değişik vadelerle beklentilerinizi soruyorlar. ‘’Daha çok tasarruf edecek misiniz, daha çok para harcayacak mısınız, gelirinizde daha çok artış bekliyor musunuz?’’ gibi bir yığın şey soruyorlar. Bunların sonucunda ortaya çıkan endeks. Endeks dediğimiz şey, bir gösterge. Bizim o sayıya anlam yükleyebilmemiz için bir öncekiyle karşılaştırmamız lazım. ‘’Daha önce neydi, şimdi nereye gidiyor?’’ diye bakmamız lazım. Türkiye ekonomisinde beklentilerin iyi olmasını sağlayacak herhangi bir şey yok. Biraz önce bahsettiğiniz o Tasarruf Etme Oranının %18 küsura ineceği beklentisi. Gelirinizde bir artış olmayacaksa nasıl tasarruf edeceksiniz? Bakın, işsizlik oranının artacağını bekliyoruz. Ücretlerde çok ciddi bir artış olmayacak, bunu bekliyoruz. Fiyatlar bir taraftan artıyor, her ne kadar enflasyon düştü dense dahi… Ticari harcamalarınız artacak. Tasarrufu nereden ortaya çıkaracaksınız? Geliriniz var, harcamalarınız var, aradaki farka biz tasarruf diyoruz. Geliriniz çok artmıyor, harcamalarınız yükseliyor maliyetler arttığı için. Arada kalan farkın düşük olmasını beklersiniz. Zaten Türkiye’de yüzde 18,4’lük tasarruf oranını da ben çok yüksek buluyorum. Bugün çalışan nüfusun yaklaşık 4’te 1’i asgari ücretle çalışıyor. 20 milyonun üzerinde insan, yeni arttırılan asgari ücretle birlikte 2 bin 20 lira para kazanıyor. Neyle tasarruf edeceksiniz ki? Ben biraz önce kredi kartı borcuna ilişkin verilerden bahsettim. Görüyorsunuz, insanlar gelirleri yetmediği için kredi kartının aylık %2,25’lik maliyetine, faiz oranına katlanarak temel ihtiyaçlarını karşılamak durumunda kalıyorlar. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi açısından beklenti hiç iyi değil. Tabii hükümet beklenti ve algı yönetimi konusunda oldukça başarılı. Ben zaman zaman A Haber’e denk geliyorum, hakikaten Hawai’de yaşıyormuşuz gibi. Ankara’da kar yağarken, bakıyorum güllük gülistanlık herkes mutlu mesut.  Dün ilginç bir haber gördüm; ‘’Hamsi Gürcistan’a kaçtı’’ diye manşet atmış. Ekran görüntüsü. Yetişemedim, fotoğrafını çekecektim. Şimdi ‘’hamsi fiyatları yükseldi’’ diye piyasalarda konuşuluyor, Ankara’da 25 lira gibi bir fiyat ödüyoruz. Altına yazmış: ‘’Hamsi Gürcistan’a kaçtı.’’ Hamsinin fiyatının yükselmesinin sebebi de hamsinin kaçıyor olması, anlatabiliyor muyum?

Pişirici: Kabahat hamside.

Karatepe: Her şey iyi, hamsi kaçıyor, yabancı bilmem ne filan. Bunu seçmene böyle anlattığın zaman ‘’Demek ki bizden kaynaklanan bir şey değil bu. Kör olası hamsiler Karadeniz’den uzaklaşıyor’’ diye düşünmeye başlıyor. Hamsi niye kaçsın? Hamsi ne Türkiye’yi, ne Gürcistan’ı bilir, hamsi sularda yüzen bir balık. Biz de güzel yemesini seven insanlarız ama böyle haber yaptığınız zaman, vatandaş ‘’Demek ki bizden değil, hamsinin kabahati Bize gelse ucuz olacak ama gelmiyor’’ diyor. Göstergeler hakikaten iyi değil. İnsanların beklentisi de iyi değil ve bunda da hamsinin hiç kabahati yok, onu da söyleyeyim.

Pişirici: Peki. 

Karatepe: Biraz ete kemiğe büründürmekten kast ettiğim buydu benim.

Pişirici: Zaten böyle giderse sadece hamsi kaçmakla kalmayacak, keçiler de kaçacak. 

Şahinöz: Bu kadar güzel anlatılabilirdi. Harika bir metafor oldu hocam, ağzınıza sağlık.

Karatepe: Teşekkür ederim.

Pişirici: Sizce bu endekste dikkat çeken şey nedir?

Şahinöz: Ben bu endekste şunu gördüm: Kişiler zarûrî harcamaları dışındaki bütün harcamalarını durdurmuş ve dondurmuş vaziyette. İnsanlar sadece temel ihtiyaçlarını karşılıyor. Temel ihtiyaçları dışında bir tüketim eğiliminde değillerse, bu şirketlerimiz açısından ciddi bir kara tablo. O zaman firmaların ciroları düşmeye devam edecektir. Cirosu düşen firmalar, maliyetlerini düşürmek zorunda. Maliyeti düşürmenin yolu, personel giderleri. Yani geldiğim yer burası. TÜİK’in rakamları beni doyurmuyor. Yani ekonomideki daralma ile TÜİK’in işsizlik oranı arasındaki uyumsuzluk beni rahatsız ediyor. Bunu çok açık ve net söyleyeyim.

Pişirici: Ekim 2018 işsizlik oranı %11,6.

Şahinöz: Mesela İŞKUR verilerine bakıyoruz. Ekonomide biraz da finansal okuryazarlık adına, izleyicilerimize şunu söyleyelim: Ekonomik aktiviteyi takip edebileceğiniz en iyi gösterge, İstanbul Sanayi Odası’nın da sponsorluğunu üstlendiği ama dünyada hemen hemen birçok ülkede hesaplanan PMI Endeksi. Google’da aradığınızda karşınıza çıkıyor, İstanbul Sanayi Odası’nın sitesinde de var. Bu veri çok güzel bir veri. Çünkü Aralık için 1 Ocak’ta açıklanıyor mesela. Bir önceki ay için, her ayın 1’inde açıklanıyor.

Pişirici: Bu bize neyi gösteriyor?

Şahinöz: Endekste eşit değer 50. Endeksin 50’nin üzerinde olması, ekonominin büyüdüğü, altında olması da küçüldüğü anlamına gelir. Bu arada ne zaman daralmaya başladık? Türkiye’de endeks 50’nin altına Nisan ayında düştü. PMI Endeksi dedim ama PMI Endeksi ne derse, sanayi üretimi de aynı şeyi söylüyor daha sonra açıklandığında. Sanayi üretimi ne derse, geç açıklanan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla da aynı şeyi söylüyor. PMI bunların öncüsü. Elimizde en son Aralık ayı var. Aralık’ta, bırakın 50’nin altında olmayı, 45’in altında. Türkiye çok ciddi bir daralma sürecinden geçiyor. ‘’Daralma Nisan’da başladı’’ demiştim. Şimdi bunu dönüp teyit ediyoruz. Neyle? İŞKUR’un kayıtlı işsiz sayısı ile. Kayıtlı işsizlerde artış Nisan ayında başlıyor. Aralık da dâhil olacak şekilde 1 milyon 167 bin kayıtlı işsiz artışı var. Bunlar kayıtlı olanlar. Bir de kayıtsızları düşünün. 1 milyon çok büyük bir rakam. Ortalama aile büyüklüğünü 5 kişiden hesaplasak, 5 milyon insanı etkileyebilecek bir şeyi konuşuyoruz. Ki daha bunun Ocak, Şubat, Mart’ı var. O yüzden bugün böyle ‘’dolar kuru 5.25’e geriledi, kriz bitti söylemleri’’ inandırıcı değil. Bir kere olan oldu artık. Şimdi bunun yansımasını göreceğiz. 

Kaldı ki, şunu da söyleyeyim: Her türlü olanağı seferber ettik. Yeter ki 31 Mart 2019 tarihindeki belediye seçimlerine kadar piyasa şartları iyi olsun. Kriz algısı olmasın. Bütün kaynakları seferber ettik. Ya seçimlerden sonra ne olacak? Biz geleceğin gelirlerini bugüne çektik. Arkasından bir global kriz gelme ihtimali var. 2019 çok tehlikeli bir yıl. Lütfen gidin Euro bölgesi için bakın bakalım, PMI Endeksi ne diyor? İngiltere için bakın bakalım, PMI Endeksi ne diyor? Her 2 önemli bölgede de artık büyüme, daralma eşiğine çok yaklaşmış vaziyette. Avrupa’da bugün açıklandı, 50’nin biraz üzerinde. İngiltere’de Hizmetler PMI endeksi 50’nin biraz üzerinde. Bu bize şunu söylüyor: Özellikle İngiltere ve AB arasında 29 Mart 2019 tarihinde gerçekleşecek olan ve muhtemelen de anlaşmasız bir şekilde yaşanacak olan bu boşanma, küreyi de krize sokacak. Küre krize girdi mi, bizim gibi ülkelerden para kaçıyor. Para kendine güvenilir liman arıyor. O güvenilir liman da krizin merkezi Amerika olsun, olmasın fark etmiyor, Amerikan tahvili oluyor. Bu ne demek? Küresel kriz Türkiye’den para çıkışı demek. Kurun bir daha yükselmesi demek. 

2008-2009 krizini hatırlatayım ben. Türkiye, ekonomik göstergeleriyle güçlü girmişti. O zaman dolar kuru 1.1’den, 1.80’e gitti. Yüzdesel anlamda düşünelim. Türkiye ekonomisi %5’e yakın daraldı. Demek ki biz bu kadar bozuk şartlarda, bozuk göstergelerle, kırılgan yapımızla, bir de 2019’un 2.yarısında küresel krize yakalanırsak, o zaman bu içinde yaşadığımız küçülme sürecinin bir V ile sonlanması yerine, bir U şeklinde yaşanması ihtimalini çok güçlendirir. Biz burada aslında 2019’u konuşmuyoruz. 2019, 2020, 2021, en az 3 yıl sürecek küçülme ve akabinde de çok düşük büyüme sürecindeyiz, beklenmedik bir hamle yapılır ve IMF kaynağı da gelmez ise. IMF kaynağı gelirse de, Türkiye V yapar, çıkar ama yanlış büyüme modeliyle, inşaatla, betonla bu işe devam eder. Akabinde tekrar krize gireriz.

Pişirici: Peki. Programın sonunu tarihsel bir soruya cevap arayarak bağlayalım. Madem bu fotoğrafı çektik, ‘’Buradan çıkmanın yolu nedir?’’i bir kez daha sorayım. Ne yapmalı sorusunu da ilave edeyim. Yalçın Hocam?

Karatepe: Sorunları kabul etmekle işe başlamak zorundayız. Türkiye’de hiçbir şey yokmuş gibi yaparak, sanki bunlar geçici şeylermiş gibi yaparak çözüm üretme şansımız yok. Sorunların varlığını kabul edip, uzun yıllardan beri uygulanan ekonomi politikasının eksik ve hatalarını ortaya koyup ve Türkiye’nin yönetim modelini yeniden kurumların güçlü bir yapıya dönüştürülmesini sağlamadan bizim bu krizden çıkmamız zor. Çıkarsınız, bir süre sonra yeniden girersiniz. Sağlıklı bir biçimde büyüme şansına ve Türkiye’yi 21. yy’da iddialı bir ülke haline getirme şansımız yok. Sorunları kabul edeceğiz. Çözümler aslında çok kolay. ‘’Makro İktisat’a Giriş’’ kitabını okuduğunuz zaman, nerede neyin yapılması gerektiğini bile 1.sınıf öğrencisine sorabilirsiniz.

Pişirici: Çok özür dilerim, ‘’Makro İktisat’’ kitabı kaçıncı sınıfta okunuyor?

Karatepe: Girişi birinci sınıfta, temeli de ikinci sınıfta okutuluyor üniversitede.

Pişirici: İktisat okumuş biri bu kitabı okumuş oluyor yani?

Karatepe: Evet. Bitirmenize gerek yok, Makro 101 ya da Makro 201 gibi dersleri aldığınızda, orada ayrıntılı bir biçimde ekonomik dengelerin nasıl çalıştığını ve işlerin nasıl yürüdüğünü görebilirsiniz. Böyle dâhiyane fikirlere  bizim ihtiyacımız yok. Erkin Bey de bütün sorunları ve onların çözüm yollarını gayet anlaşılır bir biçimde bizimle paylaştı. Bunu ortalama bir iktisatçıya sorduğunuz zaman herkes bunu söyleyebilecek durumda. Böyle çok olağandışı işler yapmamıza gerek yok. Ama Türkiye’de olağandışı hale getirdiğimiz şey, ülkenin kendisi. Yönetim biçimi öyle, her yerde kutuplaşma, kamplaşma var, seçimlerde ortadan ikiye ayrılıyoruz, futbolda benzer şekilde, filan. Bunların önüne geçmediğimiz sürece, Türkiye’nin ekonomik performansını kalıcı bir şekilde artırmamız da mümkün değildir diye düşünüyorum.

Pişirici: Aynı soruyu soruyorum Erkin Hocam. Ama yayının başında da sormuştum, onu unuttum. Tekrar sorayı: Euro kuru neden 6’nın altına düştü? Dolar neden 5,25 oldu, bir de bunu bize söyleyin lütfen.

Şahinöz: Şimdi bir kere Amerikan Merkez Bankası FED, epeydir faiz artırım sürecindeydi. Vermiş olduğu paranın maliyetini arttırıyor. Bir yandan da bilançosunu küçültüyordu. Daha önce sisteme krizden çıkmak için verdiği parayı yavaş yavaş, hatta son dönemde hızlanarak geri çekmeye başlamıştı ki, FED yönetimi şunu gördü: Avrupa’ya, İngiltere’ye, Çin’e baktılar, Amerika iyi büyüyor ama diğer her tarafta problem var. Ekonomik büyüme belirgin bir şekilde yavaşlamış, hatta bir kriz olasılığı var. O yüzden FED, durma kararı aldı. ‘’Bir bekleyelim, görelim. Biz bu faiz artırımlarına gidersek, Amerika’yı da çok hızlı bir şekilde bir krizin içine sürükleyebiliriz’’ dediler. FED’’in durması, bizim gibi ekonomilerde kısa vadede şöyle bir rahatlama havası yarattı: Yeni yılın hikâyesi bu aslında. Hemen hemen bütün gelişen ekonomilerin, bizimle aynı ligde olanların para birimlerinde değerlenme süreci var. TL de bu havadan faydalandı. Kaldı ki, TL benzerlerine kıyasla çok hırpalanmıştı. Onlardan bir miktar daha fazla olumlu yönde ayrışarak bir geri çekilme gördük. Yalnız ben burada bir seviye belirtmek istiyorum. 2013 yılından beri dolar-TL grafiğine baktığınız zaman, dolar kuru hep ‘’200 günlük üssel dediğimiz- teknik bir tabir ama önemli değil- hareketle ortalamasının hep üzerinde kalmış. Bu ne anlama geliyor? Trend yukarı ama arada ara trendler, düşüş trendleri olabilir. Yaşadığımız da o aslında. Yayına girmeden önce baktım, dolar kurunda 200 günlük hareketler ortalama 5,19-5,20 civarlarında. Muhtemelen bu geri çekilme, 5,19-5,20 seviyelerinde sonlanacaktır. Bunun altına inebilmesi için, Türkiye’nin hakikaten çok pragmatik bir dönüşüm yaşaması lazım. Büyüme modelini değiştirme kararı alması lazım, kaybettiğimiz kurumsallaşma kültürü yeniden kazanmamız lazım. Sadece ekonomi değil, ekonomi dışı bozulmuş alanlarda iyileşme yapmamız lazım. Ancak bunlarla dolar kurunun 5.20’nin altında kalıcılaştığını görürüz. Aksi halde, biraz iner, çıkar. Ama seçimler de var. Seçimlerden sonra Türkiye’nin ciddi anlamda şu yaşadıklarını çok daha sert yaşayabileceği yönünde hepimiz görüş bildiriyoruz. Seçimden sonra, hem finansal piyasalar açısından, hem firmaların finansmana ulaşımı açısından, hem de hane halkının gelir düzeyini koruyabilmesi açısından, biraz önce söylediğim gibi çok zor bir üç yıllık süreç bizi bekliyor.

Pişirici: ‘’Ne yapmalı?’’ sorusuna verilecek yanıtınız var mı?

Şahinöz: Ekonomi yönetimi anlamında mı?

Pişirici: Evet.

Şahinöz: Ekonomi yönetimi anlamında, bir kere Türkiye’nin aklı başında, söylediklerinin altını dolduran eylemlerle hareket edeceği bir döneme girmesi lazım. Biz bu orta vadeli programın adını değiştirmiş,‘’Yeni Ekonomi Programı’’ demiştik. ‘’Yeni Ekonomi Programı’nın en temel teması kemer sıkmaydı. Kemer sıkmak demek, devletin vergi gelirlerini arttırması, harcamalarını da kısması. Biz tam tersini yaptık. Vergiyi bir sürü yerde indirdik, harcamaları bir sürü yerde artırdık. Yatırımcı bakıyor, 1-2 ay önce söz verdiğiniz taahhüdünüzü yerine getirmiyorsunuz. Artık bu böyle lafla olacak bir şey değil. Sıcak para yeri olan Londra yatırımcısını, genel olarak gelip burada üretim tesisi açmaya niyetli soğuk para yatırımcısını, bizim yeniden kazanmamız lazım. O yeniden kazanma süreci, kamu bankalarına görev zararı yazdıracak şekilde kredi açtırmakla, zabıta memurlarını marketlere sürüp, orada zabıta yoluyla enflasyonu düşürme eylemleriyle, bunlarla olacak iş değil. Nasıl olabileceği konusunu da zaten epeydir söylüyoruz. Hepimizin ortak akılla hareket etmesi lazım.

Vaktimiz varsa çok kısaca bir şey söylemek istiyorum: Ortak aklın önemini şöyle örnekleyeyim: ‘’Bir yerde yangın var diyorlar. Ekonomi yönetimi alıyor eline bir kova suyu, oraya koşuyor, suyu üzerine boşaltıyor. Arka taraftan ‘’Burası da yanıyor’’ diyorlar, gidiyor dolduruyor suyu, öbür tarafa boşaltıyor. Yangını böyle söndürme şansımız yok, yayılıyor. Mesela, AVM’lerle ilgili bir örnek vereyim: Türkiye bir daha bir kur şoku yaşarsa, alışveriş merkezlerinde problem olacak. Neden? Bu alışveriş merkezleri dövizle borçlanmışlar. Dövizle borçlandıkları için, kur riski almamak adına sözleşmelerini dövize endeksli yapmışlar. Gelirleri de, giderleri de dövize endeksli. Şimdi biz ‘’yerli ve milli diyoruz’’ ama altı boş. AVM’lere, “Bu sözleşmeleri bundan sonra TL ile yap” diyoruz. Onlar iş modelini kurarken zaten bunu hesaplamışlar. Burada TL’ye döndüğünüz anda gelirleriniz TL, borcunuz döviz. Kur bir daha atak yaparsa bu sefer AVM’leri risk altına atmış olacağız. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Her önlemin, bir şifa etkisi, bir yan etkisi vardır. Şifa etkisi, yan etkisinden büyük olmalı. Bir de, bir tarafta aldığımız önlem, diğer tarafta hasara yol açmamalı. O yüzden, ekonomi yönetimi ve diğer alanlarda, bir kişinin önerisiyle değil, ortak akılla, o ortak akıl süzgecinden geçtikten sonra hareket etmemiz lazım.

Pişirici: Erkin Şahinöz, çok teşekkür ederim. Prof. Yalçın Karatepe, çok teşekkür ederim değerlendirmeleriniz için.

Karatepe: Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

Pişirici: Efendim, 174. açık oturumu burada sonlandırıyoruz. Her zaman söylediğim gibi, umarım bu akşam da, bu açık oturumda da izleyiciler için zihin açıcı olabilmişizdir. İyi akşamlar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar