Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (23): Eşitsiz siyaset, adaletsiz hayat

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Herkese hesap soran, kimseye hesap vermeyen yönetim hangi noktaya vardı? Mevcut durumu sadece yeni anayasal düzenlemeler açıklamaya yeter mi? “Adam kazandı” veya azalmayan siyasi destek yerleşen keyfiliği açıklayabilir mi? HDP’ye yapılan çok özel muameleye gösterilen tepkisizlik nasıl sonuç veriyor? Eşit olmamakla övünmek, eşitsizliği bir hak olarak görmek neyin işareti? Kemal Can yorumluyor.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. 

Bugün başlığımız ‘eşitsiz siyaset adaletsiz hayat’. Aslında bu başlığı gerektirecek hem yapısal hem dönemsel pek çok neden var. Yapısal neden artık pek çok alanda kurumsallaşmış bir adaletsizlik ve eşitsizlik halinin hissediliyor olması. Diğeri seçim gibi siyasi eşitsizliklerin ortaya çıktığı bir konjonktürde ilerliyor olmamız. Bunlar zaten bilinen nedenler ama bu başlığa ilham veren bir olay yaşandı geçen hafta. Bursa’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti sırasında kesilen yolda bir ambulansın dakikalarca beklemek zorunda kalması, vatandaşın ısrarına rağmen görevli polis memurunun yolu açamayacağını beyan etmesi görüntülere yansıdı ve tartışıldı. Aslında bu eşitsizlik üzerinde kurulu güç ilişkisinin ve eşitsizliği göstererek güç biriktirmenin çok sembolik örneklerinden biri olarak önümüzde durdu. 

Herkese hesap soran kimseye hesap vermeyen yönetim hangi noktaya vardı?

Erdoğan, yine geçtiğimiz hafta açtığı davalardan, kazandığı tazminatlardan övünerek söz etti. Bir kere şöyle bir eşitsizlik var: Cumhurbaşkanının anayasada tanımlanmış bir sorumsuzluğu var. Dokunulmazlığı aslında iktidarın bütün aktörlerine yayılmış durumda. İktidar sözcüleri, bazen içişleri bakanı, bazen belediye başkanı adayı, bazen cumhurbaşkanı olarak herkese her şeyi söyleme, herkesi her türlü suçla sorumlu tutma, küçük düşürme hatta hakaret etme özgürlüğüne sahip. Buna karşılık onlara dönük her türlü eleştiri, hakaret sınırına çekilerek ceza soruşturmasına konu edilebiliyor. Bu çok büyük eşitsizlik. Bundan ‘ben her davayı kazandım’ diyerek, üstelik size dava açılamazken, bütün mahkemeler sizin açtığınız davalarda kendisini rahat hissetmezken kazandığınız davalarla ne diye övünebilirsiniz ki? Eski CHP’li Milas belediye başkanının Erdoğan ile görüşmesi sosyal medyaya yansıdı: Erdoğan “turizm bakanı gelsin bize destek versin” sözlerine “bakanlar siyaset yapamıyor çok doğru olmaz” diyor. Aynı gün bir başka bakan bir partinin milletvekillerini vekil olarak saymadığını söylüyor. 

Bu eşitsizliği sağlayan fiili durum, kurumsal alanları bozarak mümkün oluyor. Yani davaların hepsini kazanabiliyorsunuz ama mahkemelerin hakemlik vasfı ortadan kalkıyor. Çünkü, bu eşitsizlik herkes tarafından kabul edilen durum haline geliyor. Bu durum oluştuğunda da o kararları veren hakemlik kurumunun güvenirliği, saygınlığı, bir süre sonra da fonksiyonu ortadan kalkmış oluyor. Bu sadece mahkemeler için değil, TÜİK için bile geçerli. Ekonomik verilerle oynamaya başlarsanız istediğiniz gibi çıkacak sonuçları kalem oynatarak tesis ederseniz, bir süre sonra onların oluşturduğu güveni de imha etmiş olursunuz. Bu eşitsizlikle iktidar tesis etme uygulamasının çok derinleştiğini ve artık her alana yayıldığını söyleyebiliriz. İktidar artık yaptıklarından değil söylediklerinden de sorumlu değil. Cumhurbaşkanının anayasal sorumsuzluğu kendi emrindeki herkese de genişliyormuş gibi bir uygulanıyor.

Mevcut durumu sadece yeni anayasal düzenlemeler açıklamaya yeter mi? 

Evet, büyük bir kısmı için yeter. Çünkü, yönetimde istikrar mantığı altında yönetim ve iktidara her türlü tasarruf yetkisini veren, bunu bir tür hak haline dönüştüren yasal mevzuat yaratıldığı ortada. Bu yaşadığımız sorunun çok büyük bir kısmını açıklamaya yetiyor. Hatta yasal mevzuatla ortaya çıkan sorunların bir kısmını daha yaşamaya başlamadık. Ama bu eşitsizlik meselesini sadece yasal mevzuatla açıklamak çok doğru değil. Hem yasal dayanağı olmayan uygulamalar anlamında, hem de bu uygulamalara ilişkin itirazların duyulabilmesi, muhatap bulabilmesi anlamında da eşitsizlik büyük. Yani hem yasal bir sorun var, yasal içeriğe bürünmüş bir eşitsizlik var; uygulama bunu biraz daha katlıyor ve uygulamaya karşı bir reaksiyon geliştirilememesi bunu bir kez daha katlıyor. Dolayısıyla, geometrik bir şekilde artarak hissediyoruz. Hava durumunda söylendiği gibi, bir gerçek sıcaklık bir de hissedilen var ya… İşte biraz öyle. Gerçek bir eşitsizlik var; bu eşitsizliğin hissedilmesi ise daha da büyük. 

Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar’ın anlattığı bir tablo var. Videosu sosyal medyada paylaşıldı, medyada haber oldu. Keyfi ve kişiye bağlı haksız uygulamalar ve bu uygulamalara karşı itiraz etmenin fiilen tıkanması, yasal engeller olmamasına rağmen muhatap bulunamaması, bulunan muhatapların cevap üretmemesi. Burada en önemli mesele, iktidarın diğer tarafındaki “eşitsizlerin” kendi arasındaki ayrışma, birbirlerinin sorunlarını görme konusunda zorlanmaları. Çünkü çoklu standart, sadece iktidarın insanlara karşı uyguladığı değil, uygulananların da bir tür kabul ettikleri duruma dönüşmüş. Bazılarının mağduriyeti bazıları için önemsiz ya da yanına durulması riskli, bazıları için zaten hak edilmiş bir şey. Bu çoklu standart, karşı tarafta da (mağduriyet alanında) sonuç alabildiği için daha sert yaşanıyor.

‘Adam kazandı’ veya azalmayan siyasi destek yerleşen keyfiliği açıklayabilir mi?

Bu da büyük ölçüde doğru olabilir. Çünkü iktidar büyük ölçüde bu eşitsizlik ve bu eşitsizlikten övünmeyi böyle meşrulaştırıyor. “Milli irade, çoğunluk benim arkamda” diyor, yerli ve milli olanın kendisi olduğunu söylüyor. Evet böyle bir zemin var ama Türkiye’nin son 5 yılına baktığımızda, aslında söz konusu siyasi destek tablosundaki değişimle açıklanamayacak bir atmosfer değişiminden de bahsedebiliriz. Aslında Erdoğan’ın ve iktidarın siyasi desteği 2014’teki desteğinden fazla değil. 31 Mart’taki sonuçları hariç tutsak bile, geçen yıl seçimleri baz alınırsa siyasi destek artmış değil, hatta bazı açılardan gerilemiş. Ancak, buna karşılık sokakta, medyada, diğer siyasi aktörlerde görebildiğimiz eleştiri dozunun çok geride olunduğu, eşitsizliğin kabulünün çok ileri noktaya vardığı ortada. 

Tabi ki, neden olarak referandumla gelen rejim değişikliği, muhalefetin yenilgi hissiyatı sıralanabilir. Çok açık biçimde, siyasi desteği büyümemesine rağmen, kendisine ilişkin zorla bir saygı ve kabul üretme konusunda iktidarın açıklanamayacak bir mesafe aldığını görmemiz gerekiyor. Bundan bir süre önce, Gezi gibi bir şey yaşadı bu ülkede. Türkiye nüfusu değişmedi bu sürede ama değişen reaksiyonlardan bahsediyoruz. Erdoğan’ın sıradan konserlere, futbol maçlarına gittiğinde protesto edildiği günlerden geçti ülke. Tabi, 15 Temmuz gibi ve OHAL gibi ciddi bir travmatik süreçlerin de etkisi var. Fakat, eşitsizliği kabul ettirme anlamında, aldığı destekten çok daha ileriye yürüyebildiğini söylememiz lazım.

HDP’ye yapılan çok özel muameleye gösterilen tepkisizlik nasıl sonuç veriyor?

Yine geçtiğimiz hafta görüntüleri medyaya yansıdı: HDP vekillerinin açlık grevleri dolayısıyla yaptıkları bütün eylemler orantısız bir polis baskısı ile engellenmeye çalışıldı. Bire yüz oranlarında polis sayıları ile vekiller sokaklarda ablukaya alındı, dövülenler oldu. Zaten sözel düzeyde de, İçişleri Bakanı “onları vekil saymıyoruz” gibi sözler söyleyebildi. Cumhurbaşkanı suçlayıcı ifadeler kullandı. Bununla ilgili diğer aktörlerden herhangi bir tepki gelmedi. Bir de, “6 milyon oy almış bir partiye bunu yapamazsınız” argümanı çok kullanılıyor ama yüz bin alsa bunu yapabilirsiniz anlamı da çıkmamalı. Aslında sadece HDP’yi destekleyen kalabalığın değil, herhangi bir aktörün yok sayılmak gibi bir durumla karşı karşıya kalması herkesin sorunu olmak zorunda. Bu konuda CHP’li Mehmet Bekaroğlu sosyal medyada bir çıkış yaptı; “HDP’ye ne yapılınca itiraz edeceğiz? Buna etmeyeceksek neye edeceğiz?” dedi. 

Hatırlanacağı gibi dokunulmazlığın kaldırılmasıyla başlayan süreçte iktidar, HDP’yi eşitsizliğin kabulünde deneme tahtası olarak kullandı. Ona yapabildiği her şeye karşı tepkisizliği ilerleterek büyüttü. Dokunulmazlığı kaldırırken iktidara destek olursanız, yeni bir adım atıldığında söyleyecek söz bulamayabilirsiniz. İlkesel olmak önemli. TBMM’de sadece muhalefet değil iktidar vekillerinin de, seçilmiş insanlara yönelen haksız ve mesnetsiz uygulamalar karşısında tepki göstermesi gerekir. Bunun ülkenin itibarını ve demokrasi notunu düşürdüğü de çok kullanılan bir argüman. Aslında, bu duruma karşı sessizlik, sessiz kalan herkesin itibarıyla ilgili bir şey. Memleketin değil herkes kendi itibarı açısından bu meseleye başka türlü bakmak zorunda.

Eşit olmamakla övünmek eşitsizliği bir hak olarak görmek neyin işareti?

Başta saydık; ambulans hikayesi, yani Cumhurbaşkanının hayatı o ambulansın içinde her kimse ondan daha değerli, bu çok açık bir haksızlık, adaletsizlik. Bu eşitsizliğin bir hak olarak görülmesi. Oradaki polis memurunun görevinin bu eşitsizliği korumak olduğuna inanması. Davalar: Birisi sorumsuz, ona dava açılamıyor ama o herkes dava açabiliyor. Bu da eşitsizliği bir hak olarak görmek ve bununla övünmek. Hatta daha ileri gidip “varlık kuyruğu” diye sebze kuyruklarından bahsedilmesini de işaret etmek gerek. İktisadi eşitsizliğin kristalize olduğu anları bir övünce çevirmek. Bunların hepsinde görülen, eşitsizliği kurumsallaştırmak ve korumak üzerine pozisyon alan rejimlerin adı, liderlerin sıfatı siyaseten net. Ama bunun bir de ahlaki tarafı var. Yani eşitsizliğin bir de fıtrat tarafı var. Bu kadar görünür ve övünülür olması, herkesin fıtratını, sindirebilme kapasitesini tartışma konusu yapar.

Eşitsizliğin bir fiili durum, hak olarak kurumsallaştırılmaya çalışılması ancak bunun kabulü ile -tepkisizlik ile zımni kabulü ile- mümkün. Evet “mutlak eşitlik” bir soyulama ama savunulması gereken bir soyutlama. Özellikle siyasi alanda eşit olduğunuz iddiasını sürdüremediğinizde kazanabileceğiniz zaferi de baştan imha etmiş olursunuz. Bütün siyasi aktörler açısından birinci öncelik, siyaseten eşitlik iddiasını asla bırakmamak, asla geri adım atmamaktır. Eşitsizlik düzeltilmesi beklenen bir lütuf, birilerinin yüksek gönülle çözeceği ya da yumuşatacağı bir mesele değil, mücadele edilerek kazanılacak bir hak. Tıpkı kadın meselesinde olduğu gibi birinci öncelik, eşitliği kabul etmek, eşitsizliği kabul etmemek… Bütün politik tartışmaların zemini budur ve burada başlamak zorundadır. Bu konuda, siyasetin sadece iktidar cephesinin değil muhalefet cephesinin de bazı sıkıntıları olduğunu kabul etmek zorundayız.

Tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus