Açık Oturum (178): Kemal Can, Nesrin Nas ve Mehmet Kaya ile seçime doğru Türkiye’nin siyasi manzarası

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 178. ‘Açık Oturumu’nda birlikteyiz. Bu akşam üç konuğumuz var. İki konuğum stüdyoda. Hemen sağ tarafımda Nesrin Nas hanımefendi, hoşgeldiniz. Kendisi iktisatçı, bir dönem Anavatan Partisi milletvekilliği ve bir dönem de Anvatan Partisi Genel Başkanlı yapmıştır. Sol tarafımda gazeteci Kemal Can var. Kendisini tanıyorsunuz. Telefon hattımızda da Diyarbakır’dan bir konuğumuz var, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya. Mehmet Bey hoşgeldiniz.

Kaya: Sağolun, teşekkür ediyorum.

Pişirici: İzleyicilerimiz Mehmet Ali Beyi önceki açık oturumlardan Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) Başkanı olarak da hatırlayacaklardır. Kendisi şu anda Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı. 

Pişirici: Efendim konumuz yerel seçime doğru Türkiye’nin siyasi manzarası. Sandığa bugün itibariyle 37 gün kaldı. 31 Mart’ta sandığa gidip yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Peki, sandığa 37 gün kala Türkiye siyaseti nasıl bir manzara arz ediyor? Türkiye nasıl bir manzara arz ediyor? Önce bu genel soruyla ve Nesrin hanımla başlayalım.

Nas: Evet, seçimlere 37 gün kaldı ama ortada henüz bir seçim heyecanı, seçim atmosferi pek görünmüyor. Bu seçimin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz hepimiz. Şu anda adayların etrafında tartışmalar sürüyor. En son belediye meclis üyesi adayları tamamlandı. Eksikler tamamlanacak. Ondan sonra da seçim takvimi devreye girecek. Biz şimdiye kadar meydanlarda sadece cumhurbaşkanını görüyoruz. Cumhurbaşkanı erken başladı. Tabii onun bir avantajı var. O, herhangi bir seçim yasasına takılmadan ya da seçim kampanyaları başlayabilir diye Yüksek Seçim Kurulu’nun düğmeye basmasına ihtiyaç duymadan gayet rahat meydanlara çıkabiliyor Ama diğer siyasiler bunun için Yüksek Seçim Kurulu’nun düğmeye basmasını beklemek zorundalar.  Zaman zaman, ‘’Cumhurbaşkanı çok koşturuyor. Ama diğerleri nerede?’’ diye eleştiriler de oluyor. Diğerleri henüz meydana çıkamazlar, bunun böyle bir engeli var. Hepimiz bunun bir yerel seçim olduğunu söylüyoruz ama hepimiz biliyoruz ki aslında bu yerel seçimin ötesinde anlam ifade eden bir seçim.

Pişirici: Onu bir başka soruda tartışacağız  izin verirseniz. Size ve diğer konuklarımıza yardımcı olmak açısından bir manzara sunmak isterim: Biliyorsunuz geçen hafta pek çok ekonomik veri açıklandı: Türkiye’nin ciddi bir işsizlik sorunu var. 4  milyon resmi işsizimiz var. Enflasyonumuzun resmisi %20, üreticide %35. Sanayi üretimi daralmış durumda, tüketici alışverişte frene basmış durumda. Öbür taraftan, bu hafta üst üste yaşanan olaylar da var. Cumhuriyet gazetesi davasında verilen cezalar onandı istinaf mahkemesi tarafından. Bir kısım Cumhuriyet Gazetesi davalısı kalan cezalarını tamamlamak için hapse girecek. Hemen ertesi günü, Gezi Parkı davası iddianamesine ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, bir tür basın toplantısı yaptı gazetecilerle. O toplantıda Osman Kavala ve 15 sanık için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen bir iddianame hazırlandığını öğrendik.  

Bu sabah da enteresan bir şey oldu. Gözaltına alınırken polisin cinsel tacizine uğrayan Merve Demirel ile röportaj yapan Artı Gerçek muhabiri Derya Okatan sabaha karşı Ankara’da evinde gözaltına alınıp terörle mücadele şubesine götürüldü. Öğleden sonra da serbest bırakıldı. Ve elbette tartışmanın bir başka tarafı da İçişleri Bakanı’nın ve AK Parti sözcülerinin, bu meseleyi normalmiş gibi algılatmaya çalışmaları ve Merve Demirel’i “babası FETÖcü, abisi DHKP-C’li” diye tanımlayarak, sanki cinsel tacize uğrayabilir bir insanmış gibi takdim etmeye uğraşmaları. Türkiye’de bunlar olurken, Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye raportörü Kati Piri’nin, Türkiye ile müzakerelerin askıya alınması önerisini 47 oyla kabul etti. Bütün bu manzara hakkında ne diyeceksiniz?

Nas: Bu  manzara karşısında seçimleri konuşmak ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ama ne yazık ki Türkiye, her gün, biri diğerinden daha kötü, biri diğerinden daha vahim bir güne uyanıyor. Sizin az önce ortaya koyduğunuz konuların ötesinde, seçmen bu koşullar altında sandığa giderken bütün bunları göz önüne alacak mı? Yoksa gerçekten cumhurbaşkanının ve Bahçeli’nin -ki koalisyon ortağı diyorum ben ona artık- ortaya koyduğu gibi bir beka sorununun ayrılmaz parçaları  olarak mı değerlendirecek? Türkiye’nin geleceğine oy verirken bu pencereden mi bakacak? Yani, “Bir beka sorunumuz var ve bu nedenle terörle mücadele kapsamında kadın da olsa, erkek de olsa teröristlere göz açtırmamak lazım.Terörle ilgili sorunumuz var Türkiye’ye içten yıkmak istiyorlar.’’ Bu Gezi Davası buradan kaynaklanıyor. Zaten bütün mesele bu Gezi.

Ben bunu çok önceden de yazmıştım; Türkiye’nin sorunları içinden çıkılmaz hale geldikçe, Türkiye’nin özellikle ekonomik problemleri artık çözülemez hale geldikçe, bundan sonra pansuman tedavisi de işe yaramadığında -ki en son tanzim satışlar bunun bir örneğidir- bu büyünün bozulmasının bir miladını arayacaklardı. Bunun adını da ‘’Gezi’’ olarak buldular. Yani bize söyledikleri yeni hikâye şu: “Her şey çok güzel gidiyordu Türkiye yeni bir ivme yakalamıştı. Müthiş bir büyüme hızı yakalanmıştı. İşsizlik azalıyordu bireylerin refahı artıyordu. Ama bu Geziciler yok mu bu Geziciler? Bunlar meydana bir çıktılar bize olan bütün güveni sarstılar. Piyasaları darma duman ettiler. Türkiye’nin kötü günleri bununla birlikte başladı.’’ Gerçek bu mu? Gerçek bu değil maalesef. 

Dün, Mahfi Eğilmez kendi blogunda 2002 ile 2018 arasındaki rakamları çok güzel karşılaştırmış. 2018 sonuna baktığımız zaman, 2002’de AK Parti’nin devraldığı yerin çok daha gerisinde olduğumuzu görüyoruz. Enflasyondan tutun büyümeye, Türkiye’nin dünyadaki yerine, kişi başı gelir sıralamasına, özgürlük endeksindeki yerine, hukuk devletindeki yerine, Bütün bunlara baktığımız zaman 2002’nin de gerisine düştüğümüzü görüyoruz. AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde Türkiye orta gelirli bir ülkeydi. Çünkü 2002’de dünyanın ortalama geliri, kişi başına 5.500 dolardı. Türkiye’de yaklaşık 4.500-5.000 dolar civarlarındaydı. 2018’de Türkiye yine orta gelirli bir ülke, kişi başına gelirimiz 9.800 dolara düştü. Dünyada kişi başı gelir de 10 bin dolar civarında. O günden bugüne borçlarımız katlanarak artmış. O günden bugüne Türkiye’nin itibarı ve Türkiye’ye olan güven dibe vurmuş. O günden bugüne Türkiye’de yoksulluk artmış. Bakın size bir rakam vereyim: Türkiye’de 23 milyon ailenin sadece %12’sinin geliri giderinden fazla. Ortalama 20 milyonun geliri giderinden daha düşük. Tasarruf edemiyor, borç harçla zar zor geçiniyor, aile yardımı ile geçiniyor, devletten aldığı  sosyal yardımla geçiniyor. Yani korkunç bir manzara var karşımızda. 20 milyon aileden bahsediyoruz. Üstüne üstlük, hane halkı borçlanmasına baktığımızda, hane halkının borçlarının toplamı, Türkiye’nin neredeyse toplam iç borcuna eşitlenmiş. Böyle korkunç bir manzara var. 

Hep yapılan şu karşılaştırma iyi bir örnektir: 2001 krizinde bu hasta kalp krizi geçirmişti, iki damarı değişti. Ama şimdi elimize gelen hasta ne yazık ki ölümcül safhada kanser hastası. Bu koşullarda bu seçimlerin yerel seçim olarak algılanması zaten mümkün değil. Kaldı ki cumhurbaşkanı da buna izin vermiyor. Cumhurbaşkanı da sürekli olarak beka sorunundan bahsederek, sürekli olarak iç ve dış düşmanlar üzerinden bu seçimlerin mutlaka ve mutlaka kendilerinin kazanması gerektiğini, düşmanlara korku salmak için, dostlarını da rahatlatmak için uyanık olmak gerektiğini söyleyerek, hem kendi seçmenini konsolide etmeye çalışıyor, hem de seçimi seçim olmaktan çıkarıp bir ölüm kalım meselesi olarak sunuyor. Hal böyle olunca, muhalefet bunun karşısında ne kadar çabalasa da yani ‘’bu bir yerel seçimdir, aslında bu seçimde iktidar değişmeyecektir. O nedenle yereldeki önceliklerinizi ve sorunlarınızı düşünerek, bunu kimin daha iyi çözeceğini düşünerek oy verin’’ çabasına girse de, ne yazık ki seçmendeki algılanışı da, bunun, rejimin temeline ve esaslarına ilişkin bir seçim olacağı oluyor. Üstelik şöyle de bir yargı var ve bunu çok önemsiyorum: ‘’Seçimlere kadar nefes alabildiğimiz kadar alalım. Seçimlere kadar biraz soluklanabilirsek soluklanalım.  Ama asıl kötü günler 1 Nisan’dan sonra gelecek’’ diye bir beklenti var kamuoyunda. Böyle bir beklenti bir toplumun elini kolunu bağlar.

Pişirici: Peki. Mehmet Bey, aynı soruyla devam edelim. Siz Diyarbakır’dan nasıl bir Türkiye görüyorsunuz? Nasıl bir siyaset manzarası görüyorsunuz? Bu soruya ek olarak siz bölgede nasıl bir manzara görüyorsunuz?

Kaya: Bir tanımlamayla başlarsak, Türkiye’nin batısına baktığımızda bir seçim havası görüyorum. Her ne kadar biz bölgede bunu hiç hissetmesek de, bir heyecan veya kentte bir hareket olmasa bile evet, Türkiye’de bir seçim olduğu görülüyor. Bu seçimin ne olduğuyla ilgili, yani bir yerel seçim mi, varlık-yokluk savaşına dönüşen bir referandum mu yoksa bir genel seçim mi, o hava karıştırılıyor açıkçası. Çünkü seçimdeki dil öyle bir hale geldi ki, sanki seçimin sonucu Suriye politikası, Irak politikası, Türkiye’nin dünya politikasını belirleyecek bir sonuca gidecek gibi bir durum söz konusu. Tabii bu ister istemez bölgeyi de etkiliyor. 

Türkiye’deki seçimin dayandığı iki temel nokta var. Bir tanesi, Nesrin hanımın da söylediği gibi tamamen beka üzerinden bir siyaset güdülüyor. Bu seçimin, Türkiye’yi, Türkiye’nin bekasıyla ilgili bir sürece götüreceği ile ilgili bir siyaset stratejisi. Ben bu beka cümlelerini duyduğum zaman 90’lı yıllar aklıma geliyor. 90’lı yıllarda da Kürt sorunu ile ilgili beka konusu öne çıkartıldığında, hukuk dışı uygulamalar, köy boşaltmalar, faili meçhuller, Nevroz kutlamalarına karşı sert polis müdahaleleri, insanların ölmesi, tamamen “Türkiye’nin beka sorunu” diye toplum tarafından meşru görülmeye başlandı. Türkiye sanki 90’lı yılların o havalarına girer boyutta.

İkincisi de ekonominin belki de ilk defa bu kadar çok konuşulup öne çıkartıldığı bir seçim atmosferi. Tabii ki bunu Ağustos ayında ülkenin girdiği kriz ortamını görmeden geçemeyiz. Ama üzerinden yedi aya yakın bir süre geçmesine rağmen, -biz piyasanın içerisinde olduğumuz için de bunu görebiliyoruz- insanlar seçimden sonra daha büyük bir ekonomik bunalımın olacağı ile ilgili endişe içerisindeler. Bunu en çok da işadamları düşünüyor. Seçimden sonra yüksek faiz oranları ve dolarda tırmanışın olabileceği ile ilgili bir durum söz konusu. Ülkeye baktığımızda kabaca bunları görüyoruz.

Bölgeye gelince; az önce söylediğim gibi, bölgede tam bir seçim havası yok. Ama en çok konuşulan şu: Sonucu belli olup, sonucunda ne olacağı belli olmayan bir seçim.

Pişirici: Kayyumlar nedeniyle mi söyleniyor bu?

Kaya: Evet. Seçimin sonucu belli. Bunu AK Partililer de, HDP’liler de, herkes söylüyor. Kamuoyu yoklamalarına baktığınızda da bunu görebiliyorsunuz. Biz de bunu görebiliyoruz. Kürt siyasi partilerinin 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden daha ileri giden bir pozisyonu var. İster istemez, sandıktan çıkan sonucun çok değişmeyeceği ile ilgili genel bir inanç var. Gerek cumhurbaşkanının dönem dönem yaptığı açıklamalar, gerekse AK Partili yöneticilerinin, sandık sonucu ne olursa olsun, sonuçta kayyum atanacağı ile ilgili açıklamaları. Şimdi bölgede bu tartışılıyor. Seçim havasından ziyade konu tamamen buna dönmüş. Kürt illeri diye ifade edeceğimiz bölgelerde HDP sandıktan çıkarsa, bunlara kayyum atanıp atanmayacağı konusu neredeyse bir bahse döndü; atanacaksa kaç gün içinde atanacak, üç gün kalıp mı atanacak, uzun süre hizmet verip beklenip mi atanacak? YSK’nın, bir kısmının adaylığını bile kabul etmeyeceği spekülasyonları da dolanıyor. Yani aslında seçimde rutin olan bazı şeyler, -kayyum atanıp atanmayacağı, adayların kabul edilip edilmeyeceği gibi konular- burada konuşulan birinci konu haline geldi. Burada tam da bu ortamda seçime gidiliyor. Kayyum atama meselesinde, aday profillerine baktığımızda da HDP’nin aday belirlerken geçmişiyle ilgili bazı sorun yaşayanları değil de daha çok şahin ve ılımlı kanat profilinde olan adaylarla seçime girdiğini görüyoruz. Ama bu tek başına yeterli olur mu? Sonuçta, bu uygulamayı da Türkiye’deki genel politikadan ayıramıyoruz. Siz Türkiye’deki genel politikayı beka üzerine kurarsanız, adaylar ister ılımlı, ister şahin olsun, kim olursa olsun, belediyelere kayyum atanacağı ile ilgili genel bir inanç var. İnsanlar, gelinen bu noktadan sonra, AK Parti-MHP ortaklı bir hükümetin bu politikayla -eğer Kürt sorununda yeni bir sayfa açmazsa- yerel yönetimlerde HDP ile çalışmasının zor olduğuna inanıyorlar.  Genel kanı bu. Ancak seçimden sonra yeni bir adım atılırsa ki bu inanç çok da göz ardı edilmiyor, o zaman kayyum atanma konusu gelişmeyebilir.

Pişirici: Bölgedeki Kürt seçmen kayyum atanacağını düşünüyorsa, bu, sandığa gitmesini, seçime katılımını etkiler mi? Ne dersiniz?

Kaya: Bölge seçmeni, bölge tabanı, siyasi anlamda oldukça etkili ve etkin. Bölgede, Türkiye’nin siyasetine, özellikle hükümetlerin Kürt politikalarına karşı, eğitimsiz kitleden, yüksek okul mezununa kadar, yoksulundan, gelişmiş, zengin insanına kadar hepsinde aynı refleksi görüyoruz. HDP’li yöneticilerin söylediği “Bir gün de olsa adayımız otursun orada” söylemini, sıradan insanlarda da görebiliyorsunuz. O da aynı şeyi söylüyor, sanki kimliğini bir şekilde ispat etmeye dönüşüyor. Daha çok sandığa gitmeye başlayacaklar. Böyle bir kırılma yaratmayacak toplumda. Tam tersine gidiyor bu işler. Bu söylemler, insanların adayına daha çok sahip çıkarak, bir şekilde orada sandıktan çıkanı bir referandum sonucu gibi bir mesaj verme anlamında daha çok sandığa gitmelerine sebep olacaktır. Sandığa gitmeme olayının yüksek oranda olduğuna pek ihtimal vermiyorum doğrusu. Bu tür açıklamalar HDP tabanını daha çok sandığa gidecek şekilde mobilize ediyor diyebiliriz.

Pişirici: Bu bağlamda son bir sorum var size. Çok merak ediyorum. Diyarbakır’da veya bölgede kayyum elindeki belediyeler tanzim satış işine girmediler gibi görünüyor. Neden? Diyarbakır’da ve bölgede patlıcan, soğan, patates çok mu ucuz? Tüketicinin bunlara ihtiyacı mı yok? Yoksa bilmediğimiz başka nedenler mi var?

Kaya: Tabii ki bölge yoksul bir bölge. Gelir ortalamalarına baktığımızda, Türkiye gelirinin çok altında olan bir toplum. Ama bölgenin şöyle bir özelliği var. Kendine yetecek kadar tahılı ve tarımı olan bir bölge. GAP bölgesi burası. Sulak alanların olduğu, kırsal alanların Türkiye ortalamasının biraz daha üzerinde olduğu, kalabalık ailelerden oluşan ve bu tür desteklerin olduğu bir bölge yapısından söz ediyoruz. Onun için tanzim satışa yönelik bir arayış yok. Geçmişten gelen pazar uygulamaları var bölgede. Pazar fiyatları Türkiye’nin batısındaki fiyatlar gibi çok yüksek değil. Evet, Türkiye’nin genelinde fiyatlara yansıyan bir artış var, bir kriz var. En çok da burada hissediliyor. Bunları söylemeden geçemeyeceğim. Ama dediğiniz anlamda, biraz şöyle de görmek lazım herhalde: Seçilen insanlar bu konuda daha hassas bir duyarlılığa sahip oluyorlar. Genel anlamda kayyumlar, hem kaymakamlık, hem belediye başkanlığı ve valilik yaptıkları için, biraz da halkın nabzına göre politika geliştirme konusunda zayıf kalıyorlar diyebiliriz. Evet, AK Parti’nin kendi politikası ve bununla ilgili bir çalışması var. Ama bölgedeki kayyumların neredeyse tamamının kaymakam veya vali yardımcısı olduğunu da görüyoruz.

Pişirici: Lütfen telefon hattından ayrılmayın, tekrar devam edeceğiz sizinle. Kemal Can’la aynı konuyu sürdürelim. Gazete Duvar’daki son yazında, bayağı ruhun sıkılmış, kızmış bir halin vardı. Bana mı öyle geldi? Nasıl bir Türkiye manzarası o yazıyı yazdırdı sana?

Can: Aslında her seçim döneminde olduğu gibi biraz doz değişimi oluyor. Bu, belki sadece benim değil, kamuoyunun da paylaştığı kasvetli ve geleceğe çok umutlu bakmayı sağlamayan havayı devam ettiren şey. Ama bu dozu artışından daha belirleyici olan, sürekli tekrar eden aynılık hissinden kaynaklanıyor. Seçim takvimi bilindiğinde de, erken seçim gündeme geldiğinde de hep aynı şey oluyor; muhtemelen seçime doğru tansiyon yükselecek, bunu biliyoruz. Kutuplaştırma artacak, siyasette dil seviyesi inecek ve saldırganlık dozu artacak. Bunun bütün alanlara sirayet eden tarafı olacak. Bunun sonunda yine bir sayım yapılacak. 

Bu aynılık hissini ve seçimlerle kurulan ilişkiyi bozan en temel şey, AK Parti’nin siyaseti tanzim açısından son 10 yılda yerleştirdiği şeyle ilgili. 2010’dan başlarsak, yani referandumdan bugüne, bu seçimi de 31 Mart’ta yaptığımızda tam olarak 10 seçim yapmış olacağız.

Nas: 2010 dahil değil mi?

Can: Evet. Dokuz yıl içerisinde 10 seçim. Bazıları aynı yıl içerisinde ama 10 kere ölçüm demek bu. Kimi yerel seçim, kimi cumhurbaşkanlığı seçimi, kimi referandum. Ama hepsi tek bir seçim.  AK Parti şöyle bir siyaset tanzim etti ve bunu kabul ettirmiş durumda: ‘’Ben ihtiyaç duyduğum aralıklarla ve öngörülmüş takvimlerle ya da benim ihtiyacıma göre daimi ölçüm yapacağım. Ve bu ölçüme göre çoğunluğu sağladığım sürece siyaset budur.’’ Bu, Bekir Ağırdır’ın ‘’kimlik sayımı’’ dediği şey. Siyasetin bu hali, biraz önce Nesrin Hanımın anlattığı gibi, muhalefet bunu ne kadar yerel seçime çekmeye çalışsa da, farklı karşı kesimlere daha iyi gelebilecek aktörlerle o kimlik kutuplaşmasını kırmaya çalışsa da, bu değişmiyor. AK Parti siyaset tarzının kabul ettirdiği şey bu. Müttefiklerini değiştiriyor, ittifaklarını değiştiriyor ama hep tek bir seçim yaptırıyor. Bu iş, adeta otomatiğe bağlanmış, herkesin evinden düğmelere basarak bir araştırma sonucu olarak cereyan ediyor. 10 yıldır sürekli aynı şeyi oylatıyor. Önemli olan bu.  Yerel seçimde de aynı şeyi oylatıyor, referandumda da aynı şeyi oylatıyor. Kendi iktidarının devamı için kurduğu bir strateji. Aslında 2007’de kurduğu bir strateji bu. Biraz önce Nesrin Hanımın da söylediği gibi, 2007 itibariyle iktisadi trendin dönüştüğü nokta o. 2007 ile 2012 arasında profesyonellerin fark ettiği ama hayata geçmeyen, ivmenin ters döndüğünü herkesin tespit ettiği, bütün dünyada ve Türkiye’de de artık başka bir döneme girildiğini fark ettiğinde, iktidarın koyduğu bir şey. Bir savunma stratejisi. İktidarda kalmasını kurgulayan meseleyi bu kutuplaştırma ve kimlik siyaseti üzerine kurdu. Ve daima tek şeyi oylatıyordu: Kendi iktidarının devamı. Tek sorusu olan tek bir seçim yapılıyor 10 yıldır. Aslında biz her sefer bir seçim heyecanı beklemiyoruz çünkü herkes bunun tek bir seçim, aynı seçim olduğunu biliyor. Erdoğan bunun da böyle bilinmesini istiyor. Hatta bunu stratejisini Bahçeli kurdu, Erdoğan değil. Daha ittifak bile söz konusu değilken, bu yerel seçimin anlamını çizdi. Referandum yaptık. Cumhurbaşkanını seçtik. Şu anda yerel seçimin yerel seçim olmaktan çıkmasını sağlayan şey, bunu tartışmaya açacak aritmetiği vermemek üzerine kuruludur. Seçimin bütün esprisi budur, başka da bir anlamı yoktur seçimin. Dolayısıyla bu yine aynı hissi yaratıyor. Fakat bu, çok uzun sürmüş, çok kullanılmış ve eskimiş argümanlarla sürdürülüyor. Mesela, kimlik siyasetinin bu tarafta işe yarayan, kendi seçmenini konsolide eden, kendi seçmenini bir tür şantajla elinde tutan bir siyasi güç yaratıyor. Ama bunun bir karşı tarafı var. Yani konsolidasyonun karşılığı var. Biraz önce Diyarbakır’dan Mehmet Kaya’nın anlattığı gibi, ‘’kayyum atayacağım’’ desen de kıramadığın başka bir konsolidasyon yaratıyorsun kimlik üzerinden: ‘’Sen benim dediğimi kabul etmeyeceksen, benim istediğimi, seçtiğimi görevden alacaksan, ben de seçmeye devam edeceğim.’’  Siyasi konsolidasyon, kilitlenme dediğimiz şey, bir tür inatla da ilgili. Ama AK Parti’nin ya da iktidarın sağladığı konsolidasyon, artık bir inat konsolidasyonu değil. Artık bir korku konsolidasyonu. Kendi seçmeninin, mevcut olanla ilgili olan korkusundan besleniyor. Kendi seçmeni dahil, bu beka davası üzerinden kurulan her şeyi, iktidarın bekası olarak okuyorum. Kimse Türkiye’nin gerçek bir tehditle karşı karşıya olduğunu düşünmüyor. Zaten Türkiye’nin meselesi ile ilgili yapılan kamuoyu araştırmalarının neredeyse tamamına yakınında, hatta iktidara yakın araştırmacıların yaptıklarında da çok net biçimde, açık sorunlar, hayata dair sorunlar bütün bu iddiaların üstüne çıkmış durumda. Dolayısıyla, o söylemin bir tehdit algısı yaratarak devam ettiğini görmüyoruz. Tam tersine, 24 Haziran seçiminde yaptığı gibi bir kez daha aynı şeyi deneyecek: ‘’Bu koşullara -evet, koşullar kötü olabilir. Daha da kötü olma ihtimali var- benimle mi gideceksiniz, bensiz mi gideceksiniz, buna karar verin’e zorluyor. Bunun ne iktidar seçmeninde, ne buna karşı yüksek politik bir söylem kurabilmiş muhalefet seçmeninde heyecan yaratması mümkün değil. Zaten bu atmosferde herkesin birden sokaklarda seçim havasına girmesi acayip olan olurdu. Ama bu seçimin önemsizliği anlamına gelmiyor. Çünkü seçim en çok iktidar için önemli. Onun mecbur olduğu bir şey. ‘’Seçimin ne önemi var, seçim neyi değiştirecek?’’ sorusunun cevabı Erdoğan’da ya da Bahçeli’de. Çünkü seçimin bir şeyi değiştireceği fikrini sürekli ortaya atan ve tehdit olarak söylemeye devam edenler onlar. 

Başta özet bazı bilgiler verirken aktardın; ‘’Demokrasi, özgürlük, bunlar çok da insanların meselesi değil’’ deniyor ama orada bir ifrat tefrit meselesi var. Bu beka davası biraz uyuşturucu kullanımı gibi bir şey. Dozu arttırmadığınızda etkisi gidiyor. Dozu arttırdığınızda da başka ölümcül sonuçlar doğurabilir. İktidar bu türbülansın ne kadar içinde bilmiyorum ama oldukça yakınında. Üstelik birkaç senedir yakınında. Ve aslında bunun en çok farkında olan da kendisi. Benim yazım da biraz o çaresizliği yansıtıyor. 

Biraz önce bahsettiğin o taciz hikâyesinde, AK Parti Grup Başkanvekili’nin ‘’telaşın getirdiği yanlış bir hareket’’yorumu, aslında bütün iktidarı saran, söylemi de, atmosferi de bozan bir telaş halinin olduğunu gösteriyor. Bu, ‘’pozitif bir şey olacak’’ anlamına gelmez. Ama işleyen bir dinamik diye görüyorum. Bir takım genel siyaset yorumcularının çok paylaştığı biçimde ‘’yerel seçimler gerçekte bir iktidar değişikliği yaratmadığı için, seçmenin gerçek memnuniyet seviyesini gösterme fırsatı olarak kullandığı seçimlerdir’’ argümanının, 31 Mart seçimlerinde geçerli olup olmayacağını bilmiyorum. Ama iktidarın bu ihtimalden çok endişe edip, hiç durmadan ‘’bu hiç öyle yerel seçim filan değil’’ demesini de bu ihtimali daha yüksek gördüğüne ilişkin dair bir işaret alıyorum.  Bunun hayata dönüşü, ne yazık ki sertleşme. Söylediğin o davalar, yargı eliyle, artık hukuk demek çok mümkün olmayan alandaki infaz memurları eliyle artırılacak. Ayrıca, bundan önce HDP’ye daha dolaylı yöneltilen suçlamaların, hiçbir mesnedi, hiçbir yasal kanıtı olmadan bir yasa dışı örgüt muamelesi yapılması, şimdi CHP’ye kadar gelmiş durumda. Dışişleri Bakanı ‘’muhalefetin kurduğu bu ittifakın içerisinde bütün örgütler var’’ gibi bir cümle kurabiliyor. Seviye oraya doğru yükseliyor. Bu erkenlikte başlayan gerilimin ve bu telaşın, hayata iyi bir şey olarak dönmeyeceği endişesiyle o yazıyı yazdım.

Pişirici: Nesrin Hanım, demin lafınızı “terminal dönemdeyiz” diye bitirdiniz. Üç hafta önce Kadir Has Üniversitesi bir araştırma yaptı. Her yerde yazıldı, çizildi, biz de program yaptık. Türkiye’de yurttaşların birinci temel sıkıntısı, işsizlik. İkincisi hayat pahalılığı. Pek çok başka araştırmada da sonuç böyle çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri de bunları gösteriyor. Manzara böyleyse, içinde bulunduğumuz bu ekonomik kriz, sıkıntı, bu seçim sonuçlarına etki eder mi? Seçmenin umurunda mıdır? Böyle bir şey görür müyüz? Seçim tercihinde bu etkili olacak mıdır? Bu, birinci sorum. İkinci sorum: Bu hükümet ya da başka bir hükümet, içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıdan çıkmak için ne yapmalı? Sizden sonra Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı olarak Mehmet Beye de aynı soruyu soracağım. Onun da ne cevap vereceğini merak ediyorum ama önce sizden alayım cevabı.

Nas: Ekonomi ve işsizlik ister istemez etkiler. Son enflasyon rakamlarına baktığınızda, ağırlıklı olarak gıdada enflasyonun çok yüksek gerçekleştiğini görüyoruz. Gıdada enflasyonun yüksek olması demek, hayat pahalılığının ve ekonomik sorunların, bütün ağırlığıyla en yoksul kesimin üzerine yıkıldığını gösterir. Yani burada ilk etapta yoksullar ezilir. Zaten iktidarın tanzim satışlara hemen başlamasının telaşı bundandır. ‘’Evet, bir sorun var ama o sorunu da ancak ben çözerim.’’ Hem bunu göstermek, hem de kendi seçmenini kaçırmamak. Yoksul kesim, sosyal yardımlarla beslenen kesim, ağırlıklı olarak onun seçmeni.

Ekonominin genel gidişatı, beklentilerdeki bozulma, işsizliğin daha da artacak olması… Biz resmi rakamlarla konuşuyoruz. %12.3 resmi rakamdır.

Pişirici: Üstelik Ekim, Kasım’ın rakamlarıyla konuşuyoruz.

Nas: Evet. Bir de geniş tanımlı işsizlik var. Geniş tanımlı işsizlik rakamı %16-%18’lere doğru gidiyor. Neredeyse her ailede bir işsiz var. Yani işsizlik herkesin evinin içinde ve bunun artacağı da görülüyor. Çünkü herkes, şu anda konkordatolara izin verilmediğini ama nisan ayından sonra iflas ya da konkordato dalgasının başlayacağını biliyor. Dün mesela, Standart&Poor’s’un bankalarla ilgili değerlendirmesi karşısında bankaların ‘’ hiç de öyle dediğiniz gibi değil’’ şeklinde çok sert bir açıklama yapması, tam anlamıyla bir savunma mekanizması. Herkes biliyor ki işler kötüye gidiyor ve daha da kötüye gidecek. Hükümetin elinde bunu iyiye götürecek bir anahtar, bir kilit yok. O sihir bitti. O bittiği için zaten hep ‘’beka sorunu’’ diyor. Ama öbür taraftan şöyle bir manzara var: Türk seçmeninin yapısına baktığınız zaman, -ben ayrıştırmayı, konsolidasyonu bir tarafa bırakıyorum- kabaca 55 milyon seçmenin %40’ı, tüm yaşamı boyunca kazanç getirecek herhangi bir işte çalışmamış bir seçmen profilinden oluşuyor. Bu seçmen için, işsizliğin %12’ye çıkması, %18’e çıkacak olması bir şey ifade etmiyor. Çünkü o bütün yaşamı boyunca iş aramamış, herhangi bir işte çalışmamış, herhangi bir kazanç elde etmemiş. O nedenle, o seçmeni işsizlikle, işsizliğin artışıyla oradan koparamıyorsunuz. Ama o seçmeni etkileyecek şey, gıda fiyatları, masasındaki ekmeğin küçülmesi. O seçmeni etkileyecek şey, köprüden geçiş fiyatlarının artması değil. Ya da Çanakkale Köprüsü için, verilen hazine garantileriyle, 20 yıl boyunca, kendisinin, çocuğunun, çocuğunun çocuğunun o parayı ödeyecek olması da değil. O seçmeni etkileyecek şey, 25 kuruşluk poşet fiyatı. Böyle bir kitle var. Bu kitle, zaten Erdoğan’ın özel olarak üzerinde durduğu ve her seçimde, bütün sorunlar bir tarafa, ‘’Türkiye’nin beka sorunu var. Ama sizin açlık probleminiz, yoksulluk probleminiz, bana emanet. Ben onu her şekilde çözeceğim’’ dediği seçmen kitlesi. O da oraya oynuyor. Böyle olunca, uyarılmış seçmenler dışındaki seçmenlerde ekonominin, işsizliğin bir karşılığı oluyor. Geçmişte AK Parti’ye oy vermiş, AK Parti nedeniyle kendisini bir orta sınıf gibi görmeye başlamış kesimlerde, bunu kaybetme korkusu nedeniyle bir ders verme, ‘’işler iyiye gitmiyor. Sana sarı kart gösteriyorum’’ tutumunun olduğunu yavaş yavaş görüyorsunuz. Araştırmalarda da çıkıyor bu. O nedenle iste istemez bir rol oynayacaktır bu.

Geleceğe ilişkin bir çare, bir çözüm var mı? Evet, her krizin bir çözümü var. Bu, ne kadar bedel ödeyeceğiniz ve bu bedeli ağırlıklı olarak kimlerin sırtına yükleyeceğiniz sorusunun cevabıyla bulabileceğiniz bir şey. Şöyle bir görüş var: ‘’Türkiye eninde sonunda IMF’ye gitmeli. IMF de  zaten bunu bildiği için şimdiden hazırlığını yaptı.’’ Evet, ben de Türkiye IMF kaynaklarını kullanmadan, IMF’nin getireceği kredibilitenin arkasına saklanmadan global piyasalardan ucuza kaynak bulma ihtimali yok. Ama öbür taraftan, şu anda Türkiye’de yerleştirilmeye çalışılan rejimin yapısına baktığınız zaman, her şeyin tek adam tarafından belirlendiği, kararların tek adam tarafından verildiği, Türkiye’nin hazinesinin, bütçesinin, kamu kuruluşlarının hatta belediyelerin tüm kaynaklarının nereye nasıl kullanılacağını, şirketler sektöründe kimlerin kurtarılıp kurtarılmayacağını, mevcut eldeki kaynakların nereye dağıtılacağını tek başına karar veren ama bu verdiği kararlar sonrasında hiçbir şekilde hesap vermeye yanaşmayan, şeffaflığı elinin tersiyle iten, cumhurbaşkanlığı kararnamelerini Meclis’in yasasından daha üstün kılacak bir düzenlemeye giden bir yapı, -bu yasa henüz çıkmadı galiba, çıkaracağı bir yasayla Meclis’e geldiğini duydum- ‘’kurallı ekonomi, hesap verebilen, şeffaf bir yapı’’ diye öncelikle bunu koyacak bir IMF ile nasıl anlaşacak? Mümkün değil. Bu ikisi yapı olarak birbirine uymuyor. O nedenle ben, AK Parti’nin, hem yeni bir hikâye yazmakta zorlandığını, hem de kafasında bir çözüm olmadığını düşünüyorum. IMF’ye gitmekle gitmemek arasında vereceği tercihte, gitmenin zor olduğunu bildiğini, IMF’nin istediği şeyleri yapmanın mevcut rejimi elde tutmasını zorlaştıracağını ama yapmaması halinde de bu tarafı nasıl idare edeceğini bilemediğini düşünüyorum. O nedenle bu beka meselesi sürekli gündemde. Dikkat ederseniz, bundan önceki seçimlerde ‘’Evet deyin. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle bütün sorunlar en hızlı biçimde çözülsün. Türkiye’nin işsizlik meselesi, şu meselesi, bu meselesi bitsin’’ dediler. 24 Haziran seçimlerinde de benzer şeyleri söylediler: ‘’Güçlü bir cumhurbaşkanı, güçlü bir Türkiye,’’ ‘’Güçlü bir cumhurbaşkanı, güçlü bir ekonomi,’’ ‘’Güçlü bir cumhurbaşkanı, dünyaya sözü geçen ve bütün sorunları çözmüş bir lider.’’ Bunların hiçbiri olmadı. Bu seçimde söyleyecekleri bir şey yok. Bu seçimde söyleyecekleri sadece beka meselesi var. Beka meselesi sadece seçim öncesinde değil, seçim sonrasında da kullanacakları bir şey. Çünkü IMF ya da değil, IMF olmaması halinde mevcut sorunları nasıl çözecekleri belli değil. Hangi kaynaklarla çözecekler? Yahya Madra buna ‘’Bir şok doktrini uygulama ihtimalleri çok yüksek. Tanzim satışlar da bunun bir göstergesi’’ diyor.

Son bir ekleme yapayım: Aslında, tanzim satışlarla evet, bir yerde kendi seçmenini korudu. Ama hiç de arzu etmediği bir görüntüyü de Türkiye’nin önüne koydu. Türkiye’nin yoksulluğunun fotoğrafını tüm Türkiye’ye göstermiş oldu. Bu da çok arzulamadığı bir şeydi. Ben, kendilerinin ne yapacaklarını bildiklerini düşünmüyorum. Şimdiye kadar bir savunma stratejisi vardı. Bundan sonra, çok ciddi bir şekilde saldırı stratejisine geçeceklerini düşünüyorum ve bu beni korkutuyor.

Pişirici: Mehmet Bey, Nesrin Hanıma söz vermeden önce söylediğim gibi, siz Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı’sınız. Bölgede ekonomik sıkıntı ne ölçüde hissediliyor? Bu, seçmen davranışına ne ölçüde yansır? Sizin görüşünüz nedir? Bu içinde bulunduğumuz şey nedir size göre? Kriz midir, sıkıntı mıdır? Buradan çıkmanın bir yolu var mıdır? Bu hükümet, bu siyasi anlayış bunu becerebilir mi?

Kaya: Bölgede geçmiş dönemlerde, özellikle seçim öncesi veya genel durumlarda yapılan anketlerde, ‘’Bölgede en önemli sorun nedir?’’ diye sorduğumuzda verilen ilk cevap ‘’Kürt sorununun çözümü’’ olurdu. Belki de ilk defa, bugünlerde önümüze gelen bazı anketlere, çalışmalara baktığımızda, birinci sorunun işsizlik ve ekonomi olduğunu görüyoruz. Tabii bunun birçok nedeni vardır. Kürt sorunun çözümünün politikalarla bir yol alınamaması insanlarda bir umutsuzluk yaratmakla birlikte, ülkedeki ekonomik durum Türkiye’nin batısında olduğu gibi, bölgeyi de aynı oranda etkilemeye başladı. Tabii bölgenin kendine özgü koşulları olduğu için bu tedirginlik biraz daha fazla hissedilmeye başladı. Bunun birkaç nedeni var: Bölge, bu son dönemlerde, özellikle çözüm sürecinden sonra, yoğun bir beyin ve sermaye göçü vermeye başladı. Bölgedeki yatırımcılar, iş insanları, istihdam yaratanlar, artık bu sorunun çözülemeyeceği ile ilgili bir umutsuzluğa kapıldıkları için, merkeze taşınmalar çoğaldı. Bununla ilgili olarak size küçük bir rakam vereyim: 2009’dan bugüne kadar, batı illerine göç eden şirketlerin sayısı yılda maksimum 20’ye ulaşırdı. Son iki yılda bunun 80 ve 90’lara ulaştığını görüyoruz. Sayılar küçük görünse bile, bu tür şirketler daha çok makro ölçekte şirketler olduğu için, ister istemez bölgedeki istihdamı etkileyen önemli unsurlar. Burada iki şeyi söyleyebiliriz: Çözüm sürecinin çok kötü bitmesi, hiçbir şey yokken bir anda şiddetin tırmandığı bir noktada bitmesi insanları umutsuzluğa sevk etti. Bir de, bölgenin en önemli sorunlarından biri, bölge şirketlerinin finansal ulaşımlarında büyük sorunlar yaşamaları. Bölgedeki gayrimenkullerin değeri altında değerlendirilmesi, insanların iş kurma olanaklarına ulaşamaması. Bölgenin belki de dinamo sektörlerinden olan inşaat sektörünün bir anda durması. Bugün Diyarbakır’da çalışma yapan inşaat yok diyebiliriz; temel kazıp bekleyenler, kaba inşaatını bitirip bekleyenler çoğunlukta. İki sebebi var: Satın alama neredeyse bitme noktasına geldi. Ağustostan sonra gelişen olaylarla birlikte insanlar bir anda yerlerinde durdular. Piyasa durgunluk içinde. İşsizliğin en yüksek olduğu bir dönemin içindeyiz.

Burada tabii ki bir yanlış politika var. Aslında Sayın Binali Yıldırım’ın o açıklaması birçok şeyi ifade ediyor. Paranın olduğu dönemin hep devam edeceği ile ilgili hükümetin böyle bir duruşu vardı. Harcamalarına ve yatırımlarına baktığınızda aslında ülke için çok da zorunlu bir harcama değildi. Yatırım alanlarına baktığınız zaman da, imalatta, ihracatta veya tarımda, doğru bir üretime yönelik harcamalardan çok, sürekli ‘’dış kaynak bulunacak, düşük faizli kredi bulunacak’’ boyutundaydı. Aslında sıkıntılı olan süreç, vatandaşların da bunu böyle algılamasıydı; vatandaş, her zaman düşük faizli kredi bulabileceğini düşünerek yoğun bir borçlanma içine girdi. Tüketim malzemelerine baktığınız zaman, neredeyse orta sınıf bile ithal araçları kullanmaya başladı.Tabii ki bölgede tam da bu oranda değil. Ama bölgede işsizlik çok net olarak hissediliyor. İşler durunca iki şey oluyor burada: Birincisi, işsizlik artıyor; ikincisi, beyin ve sermaye göçüyle birlikte, yeniden batıda iş olanaklarını arayan bir insan kitlesi de oluşmaya başladı. Burada dönem dönem bu süreci rahatlatan unsurlar vardı, 2003’den sonra Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki iş olanakları, sınır ticaretleri.  İhracat rakamlarına bakıldığında, bölgenin neredeyse yüzde 65’e yakınını Suriye ve Irak’la yapılan ticaret oluşturuyordu. Türkiye’nin Suriye politikası, Kürdistan bölgesindeki referandum sonrası Irak politikası bıçak gibi kesildi. Bu, genel anlamda ticaret rakamlarına yansıdı ve aynı zamanda oraya gidip çalışanların, orada inşaat işi yapanların işleri tamamen kesildi. Evet, belki büyük yatırımcılar, büyük sermaye grupları bölgede olmadığı için makro rakamlara yansımayabilir ama sonuçta, özellikle sınır ülkeleriyle yapılan ticaret, bölgenin ticaretini önemli derecede rahatlatıyordu. Şimdi bunlar da kesilince, bölgede insanların finansa ulaşımı da zorlaştı. İmalat sektörü de durma noktasına geldi. 

Bütün bunları üst üste koyduğunuz zaman, bölgedeki krizin çok derin olarak hissedildiğini ifade edebiliriz. Seçimden sonra yeni bir sürece gidileceğine dair bir umutsuzluk da var. Ama toplum şuna inanıyor: Kürt sorunu artık bizim kendi sorunumuz olmaktan çıktı, Ortadoğu politikasının bir parçası haline geldi. Türkiye’de yeni bir çözüm süreciyle bu sorunu çözme olanağı kalmadı, bunu artık herkes görebiliyor. Yeni bir politika oluşması ticareti de aynı şekilde etkileyecektir, geliştirecektir. Onun için bölgede sürekli Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin Suriye politikası -ki bölgede genel algı, Kürt karşıtlığı üzerine oluşan bir politika olarak değerlendirildiği için- bu sorun çözülmediği sürece, bölgenin ekonomisinin gelişme olanağı da yok. İnsanların burada istihdam yaratacak veya dışarıdan gelen bir sermayenin, yatırımcının bu ortamda bölgeye yatırım yapma şansı yok. Buraya yatırım yapacak olan insanlar daha çok bölge insanı. Evet, bölge verimli bir bölge. Mesela, Diyarbakır’da bir tekstil organize sanayi bölgesi açtık. Yatırımcılar, pamuğun ve tekstilin bölgede güçlü olması nedeniyle yatırım yaptılar. Bölgedeki yatırımcıların yarısı kadarı da dışarıdan, İstanbul, Ankara, Bursa’dan da yatırımcılar geldi. Ama gelen yatırımcıların neredeyse tamamı bölge orijinli. Yani bölgede yaşayıp gidip batıda işlerini geliştirmiş insanlar. Evet, kentin ekonomisine faydası var ama halen bölgeye dışarıdan gelen yatırımcı yok. İstediğiniz kadar teşvik yasaları çıkarın, Kürt sorunu böyle devam ettiği sürece, batıdaki yatırımcının bölgeye gelip yatırım yapma olanağı yapma şansı yok. Onun için bölgenin kendi kaynaklarını, işgücünü ve kendi sermayesini değerlendirecek politikaların üretilmesi lazım. Bugün tam da bu yapılamıyor maalesef. 

Biraz önce ifade ettiğim gibi, bölgenin kendine yeterli tarımsal kaynakları, gıda kaynaklarının fazla olmasından kaynaklanan durum nedeniyle bölgede şu an tanzim satış noktaları yok ama piyasada para olmaması, bölge yatırımcısının finansa ulaşamaması, süreç içerisinde işsizlik rakamlarının daha da artacağının endişesini getiriyor.

Pişirici: Kemal Can’la devam edelim. Bir son söz için vaktimiz olacak sanıyorum. Ekonomi sıkışmış, siyaset iyice sıkışmış durumda.

Can: O sıkıştığı için öbürü sıkışıyor zaten.

Pişirici: Geçen hafta bu programda Sedat Bozkurt, Ahmet Davutoğlu’nun bir parti kuracağını, bunun için çalışmalara başladığını söyledi. Eski bakanlardan, DYP döneminin Sağlık Bakanı Rıfat Serdaroğlu, merkez sağı toparlamak amacıyla Çoban Ateşi diye bir hareket başlatmış. Pek çok yerde toplantılar yapmışlar, cumartesi günü de İzmir’de geniş katılımlı bir toplantı düzenliyorlarmış. Hâsılı şunu sormak istiyorum: Bu sıkışmışlık sonucunda merkezde, merkez sağda, merkez solda ya da yelpazenin diğer taraflarında yeni bir siyasi hareket çıkar mı? Böyle bir şey doğar mı? Türkiye’de seçmenin böyle bir talebi var mı?

Can: Dediğin seçenekler ya da arayışlar bir seçenek midir? Bunlar, varsa bir potansiyelle bir ilişki kurabilir mi, başka bir tartışmanın konusu. Biraz önce söylediklerimle bağlayarak devam edeyim: 2007-2013 arasını ve aslında şimdi Gezi Davası’nın başlangıcı olan 2013’ü kendileri için milat olarak koydukları yerde, iktidarın bir hikâye kaybı yaşadığını biliyoruz. Bir savunma alanı onlar için. Bu, başka bir politik operasyonun parçası olsa bile, Başkanlık meselesi Bahçeli’nin sunduğu bir paketle getirilen bir hikâye denemesiydi. ‘’Güçlü Türkiye,’’ 2015’de 400 vekille başlayan arayış, sonrasında 7 Haziran-1 Kasım dönemeci ve referandumla devam eden bir hikâye tazeleme ya da bir ara hikâye.

Nas: Yeni bir hikâye anlattılar.

Can: Tıkanan dizilerde bir yan hikâye ile bir çıkış aranır ve diziye bir sezon daha kazandırılmaya çalışılır ya biraz böyle bir şey. Yeni bir hikâye; ‘’Güçlü Türkiye, uçacağız biz.’’ Ama şimdi,  ‘’uçacağız biz’le, kurulan seçim kampanyaları arasında tuhaf bir ters orantı var. Seçmenine ‘’Size kan ve gözyaşı vaat ediyorum. Biz büyük bir saldırı altındayız. Benim arkamda toplanın’’ demiyorsun. İlk başta ‘’biz uçacağız’’ diyorsun. Ama o ‘’biz uçacağız’’ söyleminin gereğini yapan seçmene, sonraki 2 yılda da ‘’uçamadık çünkü problem çıktı’’ diye anlatıyorsun. Bunun kendisi zaten sorunlu bir şey. Bunun siyasi sonuç vermiyor olması, sorunlu olmadığı anlamına gelmez. Biz siyaseti her zaman sonuçlardan okumaya başlıyoruz. Aslında süreçler ve işleyen dinamikler siyasetin geleceğini kurar. Bazen hiç beklemediğimiz dinamikler, olmadık bir şeyden sonuç üretir. Mesela,  biraz önce bahsettiğimiz ‘’Gezi,’’ kimsenin 1 yıl önce akıl edeceği bir şey değildi. ‘’Sarı Yelekliler,’’ Macron iktidara geldiğinde kimsenin öngörü olarak söyleyeceği bir şey değildi.

Nas: Ki çoğu Macron’un destekçisiydi.

Can: Şimdibu ‘’ara hikâye’’ ya da bir ‘’hikâye tazeleme’’ girişimi çökmüş durumda. AK Parti’nin hikâyesi bitmiş, hikâye tazeleme girişimi de çok erken bir aşamada çökmüş durumda. Çünkü bir beka meselesi üzerinden birlik fikriyle kurmadığın bir Başkanlık Rejimini, bir gelecek vaadi olarak kurduğun şeyi, üzerinden 2 yıl geçtikten sonra, -bir sürü şey kaybedilmiş olarak- korunması talebiyle seçmenin karşısındasın. Burada işaret edebileceğin tek şey, ‘’içerideki ve dışarıdaki düşmanlar.’’ Bir gelecek kurma şansın yok.

Bunun iktisadi tarafına bakınca, evet, Türkiye’nin iktisadi ve toplumsal yapısal problemlerinden kaynaklanan bir siyasi davranış kalıbı var. Nesrin Hanımın söylediği gibi, -hiçbir iş yapmayan, çalışmayan, iş aramayan, bir eğitim kurumunda okumayan- taşınan %40 bir nüfus var. Ama bu taşınanların hepsi blok olarak taşınan değil. Çünkü bu nüfusun bir kısmında da ailelerin kendi içinde taşınanların bir payı var. Yani bu %40’ın hepsi ailece oturanlar değil. Ailede 2 kişinin 10 kişiyi taşıması şeklinde. Ekonomik sıkışma, o aileyi de taşıyan insanları da zorlamaya başlar. O ailenin temel politik refleksini veren, kanaati oluşturan insanları etkilemeye başlar. Bunun hızlı bir siyasi sonuç vermediği ortada. 24 Haziran itibariyle bunun tersini çalıştırabildiği, iktidarın buradaki endişeyi kendi lehine çevirebildiğini gördük. Ama bunun bir sorun oluşmadığını göstermiyor. Çünkü ful bir rasyonalite, büyük bir ahmaklık ya da çok cin fikirli bir gizli ajanda seçmen tarifi veya politik süreçlerin tarifi için kullanılabilir bir argüman değil. Bir toplumu bu şekilde tarif ederek siyasi analiz yapılamaz. Bunun, şu ya da bu nedenle beklenen veya tahmin edilen sonuçları vermemesini tartışabiliriz.

Biraz önce Mehmet Kaya Diyarbakır’daki lokal iktisadi krizden bahsetti; sınır ticareti, Irak ve Suriye politikası sonrası ticaret ilişkilerinin kesilmesi. Onun bir başka versiyonu da inşaat meselesinde yaşanıyor. Şimdi inşaat sektöründe büyük bir daralma yaşanıyor. AK Parti’nin ekonomik hareketlilikte inşaat sektörüne motor bir işlev yüklediğini de biliyoruz. İnşaat işinin önemli taraflarından biri, iktisadi hareketliliği hızlı bir biçimde büyük alanda dolaşıma sokmaya elverişli bir sektör olması. Çok kısa dönemli sonuç alınan bir iş. Bir inşaatın bugünkü teknolojiyle 1 yıl içerisinde realize olması mümkün. TOKİ’lerle, en küçük kasabada bile ihtiyacın çok üzerinde bir betonlaşma ve konut üretimiyle bir ticari hareket yaratıyor.

Nas: Ama aynı hızda da çökertir. Krizde de aynı hız çalışır.

Can: Evet. Dolayısıyla, bölgesel dağılımı ya da elde edilen dış kaynağın bütün toplum kılcallarına pompalanması açısından da inşaat, kritik bir sektördü. Şimdi orada da bir tıkanma var.

Tanzim satışı Anadolu’ya yaymamak ya da Diyarbakır’da olmaması meselesinde çok kritik olan başka bir şey var: AK Parti’yi iktidarda tutan bir başka alan, kabzımalından manavına, pazarcısından, marketçisine kadar, hedefe koyduğu, ‘’hainler’’ diye nitelendirdiği esnaf -büyük marketleri işaret ediyor olabilir ama- sokaktaki ortalama insan için mahalledeki her esnaf…

Nas: Küçük marketler, bakkallar, manavlar.

Can: Evet. Türkiye’nin yarısı, diğer yarısına bir şey satarak geçiniyor. Böyle de bir lokal ekonomi var. Dolayısıyla orada sadece tanzim satışlar açısından değil, kurduğu dil açısından da siyasi bir pozisyon almış durumda.

Pişirici: Mehmet Bey, Aklınızda kalan son bir şey varsa bize söyleyiniz lütfen.

Kaya: Seçimle başlamıştık, ben de o şekilde bitireyim. AK Parti iktidara geldiğinde hem yapısal anlamda hem politik anlamda öne çıkardığı birkaç girişimi vardı. Birincisi, AK Parti, Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme ile ilgili önemli adımlar atmıştı bölgede. Çözüm sürecinin sonuna kadar bölgede sempatiyle oy alan bir partiydi. İkincisi, ekonomide bölgenin açlık sınırından yoksulluk sınırına çıkması için -ki 90’lı yıllarda bölge çok çok kötü durumdaydı- sosyal politikalarıyla hemen her kesime, esnafından işsizine kadar herkese dokundu. Bu konuda da önemli bir mesafe katetti. Üçüncüsü, AK Parti’nin belki de en önemli özelliği ve bölgede neredeyse HDP ile başa baş gitmesini sağlayan temel unsur, güçlü bir tabanının olması ve tabanının da kapı kapı dolaşarak hem muhafazakâr kimlikleriyle, hem de insana dokunan o politikalarıyla AK Parti’ye oy isteyen bir özelliğinin olması. Ama sonuç olarak AK Parti artık bu üç özelliğini kaybetti. Bu özelliklerini kaybeden bir AK Parti’nin, bugün CHP, MHP gibi bir parti konumuna gelmesi, Türkiye’de o şekilde okunmasa bile, bölge AK Parti’yi tam olarak böyle okuyor. Bu üç özelliği kaybettiği için bu yerel seçimde de farklı bir sonuç çıkmayacağını düşünüyorum. 24 Haziran ve 7 Kasım seçimlerinde bu sonuç görüldü.

Pişirici: Mehmet Bey programımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz size.. Son sözü Nesrin Hanıma vereceğim. Ama şu soruyu sorarak sizden son sözünüz alayım. TÜSİAD bu hafta Genel Kurul’unu yaptı. Ayrılan başkan Erol Bilecik yaptığı konuşmasının bir yerinde şunu söyledi: ‘’İnsan sustuklarından da sorumludur.’’

Nas: Doğru. İnsan sustuklarından da sorumlu. TÜSİAD çok sustu. Çok uzun süre sustu. Kemal’in de bahsettiği o inşaatın asansör etkisi var ya, herkesi o asansöre bindirip yukarı doğru çıkarma etkisi, mevcut işadamını da, sanayide zorlanarak kazandığı şeyi rantlarla daha büyük kazançlara doğru taşıması, yoksulu oradan alıp biraz daha alt orta gelir grubuna doğru taşıması, orta gelirliyi biraz daha yukarı taşıması, herkesi bir şekilde büyüledi. Tek kaynaklı kalkınma modeline dayanan ülkelerin hepsinde temel sorundur bu. Petrolü olan ülkeler de aynı sorundan muzdariptir. Bu, hem sizin diğer kaynaklarınızı da bir kara delik gibi yok eder. Hem de sanayinizi ürününüzü çeşitlendirmenizin önüne çok büyük bir engel olur. Türkiye de bunun sıkıntısını yaşıyor. 2002’den sonra iktidara gelen AK Parti, elde avuçta ne varsa her şeyi özelleştirdi. Bugün tarımda yaşadığımız en önemli problemlerden biri, -mesela 2 gübre fabrikası özelleştirildi- her şeyin özelleştirilmesi, her şeyin satılması. Yap-işlet modelleri devreye girdi. Ama sonuçta geldiğimiz yer 2002’nin de gerisinde. Çünkü ilk başta ucuz ve kolay gibi görünen önlemlerle yürümenin, o önlemleri cazip göstererek yarattığınız algıyla -‘’Ekonomiyi büyütüyorum, Türkiye’yi güçlü bir ülke yapıyorum, dünyanın lideri yapıyorum’’ algısıyla- ortaya koyduğunuz model sonunda elinizde patlıyor. Son hikaye olarak da beka sorununa sıkı sıkı sarılmak zorunda kalıyorsunuz.

Burada TÜSİAD’ın söylediği şeyin altını tekrar çizmek lazım: Sustuklarından da sorumlular. Bunu her yerde tekrarlıyorum: Türkiye, 1 Nisan’dan sonra IMF’li ya da IMF’siz, bir şekilde ekonomide çok ciddi önlemler almak zorunda kalacak. Çünkü artık kimseyi besleyecek temel kaynaklarımız elimizde yok. Çok ciddi bir yoksulluk yaşayacağız. Çünkü eskiden elimizde olan tarımımız da kalmadı artık. 2002’den bugüne kadar, 2 milyon 7 bin kişi tarımın dışına çıkmış, artık üretmiyor. Mesela, Antalya’da bir domatesi üreticiden 0 TL’ye alsanız, İstanbul’da hale girene kadar maliyeti 2,6TL’dir. Sizin kurduğunuz ekonomi, ulaşım, planlama, tedarik zinciri böyle maliyetli ve pahalı bir şeydir. Bunun altından kalkamazsınız. Bunun için de, bir yandan ciddi ekonomik önlemler, kurallı, düzenli şeffaf, hesap verebilir bir ekonomi, diğer yandan, mutlaka ve mutlaka demokratik bir hukuk devleti ayağınızı basmanız gerekiyor. Bugün bunun önlemini anlamadık. Ama hukuk, özgürlük doğrudan doğruya sizin ekmeğinizle, aşınızla ilgilidir. Karnınızın tok, sırtınızın pek olması için önce oradan başlamak gerekiyor.

Pişirici: Nesrin Nas çok teşekkür ederim. Kemal Can çok teşekkür ederim katıldığınız için. 178. Açık Oturumda Nesrin Nas, Kemal Can ve Mehmet Kaya ile yerel seçime doğru Türkiye’nin siyasi manzarasını değerlendirmeye çalıştık. Umarım, her zaman olduğu gibi izleyiciler için zihin açıcı olabilmişizdir. İyi akşamlar. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar