Yanlış soru: Erdoğan ne yapacak?

31 Mart yerel seçimlerinin ardından ilk akla gelen soru “Erdoğan ne yapacak?” oluyor. Halbuki soru “Erdoğan ne yapabilir?”, hatta “Erdoğan bir şey yapabilir mi?” olmalı…

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Burada seçim sonrasında benden en çok bu Pelikan meselesi ve hükümete yakın medyada yazılıp çizilenler hakkındaki görüşlerimi merak ettiğini biliyorum izleyicilerin. Ama bunların çok kıymet-i harbiyesi olduğu kanısında değilim. Bir panik hali var, bir telaş hali var. Ve belki de bunların büyük kısmı bir merkezden talimatlarla olan tepkiler değil. Herkes iktidarın ellerinden gittiğinin paniği ile, endişesi ile –ki haklılar–, kurtarmaya çalışıyorlar ya da zararı en aza indirmeye çalışıyorlar. Bunun paniği.

Şunu bir kere kabul etmemiz gerekiyor ki kendi içlerinde de kabul edenler artık var: Bugün medyanın ezici bir çoğunluğunu Erdoğan denetliyor. Ona bağlı olarak çalışıyor ve medyanın ezici bir çoğunluğunun kamuoyu oluşturabilmede, insanların görüşlerini şekillendirmede, hatta değiştirebilmede hiçbir fonksiyonu olduğunu sanmıyorum. Böyle bir şey duymadım. Yani hükümete yakın herhangi bir televizyon kanalını –ki bunlara CNN Türk’ü, NTV’yi, Habertürk’ü de ekleyebiliriz– izleyerek ya da gazeteleri okuyarak ya da bir köşe yazarını okuyarak, diyelim ki İmamoğlu yerine Binali Yıldırım’a oy veren insan olmamıştır. Ama tam tersine, buraları okuyup Binali Yıldırım’a oy vermeyi düşünürken sandığa gitmemeyi ya da hatta Ekrem İmamoğlu’na oy vermeyi düşünenler olmuştur.

Bu silahın, medyayı bu kadar güçlü bir şekilde kontrol ediyor olmanın elinde patlayan bir silah olduğunu değişik vesilelerle dile getirdim, hâlâ aynı şekilde ısrarlıyım. Dolayısıyla bu İstanbul seçimleri için yapılan iddiaların, gazetelerin, sosyal medyada yapılan yayınların bir kıymet-i harbiyesi olduğunu sanmıyorum. Zaman kazanmaya yönelik hamleler. Bu zamanın neden kazanılmak istendiği de mâlum. Şimdi burada esas bugün konuşmak istediğim husus, başlığa çıkarttığım soru: “Erdoğan ne yapacak?” sorusu. Bugün Washington Post‘un başyazısında, yani gazetenin imzasıyla çıkan Türkiye ile ilgili yazıda bu soruluyor. Seçmen böyle dedi, Erdoğan ne cevap verecek?

Bu soru bence artık doğru bir soru değil. Bunun çok fazla anlamı yok. Erdoğan’a ne yapacağı merak edilen bir güç, otorite sahibi birisi olarak, bir siyasetçi olarak bakma devrini geride bıraktığımızı düşünüyorum. Onun yerine sorulacak soru belki, “Erdoğan ne yapabilir?” olur, hatta –çok daha sert olacak biliyorum ama– “Bir şey yapabilir mi?” olur. Neden böyle diyorum? Çünkü Erdoğan bir şey yapsaydı seçimden önce yapardı. Seçimin öncesinde Cuma ve Cumartesi günü belki 20’ye yakın miting yaptı İstanbul’da. Belli ki İstanbul’un gitmekte olduğu, kaybedilmekte olduğunu görüyordu. Ama yaptığı şeylerle durumu değiştiremedi. Kimilerinin iddiasına göre o mitingler sayesinde Binali Yıldırım oylarını biraz artırdı. Bana göre –elimde bir ölçüm yok ama–, benim akıl yürütmeme göre, tam tersine bu panik hali, son iki güne yansıyan panik hali insanların sandığa gidip AKP’ye oy verip vermemekte, Binali Yıldırım’a oy verip vermemekte tereddütte olan insanların tereddütlerini Binali Yıldırım aleyhine bence bozmuştur.

Çünkü buradaki sorun Binali Yıldırım’ın şahsı değil. Genel olarak sorun şu, ısrarla vurguladığım, neredeyse 3-4 yıldır olacak diyelim, referandum öncesi eski yayınlara baktım, referandum öncesi yapmışım mesela “Reişçiliğin krizi” yayınını, ardından sürekli devam eden bir dile getirdiğim bir görüşüm var. Bu kriz her geçen gün derinleşiyor ve AKP’nin oylarının bu şekilde gerilemesinin, Erdoğan oylarının bu şekilde gerilemesinin nedeni de artık ona oy veren, onu desteklemiş olan kesimlerin de bu krizi görüyor olması. Hele bunun üzerine bir de ekonomik kriz eklenince iyice görüyor olmaları ve burada kendilerine artık bir gelecek görmemeleri. Yani Erdoğan’ın ve AKP’nin kaybettiği düşüncesiyle kendilerini çekmeye başlıyorlar. Dolayısıyla Erdoğan’ın son günlerde İstanbul’da bu artırdığı mitingler, Erdoğan’ın kazandığı değil de kaybettiği düşüncesinin ve bunun endişesiyle bu kadar insanüstü bir çaba ile bu mitingleri yaptığı düşüncesinin doğmasına neden oldu. Ve bence kayışı, AKP’den uzaklaşmayı, özellikle büyükşehirlerde hızlandırdı.

Peki Erdoğan ne yapabilir? Bir şey yapabilir mi? Elinde çok fazla koz olduğunu sanmıyorum. Tabii ki devleti tek başına kontrol ediyor. Bütün kurumlar, emniyet, ordu, istihbarat teşkilatı, bütün bürokrasi denetiminde. Medya hakikaten onun karşısında sıraya dizilmiş durumda. Ama bunların hiçbirisi İstanbul’u kaybetmesini, Ankara’yı kaybetmesini, Antalya’yı kaybetmesini ya da ortağı MHP’nin Adana’yı ve Mersin’i kaybetmesini engelleyemedi. Ve bu 31 Mart gecesi aslında kaybın, yenilginin ilk görünür ilanlarından oldu.

Aslında ilk değil. İlk ilan 7 Haziran seçimiydi. Ama Erdoğan orada müdahale ederek akışı değiştirmişti Kasım’la beraber. Şu anda Erdoğan’ın bence yapabileceği çok fazla bir şey yok. Genellikle şöyle söyleniyor, Türkiye’nin önünde iki seçenek olduğu söyleniyor. Bir, Erdoğan’ın daha da otoriterleşmesi, birinci şık bu. Yani daha da agresif olması, baskı politikalarını artırması, belediyelerin ellerini yine bağlaması, hatta kayyum ataması bazı yerlere — ki Ankara’da Mansur Yavaş’a seçim öncesi yönelik birtakım sözleri de vardı. Birincisi, otoriterleşmenin artması. Bir diğeri de normalizasyon, yani normalleşme. İki seçenek olduğu düşünülüyor, daha çok bu telaffuz ediliyor. Ve burada da karar mercii olarak Erdoğan görülüyor. Ben böyle olduğu kanısında değilim.

Seçenek iki olabilir, aslında ikiden de fazla. Çünkü her seçeneğin kendi içinde farklı farklı alt seçenekleri de var. Ama kabaca daha sertleşme ve normalleşme olduğu muhakkak. Ama buradaki esas aktörün Erdoğan olduğu kanısında değilim. Tabii ki Erdoğan aktörlerden önemli birisi. Ama artık mesela 1 Haziran’da olduğu gibi, Haziran seçimi sonrasında olduğu gibi MHP’nin, Bahçeli’nin desteğini alarak, sadece onun desteğini alarak ve devletin bazı kurumlarının desteğini alarak bütün sürece müdahale edebilecek bir Erdoğan yok. Şu anda Devlet Bahçeli’nin desteği, MHP’nin desteği zaten var. Devletin bütün kurumları bu yenilginin engellenmesi için çalıştı ve çalışmaya devam ediyor; ama kriz ile baş edilemiyor.

Peki nasıl bir gelecek söz konusu? Bana göre artık Türkiye’de Erdoğan’ın öncelikle yapması beklenen, yapabileceği tek şey –yapmaz herhalde, ama önündeki tek seçenek bence– Erdoğan’ın artık iktidarını paylaşmayı kabul etmesi. Bunun iki, hatta üç kapsamı var. 1) Kendi hareketi içerisinde tekrar bir kolektifleşmeye gitmek; yani AKP içerisinde, AKP’nin yeniden yapılanması ve AKP’de bir tür yine Erdoğan’ın lider olduğu ama bir kolektif liderliğin inşası — ki bunun çok mümkün olduğunu sanmıyorum; ama bu şart. Şart ama olacağını düşünmüyorum. 2) İktidar paylaşımını diğer siyasî aktörlerle, rakip siyasî aktörlerle de bir ölçüde yapması, onlarla belli konularda bir mutabakat içerisinde olması. Bu noktada ilk akla gelen CHP, ama tabii ki HDP, bir ölçüde İYİ Parti. MHP ile zaten var olan bir ittifak var. Ama bu ittifakın, bu koalisyonun geldiği yer burası, 31 Mart gecesi. Bu birlikteliğin Türkiye’yi ve Erdoğan’ın iktidarını bunun ötesine taşıyabilecek bir gücü yok. Dolayısıyla Bahçeli ile koalisyon yine sürdürebilir, ama iktidarı Bahçeli ile paylaşmak –ki ona da ne kadar paylaşma denebilir bilmiyorum– ama bununla sınırlı bir paylaşımla bu iş olabilecek bir şey değil. Birilerini muhakkak katması gerekiyor. Bir mutabakatın oluşması gerekiyor.

Bu anlamda 7 Haziran gecesine belki dönmek gerekiyor. O dönemde Davutoğlu’nun da destek verdiğini sezdiğimiz bir AKP-CHP birlikte bir hükümet kurma perspektifi vardı. Ama sonra Erdoğan bunu Bahçeli’nin de yardımıyla engelledi. Neler yaşadığımızı biliyoruz. Bu ikinci bir şey. Tabii burada şöyle bir husus var: İktidarı paylaşmak diyorsunuz, neyi paylaşacaksınız? Bugün diyelim ki Erdoğan dedi ki CHP’lilere ve hatta HDP’lilere ve hatta İYİ Parti’ye: “Tamam ben hepinizle iyi geçineceğim ve sizden kabineye bakan alacağım”. Bunun ne anlamı olabilir? Hiçbir anlamı olmaz. Çünkü kabine diye bir şey var, ama yok. Bakanların belli bir gücü var, ama yok. Diyelim ki onun ötesinde: “Cumhurbaşkanı Yardımcısı atayacağım” dedi. Onların da nereye kadar ne anlamı olacak?

Dolayısıyla burada önemli olan husus iktidar paylaşımının zeminini oluşturmak. Bu zemin de bence şu anda Erdoğan’ın Türkiye’ye dayattığı, Bahçeli’nin katkısıyla dayattığı sistem ile iktidar paylaşımı mümkün değil. Örneğin şöyle deniyor: Bu seçimin ardından kimileri erken seçim beklentisi içine girdi. Diyelim ki erken seçim. Normal şartlarda Türkiye parlamenter sistemle yönetiliyor olsaydı, bu yerel seçim bir erken seçimi doğurabilirdi ve girilecek olan genel seçimlerde meclis aritmetiği pekâlâ değişebilirdi. Ama şu anda neyin erken seçimini yapacaksınız? Zaten Parlamento’nun bir fonksiyonu yok. Diyelim ki erken seçime gidildi ve AKP Meclis’te azınlık durumuna düştü. Ne anlamı olacak? Nereye kadar Erdoğan’ın inşa ettiği bu başkanlık sistemini denetleyecek? Dolayısıyla iktidarını paylaşmak istese dahi, bir ölçüde başkalarıyla paylaşmak isterse dahi bunun zemini yok. Bunun zeminini oluşturmak için belki bir geçiş koalisyonu söz konusu olabilir. Bunlar da zor şeyler. Daha sonra bunları herhalde uzun uzun tartışıyor olacağız.

Üçüncü bir paylaşım da tabii ki Türkiye’de tekrar yasama, yargı, yürütme, erkler ayrılığının yeniden tesisi gerekiyor. Şu anda Türkiye’de bütün iktidarlar, erkler tek bir yerde toplanmış durumda. Bağımsız yargı yok. Yasama organı büyük ölçüde fonksiyonsuzlaştırılmış durumda. Bir yürütme var, yürütme de aslında bir kişi. Bundan ibaret bir ülkeye dönüştü Türkiye. Tekrar bir bağımsız yargının oluşması gerekiyor. Bu da çok ciddi bir yeniden yapılanmayı ve inşa edilen yeni rejimden çıkmayı gerektiriyor. Bunlar olacak şeyler değil, Erdoğan’ın kabul edeceği şeyler değil.

Ama tekrar o zaman başa dönüyoruz. Erdoğan artık ülkenin yegâne siyasî aktörü değil. Kim rakipleri? Kılıçdaroğlu mu, Ekrem İmamoğlu mu, Mansur Yavaş mı, bilmiyorum. Belki onların her birinin teker teker siyasî gücü Erdoğan kadar olmayabilir; ama şunu görüyoruz ki Erdoğan ve onun temsil ettiği hareket, liderliğini yaptığı hareket ve iktidar artık kaybetmiş durumda. Ve kendini değiştirmeden ve yenilginin gereği olarak başkalarına iktidar alanı açmadan sürdürebilmesi mümkün değil. Sürdürebilmesinin tek yolu sertleşme olarak gözükebilir; tekrar oraya döndüğümüzde otoriterliğin daha da artırılması olarak karşımıza çıkabilir. Tamam, olabilir. Ama onunla nereye kadar gidilir?

Zaten Türkiye kendi doğasına aykırı bir şekilde olağanüstü ölçüde sertleşmiş bir kutuplaşmayla, devletin baskıcı politikalarıyla, yargı bağımsızlığının tamamen iptal edilmesi ile, basın ve ifade özgürlüğünün büyük ölçüde, alabildiğine sınırlandırılması ile zaten Türkiye küçülebileceği kadar küçülmüş. Bunun ötesine ne olur? En fazla hapisteki insan sayısı artar, dokunulmazlığı kalkan milletvekili sayısı artar vs. vs.. Ama bununla Türkiye hiç bir yere gidemez. Çünkü Türkiye’nin çok ciddi bir ekonomik krizi var. Seçim nedeniyle bu ekonomik krizi olabildiğince ötelemeye çalıştı siyasî iktidar. Ve seçim sonrasında o acı ilaçlar hazırlanmıştı. Ama şu haliyle kaybetmiş, yenik çıkmış bir iktidarın otoriterleşmeyi daha da artırarak Türkiye’deki ekonomik sorunları çözebilmesinin bence hiçbir imkânı yok ve bunu kendileri de herhalde çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla tam bir tıkanma hali var.

Dolayısıyla Erdoğan’ın ne yapacağından ziyade, ne yapabileceği, bir şey yapıp yapamayacağı sorusunu sormamız gerekiyor. Ve burada artık öncelikle şunu söylemek gerekiyor bence: Erdoğan’ın artık birilerini dinlemeye ihtiyacı var. Ne söyleyeceğinden öteye, birilerini dinlemeye ihtiyacı var. Belki de ekibini değiştirmesi gerekecek. Şu haliyle baktığımız zaman, başta ekonomi olmak üzere ve Türkiye’nin özgür, demokratik, insan haklarına saygılı bir ülke olmasının kendi lehine olduğunu da kabul etmesine ihtiyacı var.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Erdoğan’ın en güçlü olduğu zamanlar, Türkiye’nin demokratik açıdan en iyi durumda olduğu zamanlardı. Ne zaman ki Türkiye’de demokrasi, temel hak ve özgürlükler alabildiğine kısıtlandı, dışarıdan Erdoğan güçleniyor olarak algılandı, ama onun en zayıf anlarıydı o anlar. Eğer otoriterleşmeyi sürdürürse bu zayıflık daha da artacak ve kontrolü bence büyük ölçüde kaybedecek. Zaten şimdiden görüyoruz. Küçük küçük gemiyi terk eden ya da treni terk edenleri görüyoruz. Onların her birinin ayrı ayrı komik hikâyeleri var, hiçbirisi takdir edilecek hikâyeler değil. Ama onlara baktığımız zaman anlıyoruz ki zaten bu olay artık o çevrede de anlaşılmış durumda. Dolayısıyla o giderek azalacak destekçilerine güvenerek iktidarını, gücünü koruma ve bu uğurda gerekirse daha da sertleşmeyi düşünme seçeneğinin de ne kendisine ne de Türkiye’ye hiçbir hayrı olacağını sanmıyorum. Bu noktada Türkiye’nin bu seçimde kendini göstermiş olan tüm siyasî güçlerinin bir şekilde Türkiye’nin yönetimine, onun mekanizmaları oluşturularak dahil edilmesi gerekiyor.

Bunun içerisine öncelikle tabii ki ana muhalefet partisi olduğu ve bu seçimde önemli büyükşehirleri kazandığı için CHP, aynı zamanda belli bir oy oranını koruduğu için İYİ Parti, ama en önemlisi gerçekten sadece güneydoğudaki değil ama özellikle batıda büyükşehirlerdeki seçimin kaderini birinci derecede belirlemiş olduğu için de HDP, bir temsiliyet gücü olduğu için de HDP ve bir anlamda her şeye rağmen varlığını sürdürebilen bir Saadet Partisi var. Bunların hepsinin bir şekilde artık devlet katında “terörist yardakçıları” vs. olarak değil, Türkiye’nin meşru siyasî sivil güçleri olarak görülüp onlarla beraber bir diyalog ortamının tesisine ihtiyacı var. Bu Türkiye’nin ihtiyacı; ama aynı zamanda Erdoğan’ın ihtiyacı. Erdoğan artık kendisini sadece Bahçeli ile ve MHP ile sınırlarsa, bunun ne Türkiye’ye ne de kendisine çok fazla hayrı olacağı kanısında değilim.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Türkiye’nin önünde iki seçenek var. Tek aktörlü olarak devam edip iyice her türlü siyasî, ekonomik krizin iyice dibine kadar gitmek, ya da aktörleri çoğaltmak ve çoğulcu bir yapıyı olabildiğince hızlı bir şekilde bunun mekanizmalarını inşa ederek kurabilmek. 31 Mart bize bu imkânı verdi. Ve şunu özellikle vurgulamak istiyorum: 31 Mart’ta birçok aktör önemli rol oynadı; HDP’nin tercihi, stratejik tercihi çok önemliydi — bunu muhakkak herkesin kabul etmesi lâzım. Kılıçdaroğlu’nun seçtiği adaylar, bu çok önemliydi. Ama burada seçimin kaderini İstanbul’da Ankara’da en çok belirleyen unsur bence gönülleri hâlâ bir şekilde AKP’de ve MHP’de olmakla beraber İstanbul’da, Ankara’da, Adana’da, Mersin’de, Antalya’da Cumhur İttifakı’nın adayları yerine diğer ittifakın, Millet İttifakı’nın adaylarına oy veren ya da sandığa gitmeyen seçmenlerdi. Bu seçimin kaderini onlar belirledi. Ve bu da bize Türkiye’de parti bağlılığının, ideolojik bağlılığın bir yere kadar olduğunu, ama ideolojik bağlılığa sahip olan, siyasî bağlılığa sahip olan insanların aynı zamanda rasyonel düşünebildiklerini bize gösterdi. İyi ki de gösterdi. O rasyonalite olmasaydı Türkiye bence çok daha kötü yerlere doğru gidebilirdi.

31 Mart, tıpkı 7 Haziran’ın Türkiye’ye sunduğu gibi bir imkân sundu. Türkiye’nin yeniden çoğulcu, demokratik bir yapıya, temel hak ve özgürlüklere saygılı, hukuk devletini tesis etmiş bir ülkeye dönüşme imkânı için bir kapı araladı, çok geniş bir kapı araladı. Tahmin ediyorum bu kapıdan gideceğiz. Bu anlamda iyimserim. Kolay olmayacağının farkındayım, ama iyimserim. Burada yalnız esas olarak yapılması gereken, bence çok aktörlülüğün; tek belirleyenli bir siyasî hayat değil, çok sayıda faktörün ve aktörün olduğu bir siyasî hayatın içerisine girdiğimiz gerçeğini herkesin, özellikle de muhalefettekilerin görmesi lâzım. Çünkü hâlâ kendini muhalefette gören insanlar kendilerini hâlâ iktidar yanlısı medyaya vs.’ye, onların sözcülerine ve Erdoğan’a göre ayarlamaya çalışıyorlar. Halbuki buna ihtiyaçları yok. Bu seçimde İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i, Antalya’yı, Adana’yı, Mersin’i kazanan adaylar başkasına bakarak değil kendi önüne bakarak, ileriye bakarak siyaset yapmanın bir sonucu olabildiğini gösterdiler.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar