Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (39): Bayramda “siyaset havası”

Kemal Can bu haftaki 5 Soru 10 Cevap’ta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayları Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım’ın Ramazan Bayramı boyunca yaptıkları İstanbul dışı ziyaretleri değerlendirdi.


Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar.

Sertleşmenin başka versiyonlarını izlediğimiz bir bayram süreci yaşadık. Başlığı da, siyasette bayram havası diyemediğimiz için bayramda siyaset havası dedik. Kronolojik bir soru sırasıyla gidelim.

Pontus tartışmaları yeniden gerilim stratejisine dönülmesi mi demek?

Bilindiği gibi seçim kampanyası başlarken, iktidarın stratejisini değiştireceği, sertlik dozunu düşüreceği yolunda çok sayıda işaret ve kulis bilgisi ortalığa yayılmıştı. “Türkiye ittifakı” lafı, nispeten  eleştirel olduğu bilinen isimlerin Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu’na alınarak bir tür vitrin değişikliği işareti verilmesi, yargı reformu, Erdoğan’ın 39 mitingle çok yoğun bir kampanya yapacağını söylemiş olmasına rağmen henüz alana çıkmamış olması ve çıkmayabileceği yolundaki haberler,  kendi seçmeninde de rahatsızlık yaratan 31 Mart stratejisinin terk edileceği, düşmanlaştırıcı, ötekileştirici, muhalefeti konsolide eden söylemlerden kaçınılacağı yolunda bir intiba yaratmıştı. Binali Yıldırım daha önde olduğu ve daha onun kampanyası havasında yürüyen bir süreç başlamıştı. Ama kısa sürede bunun çok bütünlüklü bir strateji olmadığı ya da bu konudaki mutabakatın çok sağlam olmadığı ortaya çıktı. Bunun en çarpıcı örneği de, önce sosyal medyada ve iktidara yakın medyada başlayan ama daha sonra AKP’nin resmi sözcülerinin de kullandığı bu Pontus meselesi oldu. İmamoğlu’nun Trabzonlu olması üzerinden kurulan bir gerilim. Bu gerilim stratejisini 31 Mart’tan farklılaştıran en önemli nokta, kişiselleştirilmiş bir sertlik politikasının uygulanması. 31 Mart’tan önce neredeyse muhalefetin tamamı düşman olarak tarif ediliyordu. Kürtler, Aleviler laikler, Kemalistler. Zamlara neden olan pazarcı esnafı da vatan haini ilan ediliyordu, İmamoğlu’na oy veren Kürt seçmen de,  Kürt seçmenin oyunu kabul eden  CHP seçmeni de suçlanıyordu. Dolayısıyla, kampanya böyle bir toplam sertlik ve saldırganlık halinde yürüyordu. Bunun büyük bir reaksiyon yarattığı ve beklenen sonucu vermediği, beka davasının iktidar seçmenini motive etmediği, muhalefet seçmenini konsolide ettiği görüldü.

Şimdi sertlikten vazgeçilmesinin değil ama sertliğin biçiminin değiştiği bir tablo izliyoruz. Burada düşmanlaştırılan figürün -hedefi daraltmak için- bir kişiye indirgendiğini görüyoruz. Bütün suçlamalar, saldırılar, kışkırtmalar bir kişi üzerine, İmamoğlu üzerine yoğunlaşıyor. Burada iki tane önemli faktör var. Birincisi; elbette İmamoğlu’nun kişisel olarak 31 Mart’ta yarattığı etkiyi kırmak. Çünkü kişisel olarak bir fark yaratan aktörü saldırı hedefi haline getirerek itibarsızlaştırmak ya da ilerlemesini durdurmak. İkincisi de, muhalefetteki herkesi suçlamanın hatta bazen hakaret seviyesinde saldırarak karşıya almanın yarattığı alerjiden kaçınmak. Bütün herkesi suçlamanın öznesi halinden çıkartarak muhalefetteki konsolidasyonu kırmak. Bu iki amaçla sertliğin biçiminde bir değişiklik yapıldığını gördük. Burada bir başka faktör; Yıldırım önde Erdoğan çok geride ama bunu sertlik açısından dengeleyen bir Süleyman Soylu var. Soylu, bu sertleşme politikasında doğrudan İmamoğlu’nu hedef an belirleyici aktörü. Hem açıklamaları hem de uygulamalarıyla. Bu farklı sertleşme yönteminin sonuçlarını 23 Haziran’da göreceğiz. Ama sertleşmekten vazgeçmek değil sertleşmenin niteliğinin değişmesinden bahsetmek daha doğru. Bu anlamda da kimi zaman değil siyasi etik, ortalama ahlak sınırlarını bile zorlayan içerikler dolaşıma giriyor, bunu da işaret etmek lazım.

İmamoğlu’nun Karadeniz, Yıldırım’ın Diyarbakır gezileri ne gösteriyor?

İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi hem o miting görüntülerinden yansıyan ilgi hem de o sırada Pontus tartışmasının en sıcak zamanında cereyan etmesi itibarıyla önemliydi. İktidarın direndiği son kıyı olan Karadeniz’de de, iktidar seçmeninde İmamoğlu’nu da hedef alarak devam eden tartışmaların bir reaksiyon yarattığını, seçmenin buna bir karşılık verdiğini gördük. Mitinglerden siyasi tablo ölçmek çok sakıncalı bunu 24 Haziran seçimlerinde de çok net görmüştük. Muharrem İnce de etkili mitingler yapabilmişti ama mitingler kendi başına sonucu göstermeye yetmiyor. Trabzon’da İmamoğlu’nun tam da bu tartışmaların göbeğinde öyle bir ilgi görmesi -izleyen meslektaşlarımızın gözlemlerinden anladığımız kadarıyla, oradaki seçmenin çoğu da aslında klasik muhalefet seçmeni değilmiş- önemli. Çünkü, iktidarın son direndiği kıyıda da erimenin devam ediyor olması çok önemli bir gösterge olabilir. 31 Mart’ta kısmen Karadeniz’de muhalefet önemli belediyeler kazanmadı ama sayısal olarak daha etkili olmaya başladığının işaretlerini vermişti. Bu trendin devam edip etmemesi çok önemli. Dolayısıyla iktidarı bu ciddi biçimde zora sokabilir.

Binali Yıldırım’ın Diyarbakır gezisi… Orada elindeki kağıttan Kürtçe bir mesaj okuması, Kürdistan lafını kullanması, Kürt seçmene dönük daha yumuşak ve iyimser mesajlar vermesi, oradaki küskünleri rahatlatmaya çalışması ne anlam ifade eder? Şunu peşin olarak söylemek lazım; bu tür kimlik kalabalıkları, adayların seçim dönemine ilişkin söylediklerine değil, o adayın temsil ettiği siyasi çizginin karar vericilerinin temel politik değişimlerine bakarak tavır oluşturuyorlar. Yıldırım çok ileriye de gitse, insanlar asıl olarak bu iktidarın bir çizgi değişikliği yapıp yapmayacağına bakacaklar. Yani Erdoğan’ın ne söylediğine bakacaklar. Ya da Bahçeli ve Soylu gibi aktörlerin ne söylemeye devam ettiklerine bakacaklar. Bir adayın herkes tarafından da gayet net anlaşıldığı üzere seçime ilişkin, daha sevimli olmayı amaçlı sözleri çok güçlü değişiklikler yaratmaz seçmende. Belki bu konuda şu ya da bu nedenle karar değiştirecek insanlara bahane sunabilir, Yıldırım için İstanbul’da Kürtlerden oy istemek için gezen AKP’li ekiplere argüman sağlar. Ama bu seçmenin kararını değiştirmeye yeter mi? Çok emin değilim. Şimdiye kadar da, bu tür temel meselelerde seçmen kararları seçim vaatleri üzerinden değil politik çizginin olası yönüne göre belirlendi. Bu konuda bir değişiklik olacağı kanaatinde değilim.

İki adayın televizyonda tartışması meselesi neden bu kadar zorlaştı?

Birincisi, iktidar televizyon tartışması meselesini bir politik malzemeye dönüştürmeyi denedi. Adaylar neden birlikte TV’ye çıkmıyor meselesi bu seçimde de gündeme geldi. Hatta Yıldırım dolaylı olarak izin alması gerektiği biçiminde yorumlanan bir çıkış yapmıştı. Ama daha sonra bunun ters teptiği ya da bütün medyayı kontrol eden iktidarın bundan bir avantaj sağlayamadığı ve dolayısıyla bu ortak zeminde karşılaşmayı bir politik avantaja çevirmenin mümkün olabileceği yolunda bir görüş oluştu. Binali Yıldırım öne çıkarak önce İstanbul’u konuşalım dedi, sonra TRT’nin bir bunun için uygun olduğu söylendi. Sonra şaşırtıcı biçimde Uğur Dündar ismini ortaya attı. Tartışma dallanıp budaklandı. Sonuçta da geçtiğimiz gün Uğur Dündar gördüğü riskler nedeniyle ya da kendisini rahatsız eden gelişmeler nedeniyle bu moderatörlüğü yapmayacağını açıkladı.  Peki neden Uğur Dündar seçilmişti? Birincisi, Uğur Dündar’ın bir kesimin güçlü ve itibarlı aktörü iken diğer kesim için medyadaki karşıt unsur ya da öteki olarak etiketli. Bunun bir açıdan alerji nesnesine dönüştürülebileceği yolunda yoğun yorumlar yapıldı. Yani 31 Mart’ta İmamoğlu’na iktidar yakın medyanın yaptığı muamelenin tersini yapabilir miyiz? Acaba karşıt bir ismi koyarak, sorduğu veya sormadığı sorularla tartışmayı bir mağduriyet eksenine çekmek, böylece de kendi seçmeninde bir konsolidasyon yaratma arayışı olabileceği yolunda yorumlar yapıldı.

Bu mümkün olabilir. Böyle hesap yapmış olmaları da çok şaşırtıcı olmaz. Ancak sahiden böyle bir etki yaratılıp yaratılamayacağını kestirmek hemen hemen imkansız. Yani nasıl cereyan edeceği ya da o cereyan edecek şeyin istenen, hesaplanan sonucu verip vermeyeceği başka değişkenlere bağlı. Ama işin daha başından bu tür hesapların, taktik manevra aklının çok belirleyici olduğu hissi, zaten var olan güvensizliği tetikledi. Daha yapılmamış tartışma çeşitli tarafların kullandığı bir malzemeye dönüştü. Şu anda gelinen nokta, bugün bununla ilgili karar verilecek.  Zaten olayın biraz tuhaf cereyan edişi bu karar sürecinden de belli. Çünkü bu tür tartışmalar için medya organları teklif götürür ve asıl olarak onların hazırlaması  gereken bir şeydir. Ama iş birden bire partilerin organize ettiği, medyanın araç olarak kullanıldığı ve hatta moderatörlerin de araç olarak kullanılmaya niyet edildiği bir şeye dönüştü. Dolayısıyla, işin kuruluşunda bir saçmalık var. Neden partiler bunu organize ediyorlar meselesi kendi başına bir sorun.  Hem medyanın hem de siyasetin içinde bulunduğu durum açısından.

İktidarın aşırı eklektik stratejisi seçmenleri ikna etmeye yeter mi?

Açıkçası iktidar muhalefet bloğundan oy alma hesabıyla hareket etmiyor. Büyük motivasyon ve çaba, oy vermemiş kendi seçmenini ya da küskün kesimleri yeniden ikna etmek.  Mümkünse de, ders olsun diye İmamoğlu’na oy vermiş olanları caydırmak veya onların motivasyonunu kırmak.  Ama kendi seçmenine yönelik stratejide bir standart olmadığı gibi, bu seçmen de tek tip değil. Kürt seçmenin başka tür bir rahatsızlığı var, ekonomik krizin yarattığı etkiler farklı kesimlerde farklı sonuçlar doğuruyor, sertleşme dili başka bir alerji yaratıyor, Bahçeli ve MHP çizgisinin belirleyiciliği klasik AKP seçmeninde farklı rahatsızlık yaratıyor. Çok sayıda değişken aynı anda devrede ve her biri için de yapılacak farklı farklı şeyler var. Ve bunların çoğu da birbiriyle çelişir durumda. Mesela Yıldırım Diyarbakır gezisinde bir şeyler söylüyor – buna şu anda Bahçeli çok sert reaksiyon vermiyor ama- AKP’ye yeterince güvenmeyip tam desteğini vermeyen MHP seçmeni açısından bir takım soru işaretleri yaratıyor. Dolayısıyla akıl çelme hamleleri aynı zamanda başka tarafta kafa karıştırma sonucu doğurabiliyor. Bu karmakarışık kampanyanın ne kadar seçmenin aklını çeleceği ne kadarının kafasını karıştıracağı belirsiz.

Son iki haftada tabloyu  daha net göreceğiz. İktidar çevreleri bu eklektik stratejinin sonuç aldığı yolunda açıklamalar yapıyor. Böyle değerlendirmeler yapıldığı söyleniyor ama bunların ölçülmüş karşılıklarını henüz görmüş değiliz. Erdoğan’ın geride durması da, doğrudan iktidarın sürekliliği ya da iktidarın riske girmesi üzerinden sağlanabilecek seçmen konsolidasyonunu da zorlaştırıyor. Çünkü Erdoğan’ın değişmesi ya da Erdoğan iktidarının riske girmesiyle motive olan seçmen Erdoğan’ı çok ortada görmediği için ve söz konusu olan İstanbul seçimi olduğu için aynı enerjiyi gösterir mi,  Yıldırım’ı kazandırmak için büyük bir heyecan duyar mı? Biraz tartışmalı. Eğer bunun işaretleri önümüzdeki haftalarda belirginleşirse, belki şimdiye kadar gördüğümüz resmin dışında bir resim de görebiliriz.

Muhalefet ve İmamoğlu, iktidarın kurduğu tuzaklara düşüyor mu?

Hem Karadeniz gezisindeki gerilimler hem de daha önce bir esnafla yaşadığı tartışmayla ilgili, İmamoğlu’nun iktidarın kendisi çektiği gerilim alanlarına biraz daha fazla girdiği, bir anlamda da bu tuzağa düştüğü yolunda çok sayıda yorum var. Bir kere şunu kesinlikle söylememiz lazım; muhalefet seçmeninde yerleşikleşmiş bir güvensizlik var. İktidarın bir takım oyunlar oynayacağı, bu oyunlara düşülerek muhtemel başarının kaybedileceği yolunda çok yoğun bir güvensizlik var. Her durumda, her yeni gelişmede, bu güvensizliği besleyen tartışmalar yaşanıyor. Bu tür gerilim alanları üreterek seçmeni etkileme konusunda iktidarın daha fazla enstrümana sahip olduğu açık. Daha önceki pek çok seçimde bunu kullandığını da görüyoruz. Ama bunların kendi başına bütün sonuçları değiştirebilecek kadar  etkili olamadığını son seçimlerde sayısal olarak görmeye başladık. Böyle yeteneği var ama aldığı sonuçlardaki başarı grafiği sürekli olarak düşüyor. Ama buna karşılık muhalefetin güven grafiği yükselmiyor. En azından iktidar muhalefetin güven grafiğinin yükselmesini engelleyebiliyor.

İmamoğlu’nun bu tür gerilim alanlarına girmesi, 31 Mart’taki korunaklı alanın dışına çıkması, iktidarın kemik seçmenini konsolide edebilir. Onu daha alerjik gösterebilir. Fakat işin bir başka yönü daha var: Pek çok araştırma gösteriyor ki, muhalefet seçmeninin potansiyelinde 31 Mart’a göre hala bir genişleme payı var. İmamoğlu’nun karşı tarafa sevimli görünüp oradan oy almasının dışında -bu tamamen durdurulabilse bile- kendi seçmeninde 31 Mart’ta sandığa gitmemiş bir potansiyel var. Dolayısıyla, bunu toparlayabilmesi bunu devreye sokabilmesi önemli bir sonuç doğurabilir.  Bu taktik meselelere, tuzaklara biraz fazla anlam yüklendiğini düşünüyorum. Evet çok büyük stratejik hatalar, çok büyük politik gaflar elbette ki seçmeni etkiler ama artık Türkiye’deki siyasi zemin çok radikal değişikliklerin taktik tuzaklarla olmadığını gösteriyor. Bunlara çok anlam yüklemek asıl ihtiyaç duyulan temel motivasyonu bozan bir etki yaratıyor. Muhalefetin en sık düştüğü tuzak da aslında bu.

Şimdilik bu kadar tekrar iyi haftalar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar