Bir aşırı sağ komplo teorisi olan “Avrupa’nın Araplaşması” nasıl ana akım medyada bir efsane haline geldi?

The Guardian’dan Andrew Brown, bir aşırı sağ komplo teorisi olan Eurabia’nın (Avrupa’nın Araplaşması) nasıl dünya medyasında kendisine bu kadar yer bulduğunu anlatan uzun bir yazı kaleme aldı. Brown’un yazısını özetleyerek aktarıyoruz.

2011 yılının Temmuz ayında Avrupa’nın en sessiz başkentlerinden biri çok büyük bir terör saldırısıyla karşılaşmıştı. Olay ilk duyulduğu zaman henüz zanlıların kim oldukları bile belirlenememişken internet üzerinden akmaya başlayan ilk yorumlar bir anda Avrupa’nın devasa ana akım medyalarında da yer almaya başlamıştı. Bazı yorumlar şöyleydi: “Bu kaçınılmazdı.” “Avrupa’nın bunu tadacağı zaten belliydi.”  “Ülkemizi yakıp yıkmalarına sessiz mi kalacağız?”

Daha da kötü haberler geldikçe bu grup neşelenmeye başlamıştı. Sekiz kişinin öldüğü bir bombalı araç saldırısının ardından onlarca gencin de bir kampta ateş edilerek katledildiği haberlerinin gelmesiyle birlikte İslam’ın kendisi hedef tahtasına oturtulmuştu. Sonrasında ise bir internet forumunda Fjordman takma adıyla yazan bir kişi bir mesaj paylaştı ve şöyle dedi: “Bu adam yeni bir Timothy McVeigh (1995 Oklahoma terör saldırısının faili). Bir Müslüman değil. Henüz çok erken ama eğer bu doğruysa bu benim ülkemi yıkıma sürükleyebilir. Ülkemdeki insanların çalışma koşullarını büyük ölçüde zorlaştırabilir. Bu yüzden korkuyorum.”

Durum, Fjordman takma adıyla yazan kişinin düşündüğünden de korkunçtu. Katliamın faili Anders Behring Breivik adında beyaz üstünlüğünü savunan ırkçı bir katildi. Önce 22 Temmuz günü Oslo’daki resmi binaların yakınında bir otomobile yerleştirdiği bombayı patlatarak sekiz kişiyi öldüren Breivik daha sonra Ütöya Adası’ndaki Norveç İşçi Partisi gençlik kampında 69 kişiyi katletmişti.

“Gates of Vienna” (Viyana Kapıları)

İnternet üzerinden yayınladığı manifestoya göre Breivik, “Gates of Vienna” (Viyana Kapıları) adında İslam karşıtı bir internet sitesinden etkilenmişti ve işlediği cinayetleri de bu siteden ilham alarak, kendisinin Viyana Okulu’nun (“The Vienna School”) temsilcisi olduğunu söyleyerek meşru göstermeye çalışmıştı. 

Fjordman rumuzlu kişinin gerçek adı Peder Are Nøstvold Jensen. Kendisi şu an Norveç’te yaşıyor. Sağcı bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Ortadoğu Forumu’nun (Middle East Forum) yüksek maaşlar ödediği nüfuzlu avukatlar sayesinde davada yargılanmıyor. Yine de Jensen’in Breivik üzerindeki etkisi direkt olmasa bile kayda değer. Breivik yazdığı manifestonun bir kısmında Jensen’in forum için yazdığı mesajları kullanmıştı. 

Viyana Kapıları şimdi olduğu gibi o zaman da, Vaşington’da yaşayan Edward “Ned” May adlı bir bilgisayar programcısı tarafından yönetiliyordu. Ona göre 11 Eylül saldırılarının ardından yürütülmesi gereken savaş İslamiyet’e karşı olmalıydı. 1683’te Osmanlı ordusunun Viyana kuşatması başarısız olmuştu ve May’e göre o zamandan beri iki medeniyet arasında yürütülen bir savaş vardı. Başarısız olan kuşatma da bu büyük savaşta bir cepheydi ve günümüzde de Avrupa medeniyeti İslamiyet tarafından tehdit ediliyordu. 

Eurabia kavramı

Aslında bütün bu görüşler temelini modern İslamofobi diyebileceğimiz “Eurabia” (Avrupa’nın Araplaştırılması) düşüncesinden alıyor. Bu düşünceye göre Avrupa, İslamiyet tarafından yok edilecek. Bu düşünce günümüzde neredeyse bütün dünyaya hâkim olmuş durumda. Avustralya, ABD ve Avrupa bu düşünceye ve korkuya teslim olmuş. Örneğin, Fox News’e göre Avrupa’daki liberaller şehirlerini suçlu Müslümanlara kaptırdılar. Bu görüşler 11 Eylül saldırısından sonra iyice arttı ve Jensen’in propagandasını yaptığı, Breivik’in ise eylemini gerçekleştirdiği düşünce tam da bu. Yarı doğrularla manipüle edilen bu bilgiler hem gerçeklerden hem de yalanlardan daha kuvvetli.

Eurabia terimi 1970’lerde ortaya çıktıktan sonra bu kavram, Mısır doğumlu bir Yahudi kadın olan ve Süveyş Krizi’nden sonra Kahire’den Britanya’ya kaçan Isèle Littman tarafından yeniden gündeme taşındı. 1990’lardan itibaren Fransızca onlarca kitap yazan Littman, Fransız elitleri tarafından yönetildiğini iddia ettiği Avrupa Birliği’nin petrol karşılığında Avrupa’yı Müslümanlara bırakmak üzere bir politika uygulamakta olduğunu iddia eden bir komplo teorisini ortaya attı. 

Yazılarında sıklıkla suçladığı kişi ise Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından General Charles de Gaulle’dü. Bunun en büyük sebebi ise Fransa’nın onun yönetimi altındayken Cezayir’den çekilmesiydi. Bu nedenden dolayı aşırı sağcılar da de Gaulle’e tepki gösteriyorlardı. Onlara göre Avrupa artık en önemli cephe haline gelmişti ve Hıristiyanlık ile İslamiyet arasındaki savaşın Cezayir cephesindeki kazananı Müslümanlar olmuştu.

Mısır’daki hayatında edindiği tecrübelerden yola çıkan Littman şunu iddia ediyordu: Müslümanlar, hâkim oldukları bölgelerdeki bütün gayrimüslimlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyordu. Müslümanlar için, kendilerine itaat etmeyen herkes ya köle olmalı ya da katledilmeliydi.

Littman, köklerini Aydınlanma Çağı sekülerizminden alan Hıristiyan-Yahudi Avrupa medeniyetinin artık cihadcıların propagandasını yaptığı İslami hareketlere teslim olduğunu savunuyordu. 11 Eylül saldırılarından sonra Haaretz’e verdiği röportajda, bu saldırının Amerikalıları uyandırmasını umduğunu belirten Littman devamında şöyle demişti: “Artık Avrupa’nın giderek daha fazla Araplaşacağı ve İslamileşeceği bir noktaya doğru ilerliyoruz.”

Jensen ve Breivik

Jensen ise Eurabia’ya inananlar arasında Arapça bilen ve Müslümanlar ile iletişim kurabilen az sayıdaki insandan biriydi. Norveç’te siyaset yapan sosyalist bir babanın oğluydu ve daha önce bir dönem Kahire’de bulunmuştu. 2000 yılında bir Norveç gazetesiyle gerçekleştirdiği söyleşide, Mısırlılar’ın ne kadar cana yakın ve samimi olduklarından bahsediyordu. Ancak 11 Eylül saldırılarının ardından işler değişmeye başlamıştı.

11 Eylül saldırılarında Kahire’de olan Jensen bazı insanların terör saldırısının ardından sokaklarda kutlama yaptıklarına tanık olmuştu. Norveç’te hiçbir gazetenin bundan bahsetmemesini yadırgayan Jensen bir sene sonra ise, Norveç Mülteci Konseyi’nde çalışırken Filistin’de Batı Şeira’ya gitmişti. Sonrasında ise Tel Aviv’de iş arkadaşlarıyla birlikte bir gün geçiren Jensen’in oturduğu kafede bombalı bir saldırı gerçekleşmişti. Jensen ölümden kurtulsa da iki iş arkadaşı bu terör saldırısında hayatlarını kaybetmişti.

Bu olaylardan sonra İslamiyet’e bakış açısı değişen Jensen, Filistin tarafından gelen bir terör saldırısında hayatını kaybeden arkadaşları varken Norveç basınının Filistin yanlısı bir tarafta durmasıyla birlikte İslamiyet’in Avrupa için varoluşsal bir tehdit olduğuna iyiden iyiye inanmaya başladı. 

2003 yılında Norveç’e dönen Jensen, “kamuya mâl olmuş bir entelektüel” olma yoluna girdi. İlk başlarda Norveç’teki feminist akımları eleştiren yazılar yazan Jensen sonrasında odak noktasını İslamiyet karşıtlığı haline getirdi. Bir müddet sonra yazıları Amerikan bloglarında yayınlanmaya başladı. Özellikle AB ve İslamiyet karşıtı yazıları pek çok kez okunup paylaşılıyordu. Bu yazılar göçmen karşıtlığını tetikliyordu. Tıpkı Eurabia gibi yeni bir kavram da yeniden tartışmaya açılmıştı: “The Great Replacement” (Büyük İkame).

Bu teori köklerini 1973 yılında basılan ırkçı bir kitaptan alıyor. “The Camp of the Saints” (Azizler Kampı) adındaki bu kitap açlıktan ölmek üzere olan ve aynı zamanda cinsel açlık da yaşayan Hint mültecilerin hiç silah kullanmadan Fransa’yı nasıl ele geçirdiğini ve koca Fransız halkını nasıl istedikleri gibi yönettiklerini anlatan kurgusal bir distopya. Kitabın anlatmak istediği şey ise Batı medeniyetinin hiçbir şekilde fakir insanlara acımaması gerektiği, aksi halde kendi kurdukları medeniyetin kendi elleriyle yok olacağı.

Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerdeki nüfusun artış hızının Avrupa’nın çok üstünde olması, hatta bu insanların bir kısmının Avrupa’ya temelli yerleşmeye başlamaları ırkçılık ve İslamofobyayı birleştirdi. 11 Eylül saldırısının da elbette ki bunda payı büyük.

11 Eylül saldırısı ve İslâmiyet karşıtlığı

11 Eylül saldırıları çok fazla şeyi değiştirdi. Değiştirdiği şeylerden biri Batı’daki İslamiyet algısıydı. Eğer bu saldırı olmasaydı hâlâ Littman ve Jensen gibi isimlerden haberdar olmayabilirdik. Aganistan ve Irak’ta binlerce insan katledildi. George W. Bush, ABD’nin İslamiyet ile bir savaş içinde olmadığını söylemesine rağmen buna kendi vatandaşları bile inanmadı. Pek çok insanın beklentisi yükseldi ve olay, ABD ve Batı halkının gururunun incinmesine kadar gitti. Artık pek çok insan incinen gururları için mücadele verilmesini istiyordu, olay terörle mücadeleyi çoktan aşmıştı.

Bir Amerikalı yazar olan Sam Harris 2004 yılında basılan kitabında şöyle diyordu: “ABD’nin dış politika hedefleri umurumda değil. Biz İslam’a karşı savaştayız. İslam, diğer bütün inançların yapamadığı kadar fazla ölüme yol açtı.”

Jensen, “Little Green Footballs” adlı internet sitesinde yorumlar yapıyordu. “Gates of Vienna” sitesi de hâlâ aktifti. Ayrıca Jihad Watch diye başka bir blog da vardı. Robert Spencer ve Pam Geller burada aynı minvalde yorumlar yapıyorlardı. 2013 yılında ikisinin yazıları da Birleşik Krallık tarafından “iki toplum arasında nefret oluşturduğu” gerekçesiyle yasaklanmıştı.

Irkçı ve İslamiyet karşıtı yapıların birleşme çabaları

2007 yılında bu tip blogların ve internet sitelerinin yazarları bir toplantıda buluştu. İçlerinde Jensen, May, Spencer ve Geller gibi isimler de vardı. Kimileri Bosna’daki ve Sırbistan’daki Müslüman sayısının artışına vurgu yaparken, kimileri ise Irak ve Pakistan gibi ülkelerin geleceğinin Hollanda ve Danimarka’dan daha iyi olduğunu iddia ediyordu. Bu buluşmada bir araya gelen insanlar artık düşüncelerini eyleme dökmek için birleşmeleri gerektiği kararına varmışlardı. 

Breivik bu güçten cesaret bularak artık radikal bir insan olduğuna inanmıyordu. Kendi benliği, kendisi gibi düşünen onlarca insanla birleşmişti. Artık kıyametle ilişkilendirdiği küresel yapının parçası olmanın tadını çıkarıyordu. Cihadcılarla mücadele etmek isteyen bu insanlar da tıpkı cihadcılar gibi sonsuz bir iyi-kötü savaşına girdiklerine inanıyorlardı. 

Donald Trump’ın seçim kampanyasını yöneten Steve Bannon, “İslamcı faşizme” karşı kanlı bir savaşın küresel ölçekte yürütülmesi gerektiğini savunuyor.

Breivik’in katliamlarından önce de bu yapının ortadan kalkacağına dair işaretler vardı. Göçmen karşıtlığı olgusunun kavramsallaştırılması ve Müslüman karşıtlığı arasında farklı fraksiyonlar oluşmuştu. Örneğin  Little Green Footballs sitesinin kurucusu Johson pek çok takipçisini Avrupa’daki faşist partilere destek oldukları için siteden atmıştı. 

Göçmen karşıtı sağcılar kendilerini Müslüman karşıtı sağcılardan ayırmaya başladılar; çünkü onlara göre Müslüman düşmanı bu gruplar acımasız katliamların baş sorumluları haline gelmeye başlamışlardı. Bu kadarı onlar için de çok fazlaydı. Onlara göre Breivik bir deliydi ve asla onun gibi düşünenlerle aynı çizgide buluşamazlardı.

Böylece, hiç değilse pragmatik bir yaklaşımın hâkim olabileceği umudu yeşerse de bunun aldatıcı olduğu Donald Trump’ın kazandığı seçimlerden sonra ortaya çıktı. Örneğin Trump’ın danışmanı olan Steve Bannon, “İslamcı faşizme” karşı kanlı bir savaşın küresel ölçekte yürütülmesi gerektiğini savunuyordu. Bu düşünceyle ırkçılık arasında ciddi bir bağlantının ortaya çıkması da fazla zaman almadı.

Breivik’in katliamının ardından düşünceleri daha da yayılmaya başladı. Almanya’daki aşırı sağcı parti AfD seçimlerde oy isterken kullandığı afişin üzerine şöyle yazdırmıştı: ”Avrupalılar, AfD’ye oy verin ki Avrupa hiçbir zaman ‘Eurabia’ olmasın.”  

Almanya’daki aşırı sağcı parti AfD’nin seçim afişi: “AfD’ye oy verin ki Avrupa Araplaşmasın!”

Peki şu an içinde bulunduğumuz durumun kazananları ile kaybedenleri kimler? Geçen hafta Breivik’e özendiği belli olan 21 yaşındaki Norveçli bir genç, Philip Manshausi, Norveç‘in Barum şehrinde bulunan El-Nur İslam Merkezi Camisi’ne silahlı bir terör saldırısı gerçekleştirdi. 65 yaşındaki bir Müslüman olan Muhammed Refik ise elinde silah olmamasına rağmen ona karşı durdu ve polisler gelene kadar da saldırganı etkisiz halde tutmayı başardı. Ancak Gates of Vienna sitesinde bu konuya hiç değinilmedi. Bunun yerine, sitenin sadık okuyucularına şu an İsveç’te hayvanlara yaşatılan zulümlerin sorumlularının Müslümanlar olduğu anlatılıyor.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar