Joseph Nye: Dış politikada yapı mı daha önemlidir yoksa liderler mi? Trump örneği…

ABD’li siyaset bilimci ve Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Joseph Nye’ın “Project Syndicate” internet sitesinde 4 Eylül’de yayınlanan “Trump’s Effect on US Foreign Policy” başlıklı yazısını Okan Yücel’in çevirisiyle sunuyoruz:

Donald Trump’ın ABD dış politikasında oluşturacağı uzun dönemli etkinin nasıl ve ne boyutta olacağı henüz net değil. Ancak bu konuyla ilgili yürütülen tartışma uzun süredir önümüzde: Büyük tarihsel dönüşümler insanların tercihlerinin sonuçları mıdır yoksa büyük oranda insanların kontrollerinin ötesindeki politik ve ekonomik yapıların bir sonucu mudur?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Fransa’nın Biarritz kentinde düzenlenen G7 zirvesindeki davranışları medyadaki pek çok insan tarafından umursamaz ve rahatsız edici olmakla suçlanmıştı. Geri kalanlar ise Trump’ın kişisel tuhaflıklarına, attığı tweetlere ve politik oyunlarına çok fazla anlam yüklendiği görüşünde. Onlara göre Trump’ın bu özelliklerini tarihçiler uzun vadede küçük kusurlar olarak tanımlayacaklar. Sorulması gereken daha önemli soru ise şu: Trump yönetimi ABD dış politikasında çok önemli bir dönüm noktasına mı tekabül ediyor yoksa bir detaydan mı ibaret?

Trump hakkında yapılan güncel tartışmalar uzun zamandır üzerinde düşünülen bir soruyu canlandırdı: Büyük tarihsel dönüşümler insanların tercihlerinin sonuçları mıdır yoksa büyük oranda insanların kontrollerinin ötesindeki politik ve ekonomik yapıların bir sonucu mudur?

ABD liderlerinin seçimlerini ve bu seçimlerin sonuçlarını anlamak bize Donald Trump’ın dış politika üzerindeki etkisini kıyaslamalı olarak değerlendirmekte yardımcı olabilir. Tarih boyunca iz bırakan bütün liderler çok özel tercihler yaparak başarılı olduklarına inansalar da insan doğası hiçbir zaman bu seçimlerle değiştirilememiştir.

Politik tercihler elbette etkili olmaya devam edecektir. 1930’larda ABD’nin gerçekleştirdiği yanlış tercihler bütün dünyada oldukça zorlu geçen bir döneme kapı aralamıştı, bugün de nükleer silahlarda tekele sahip olmasına rağmen nükleer silahların kullanımının yasaklanmasından bahsetmesi aynı sonuçlara yol açıyor.

Peki bu kararlar bir kişi tarafından mı alınıyor yoksa bir yapı tarafından mı belirleniyor?

Woodrow Wilson, Avrupa’ya savaşmak için asker göndererek kökleşmiş bir Amerikan geleneğini bozmuştu. Ancak bu karar o dönem hangi lider olursa olsun verilecek bir karardı. Wilson’ın esas kendi izini hissettirdiği karar ise Milletler Cemiyeti’ni kurmak ve ne pahasına olursa olsun ülkesini buraya üye yapmaktı. Bu politikayı izlerken kullandığı üslup ve bu siyaseti meşrulaştırmak için uyguladığı stratejilerdi.

Franklin D. Roosevelt ise Pearl Harbor’a kadar ülkesini 2. Dünya Savaşı’na sokmamıştı. Bu herhangi bir muhafazakâr yönetiminde de gerçekleşebilirdi. Yine de Roosevelt’in Hitler’in çizdiği imaja karşı geliştirip uygulamaya koyduğu siyaset, onun nasıl büyük felaketlere yol açabileceğine insanları ikna etmesi ve bu tehditle mücadele ediş biçimi ABD’nin Avrupa’daki savaşa dahil olması için oldukça kritikti.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra iki süper gücün olduğu çift kutuplu dünya sistemi Soğuk Savaş’ın çerçevesini belirledi. Ancak ABD’nin bu çerçevede uygulayacağı politikalar, o dönemki başkan Truman değil de örneğin Henry Wallace olsaydı bambaşka olabilirdi. 1952 seçimlerinin ardından Robert Tafta ya da Douglas MacArthur başkanlığında oluşturulacak bir yönetim Truman’ın çevreleme politikasını bozabilirdi; ama seçimleri kazanan Eisenhower aynı politikayı devam ettirdi.

John F. Kennedy ise Küba Füze Krizi döneminde bir nükleer savaş ihtimalini bertaraf etme konusunda oldukça başarılıydı. Sonrasında ise kendisi ve Lyndon B. Johnson ülkeyi oldukça gereksiz olan ve tam bir fiyaskoya dönüşen Vietnam Savaşı’na soktular. Yüzyılın son bölümünde ise yapısal sorunlar ve Gorbaçov’un politikaları SSCB’nin düşüşünü ve dağılma sürecini hızlandırdı. Ronald Reegan’ın savunma stratejileri ve müzakere yürütme yeteneği ile George H.W. Bush’un kriz yönetme yetisi Soğuk Savaş‘ın barışçıl bir şekilde sona ermesini sağladı.

Kısacası, liderler ve onların davranış biçimleri oldukça önemlidir ve fark yaratır. Ne yazık ki bu kötü bir haber çünkü bu demek oluyor ki Trump’ın davranışları da kolay kolay göz ardı edilemeyecek. Trump’ın attığı tweetlerden daha önemli olanı ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının ve yumuşak gücünün gerilemesine neden olması. Donald Trump, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen 70 yıldaki tek lider olmayı başardı. İstifa eden ABD Savunma Bakanı James Mattis de Trump’ın kurulu ittifakları görmezden gelmesine sitem etmişti.

Başkanların hem sert hem de yumuşak gücü uygulamayı başarmaları lazım. Bunların birbirleriyle çelişen değil birbirlerini tamamlayan şekillerde kullanılması gerekiyor. Makyevelist yetiler ve organizasyon yetenekleri oldukça önemlidir. Ancak oto-kontrol ve farkındalık yaratan duygusal zekânın gelişmiş olması da; dönüşmekte olan çevresel koşulları doğru değerlendirmek için gereken bağlamsal ve içeriksel aklın gelişmiş olması da oldukça önemlidir. Bunlar yeteneklerin nasıl uygulanacağını belirleyen etmenlerdir. Bağlamsal ve duygusal zekâ Trump’ın en güçlü yönleri değil.

Liderlik teorisyeni Gautam Mukunda’nın işaret ettiğine göre kendi kararlarını, dikkatlice ve siyasetin gelişme süreciyle bağlantılı olarak belli filtrelerden geçirerek alan liderler tahmin edilemeye açıktır. George H.W. Bush bunun için güzel bir örnek. Diğerleri ise aldıkları kararları kesin filtrelerden geçirmiyorlar ve güç ellerindeyken nasıl davrandıkları kişiden kişiye farklılaşıyor. Abraham Lincoln böyle bir liderdi ve ABD tarihinin en iyi başkanlarından biriydi. Başkan seçilmeden önce hiçbir devlet kademesinde yer almayan, siyasete New York’un gayrimenkul piyasasından ve televizyon şovlarından ilerleyerek gelen Trump ise modern medyayı yönetmede, geleneksel medyaya meydan okumada ve yenilikçi güçlerin ayarlarını bozmada oldukça mahir. Bazı kişiler bu yeteneklerinin özellikle Çin konusu başta olmak üzere olumlu sonuçlar yaratabileceğini düşünürlerken bazıları daha şüpheci yaklaşıyor.

Trump’ın tarihteki yerini ve ağırlığını belirleyecek olan gelişme tekrar seçilip seçilemeyeceğidir. Kurumlar, güven ve yumuşak güç, Trump sekiz yıl görevde kaldığı müddetçe çok daha fazla zarar görecek. Ancak iki durumda da Trump’ın halefi, bir ölçüde Trump’ın politikaları yüzünden değişmiş bir dünya ile yüzleşmek durumunda kalacak. Tabii bu değişmiş dünyanın başka büyük yapısal nedenleri de olacak. Siber ve yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesi ile hem hükümetlerin hem de hükümet dışı kuruluşların ve aktörlerin güçlenmesinin yanı sıra, Asya’nın siyasî ve ekonomik yükselişi bu değişimin en büyük itici unsurları olacak. Karl Marx’ın gözlemlediği gibi: Kendi seçtiğimiz koşulların altında değilken tarih yazabiliriz. Trump döneminden sonraki ABD dış politikasının nasıl olacağı hâlâ ucu açık bir soru olarak önümüzde duruyor. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar