Ian Buruma: Amerikan Barışı’nın sahiden sonuna geldik

New York’taki Bard College’dan İnsan Hakları ve Gazetecilik Profesörü Ian Buruma’nın New York Times’da yayınlanan yazısından çeviridir:

Suriye’nin kuzeyinden bin ABD askerini çekme kararını aniden alan Trump, IŞİD ile savaşta büyük bir mücadele ortaya koyan Kürt müttefiklerinin sendelemesine sebep oldu ve bu durum şimdiden olumsuz sonuçlara yol açtı. Kürtler kendilerini ebedi düşmanları olarak gören Türkiye’nin saldırılarından korunacakları umuduyla, cani Esad rejimi ile anlaşmak zorunda kaldı. Esad’ı ayakta tutan güçler olan Rusya ve İran ise ABD’nin çekilmesinden kaynaklanan güç boşluğunu jet hızıyla doldurdu.

Trump’ın bu kaprisli tavırlarının sonuçları, ileride Türkiye-Suriye sınırının da ötesine taşınabilir. Müttefiklik ilişkileri karşılıklı çıkar ve güvene dayanır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri, ABD’nin ve onun Avrupalı müttefiklerinin çıkarları, ABD’nin domine ettiği uluslararası düzende öyle ya da böyle korunuyordu. ABD’nin hedef tahtasına koyduğu ülkeler genellikle komünizm ile yönetilen ülkelerdi. Tabii bu dönemde demokrasi ve özgürlükler adına aptalca savaşlar da gerçekleştirildi.

Ian Buruma (Fotoğraf: Robert Ricciuti/Getty)

İster “Amerikan Barışı” (Pax Americana) ister ABD emperyalizmi olarak adlandırın, bu düzen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra bozulmaya başladı. Soğuk Savaş ABD’ye müttefiklerini belli bir amaç doğrultusunda yönlendirme fırsatı tanıyordu. Terörle mücadele, SSCB’nin boşluğundan doğan birlik arayışını tatmin edici şekilde dolduramadı. George W. Bush’un Irak’ı işgal ederek Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planları da Pax Americana’nın meşruiyetini fazlasıyla zedeledi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemi ABD emperyalizminin vahşi bir örneği olarak gören kesim için, ABD hegemonyası her zaman faciaydı. Amerikan barışının ayrıntılı planı 1941 yılında, dönemin ABD Başkanı Franklin Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından hazırlanan Atlantik Bildirisi (Atlantic Charter) ile şekillenmişti. Buna rağmen, ilerleyen süreçte yaşanan gerilimlerin sonunda ABD Nazi Almanya’sına karşı savaşa girdi. Ancak bu bildiri, Hitler sonrası uluslararası düzenin nasıl olacağını belirlemişti. Bu düzen, uluslararası işbirliği ve dünyanın her yerinde yaşayan insanların kendi yönetim biçimlerini kendilerinin belirleyeceği ilkeleri üzerine kurulmuştu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünya düzeni

Savaş sonrası kurulan Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası gibi pek çok uluslararası örgüt ABD çıkarlarına uygun olarak şekillendirilse de Atlantik Bildirisi bir daha bu kadar büyük bir uluslararası savaşın mümkün olmamasını sağlamak için imzalanmıştı. BM tarafından temsil edilen küresel barış hayali dünyayı iki kutba bölen Soğuk Savaş’ın patlak vermesiyle iflas edecekti. Ancak bu gelişme Batı dünyasındaki işbirliğini zorunlu hale getirmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri hem Batıda hem de Doğuda Amerikan Barışı, ABD ve müttefikleri arasında gerçekleşen iş bölümü prensibi üzerine kurulmuştu. Müttefikler güvenliklerinin ABD tarafından sağlanacağı inancıyla savaşın yok ettiği ekonomilerini yeniden inşa etmeye odaklanmışlardı. Bu yaklaşım ABD’nin önceki düşmanlarından olan Japonya ve Almanya’nın sağlam liberal demokrasiler inşa etmelerine yol açtı. Japonya ve Batı Avrupa, ABD’nin kendilerini her zaman kollayacağı varsayımıyla her geçen sene daha da zenginleştiler.

Yirminci yüzyılın sona ermesiyle Avrupa’da komünizm varoluşsal bir tehdit olmaktan çıkmıştı ve ABD’nin müttefikleri arasında daha ciddi gerilimler yaşanmaya başlamıştı. Donald Trump, Avrupa ve Doğu Asya ülkelerinin, ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesinin her daim baki kalacağı varsayımıyla hareket etmelerinden ve bu yüzden uluslararası güvenliğe yeterli katkıyı vermemelerinden şikâyet eden ilk ABD lideri değildi. Barack Obama da bunları dile getirmişti. Trump’ın farkı bunları cahilce ve görgüsüzce söylemesi.

Aslında Japonya ve Avrupa, uluslararası güvenliğe önemli katkılar sundu. Yine de sisteme olan bağlılıkları zaman zaman “ergen” tavırlar sergilemelerine sebep oldu. ABD politikalarını eleştirmekte çok aceleci davrandılar. Halbuki, Hitler’den sonra Avrupa topraklarına toplama kamplarını geri getiren 1995’teki Yugoslavya İç Savaşı’nı durduran Avrupalılar değil ABD’ydi.

Amerikan Barışı’nın sonu geldi mi?

Amerikan Barışı şu anda, zamanında Avrupalı imparatorlukların yaşadığına benzer bir ikilem içinde. Herhangi bir ülkenin dış hegemonyadan sakınması gerektiği net olsa da geçiş süreci her zaman dağınık ve bazen de kanlı oluyor. Emperyalistlerin bahaneleri her zaman bazı halkların kendilerini yönetecek medeniyet seviyesinde olmadıkları varsayımına dayanıyor. Bu bağlamda şunu soruyu sıkça tekrarlıyorlar: “Kaos, egemen gücün çekilmesinin ardından ortaya çıkmıyor mu? Pek çok Afrika ülkesi üzerinde İngiliz sömürgeciliğinin sona erdiği dönemde Britanya başbakanlığı yapan Harold Macmillan bu soruya şekilde cevap veriyor: “İnsanlar hiçbir zaman kendilerini yönetmeye hazır değildir. Ancak bir imparatorluk başka bir ülkeyi ne kadar yönetirse ve ‘kabiliyetli isyancıların’ ne kadarını hapse atarsa, bağımsızlık geldiği zaman toplumların kendilerini nasıl yöneteceklerini anlamaları da o ölçüde zorlaşır.”

Amerikan Barışı hiçbir zaman resmî bir imparatorluk olmadı. Avrupa ve Doğu Asya’daki müttefikler de hiçbir zaman sömürge ülkesi olmadılar. Ancak bu ülkelerin ABD’ye olan bağımlılık dereceleri her zaman büyük bir sorun oldu. ABD’nin başında izolasyon taraftarı ve kindar bir başkan olması bu bağımlılığın zararlarını ortaya çıkarmaya yetti. Avrupalılar kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almalılar. Örneğin, Japonlar şu anda 1946 yılında ABD tarafından yazılan ve Japonya’yı kendi sınırları dışındaki herhangi bir çatışmadan men eden anayasayı tartışıyor.

Uluslararası alanda giderek verimliliğini kaybeden Amerikan Barışı’ndan sakin ve düzenli bir geçiş yapmak elzem hale geldi. Ancak Trump yönetiminin oluşturacağı en büyük tehdit bu geçişin kaotik olma ihtimali. Tam da bu yüzden Kürtler’e ihanet edilmesinin ciddi maliyetleri olabilir. Eğer müttefiklik ilişkisi içinde egemen gücün niyeti sorgulanmaya başlanırsa, ittifaklar, hesapta olmayan pek çok sonucun ortaya çıkabileceği şekilde sona erer.

ABD’ye olan güvenin zedelenmesinin uluslararası düzende nasıl sonuçlara yol açabileceğini bugünkü Avrupa’yı gözlemleyerek anlayabiliriz. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, 2017 NATO zirvesinin ardından Avrupa ülkelerinin artık Britanya ve ABD’ye güvenemeyeceklerini ve kendi kaderlerini kendi ellerine almaları gerektiğini açıkça ifade etmişti.

Bırakın ortak bir savunma sistemi geliştirmeyi, ortak bir dış politika bile benimseyemeyen AB’nin içinde bulunduğu durumu düşünürsek bu süreç Avrupa için oldukça zorlu olacak. Anayasasındaki sorunlar yüzünden ABD ile yürürlükte olan güvenlik antlaşması dışında hiçbir resmî ittifak ilişkisine giremeyen Japonya için ise durum daha da kötü. Çin’in Asya’daki yükselişinden ve çok daha katı bir hegemonya kurma ihtimalinden çekinen Japonya için, ABD’ye güvenmek dışında başka bir çare yok.

Panikleyen bir Japonya, ürkek bir Güney Kore, savaş yanlısı bir Kuzey Kore, diktatörlük hegemonyaları oluşturmak isteyen Rusya ve Çin’i hesaba kattığımız zaman Amerikan Barışı’nın sona ermesi oldukça şiddetli çatışmalara yol açabilir. Mevcut bağımlılık düzenini eşit bir ortaklık ilişkisi ile değiştirmek için dikkatli bir diplomasi gerekiyor.

Savaş riskinden bağımsız olarak Donald Trump’ın duruşu da ciddi sonuçlara yola açabilir. ABD’nin gücü, genellikle yanlış kullandığı askerî kapasitesine bağımlı olamaz. Amerikan demokrasisi, kusurlarına rağmen dünya için ideal bir modeldi. Savaştan kaçan mülteciler ABD’yi cennet olarak görmeye devam ediyor. John F. Kennedy ve Barack Obama gibi popüler ABD başkanları bu yüzden ideal liderler olarak görülüyor.

Trump’ın model teşkil ettiği ülkeler

Bütün bunlar artık sona erdi. Donald Trump ABD demokrasisinin şöhreti için ideal figür olamadı. Tam tersine dünya genelinde insan hakları ve demokratik kontrol mekanizmalarını küçümseyen güçlü liderler için bir model haline geldi. Geçmişte, otokrat liderler en azından kendilerini ABD’yi tenkit etmek zorunda hisseder. Endonezya’da Suharto ve Şili’de General Pinochet buna istisna teşkil etseler de kendi güçlerini yalnızca içeride konsolide edebilmişlerdi; ama dünyanın saygısını asla kazanamamışlardı.

Trump; Putin ve Kim gibi liderlerin otoriterliğini tanıyan hamlelerde bulundu ve bu da diktatörlüklerin ahlaki olarak eleştirilmesi geleneğini neredeyse yok etti. Bir kısmı eskiden komünist bir kısmı ise eskiden demokrat olan ülkeleri yöneten kişiler artık Trump’ın yönetim tarzından cesaret alıyorlar. Ülkeler giderek otoriter popülist yöneticiler ile onların düşman olarak gördüğü muhalifleri arasında ikiye bölünmeye başlıyor.

Tecrübe ettiğimiz bütün bu gelişmeler Amerikan Barışı’nın gerçekten sonunun geldiğinin en net göstergeleri. Askerî ittifakların pervasızca son bulması ve müttefiklere ihanet edilmesi zaten başlı başına kötü sonuçlar doğurmaya yetiyor. Ancak daha da kötü bir durum var. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar ABD’yi hâlâ iyi bir örnek olarak algılasalar da liberal değerlere düşman ülkeler, zamanında Roosevelt’in kazanmak için yoğun çaba harcadığı değerlerin, mevcut ABD yönetimi tarafından nasıl paramparça edildiğini keyifle izliyorlar. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar