Ekonomi Tıkırında (50): Depremin vergisi mi olurmuş!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekonomi Tıkırında‘nın 50. programında Sedat Pişirici, Elazığ Depremi ışığında “deprem vergisi”ni ve vergi mükellefinin hesap sorma hakkını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Egemen Gök

İyi günler, iyi haftalar.

Türkiye 24 Ocak Cuma gecesi saat 21.00 sularında, Merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan 6,8 şiddetinde bir deprem yaşadı. Bu depremde şu ana kadar 40 kişi hayatını kaybetmiş durumda. Ekranda, benim arkamda gördüğünüz manzara, Elazığ merkezindeki Sürsürü Mahallesi’nin Halaylı Sokağı’nda bulunan Dilek Apartmanı’nın fotoğrafı. 28 daireli binadan sekiz kişinin cansız bedeni çıktı. Bu binadan hala bir kişinin kurtarılmasına çalışılıyor.

Türkiye bir deprem ülkesi. Büyük depremler, büyük sarsıntılar yaşadı Türkiye. Bizim en son yaşadığımız en büyük deprem 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi’ydi. 18 bin insanımız hayatını kaybetti. 12 Kasım 1999’da bu sefer bir Düzce Depremi’ni yaşadık. Orada da 710 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu depremlerin ardından, Türkiye bir “deprem vergisi” ile tanıştı. Neydi bu deprem vergisi? 26 Kasım 1999’da çıkarılan 4481 sayılı kanun ile “ek gelir, ek kurumlar, ek emlak, ek motorlu taşıtlar vergisi” getirildi. Ayrıca “özel iletişim vergisi” ve “özel işlem vergisi” adı altında da iki yeni vergi uygulamaya girdi. Dönem DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti dönemiydi. Türkiye IMF’den kredi almaya çalışıyordu. Özel iletişim ve özel işlem vergisi uygulamaları, önce bazı kanunlar ile uzatıldı. 2003 yılı sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı sırasında özel işlem vergisi kaldırıldı, özel iletişim vergisi ise kalıcı hale getirildi. Buna göre, telefon kullanan ve telefon abonesi olan herkes aboneliğinin başında özel iletişim vergisi ödüyor. Yeni aboneler için, ödenecek vergi tutarı her yılbaşında yeniden değerleme oranında artırılıyor. Ayrıca telefon aboneleri konuşma ücretlerinin yüzde 25’i oranında özel iletişim vergisi ödüyor. 

Bu verginin kalıcı hale getirilmesinden sonra veya önce, 1 Mayıs 2003’te Bingöl Depremi oldu. 176 vatandaşımız hayatını kaybetti. Daha sonra 23 Ekim 2011’de Van’da, bilahare 9 Kasım 2011’de yine Van’ın Edremit ilçesinde birer deprem yaşadık. Her iki depremde topla 644 vatandaşımız hayatını kaybetti. Tarih 27 Ekim 2011’i gösteriyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, tütün ve sigara kaçakçılığı ile mücadele hususunda bir basın toplantısı yaparken kendisine 1999 depreminden sonra çıkarılan vergiler neticesinde toplanan yaklaşık 48 milyar liralık  ek gelirin nereye harcandığı soruldu. Van Depremi’nden sonra yapılan bir basın toplantısıydı bu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in verdiği cevap şöyledi: “Toplanan vergiler sağlık, eğitim, duble yollar gibi -o tarihte Türkiye’nin nüfusu 73-74 milyondu- 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için kullanıldı.” Neymiş efendim, 2011 Ekim itibariyle deprem vergisi olarak toplanan vergiler sağlık, eğitim ve duble yollar için kullanılmış.

Deprem vergisinde önemli bir nokta var. Bu vergilerden elde edilen gelir hiç ayrı bir fonda toplanmadı. Yani devletin, Maliye Bakanlığı’nın, Hazine’nin kayıtlarına baktığımızda, “işte bu da deprem vergisidir” diye ayrı bir fon, ayrı bir hesap göremiyoruz. Deprem vergileri toplandıkları her yıl doğrudan merkezi bütçeye aktarıldılar. Bu yüzden ne zaman, ne kadar para toplandı, bu paranın ne zaman, ne kadarı, ne için harcandı tam olarak bilemiyoruz. Emin olamıyoruz. 

Depremin ardından Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Elazığ’a gitti. Elazığ’da bir konuşma yaptı ve dedi ki “Kazayla, kadere iman etmiş insanlarız. Her şeyden önce Müslüman’ız. Kaza da kader de imanımızın gereği. Bakınız şimdi bir artçı deprem daha yaşadık. Her şey olabiliyor. Yıkılan yerlerde bakanlığımız gereken tedbirleri alacaktır. İnsanlarımızı geçici çadırlardan alıp kalıcı konutlara yerleştirecektir. Bu işlerin hepsini en kısa zamanda bitirerek sahiplerine kalıcı konutları teslim edeceğiz”.

Daha sonra gazetecilere bir açıklama daha yaptı Erdoğan. O sırada dedi ki “Devletimizin bir ihtiyacı yok. Birileri yardım yapacaksa, bunun kurumları bellidir”. Erdoğan ertesi gün, bir dizi programını gerçekleştirmek üzere, ilk uğrayacağı ülke Cezayir olan bir yurtdışı gezisine çıktı. Geziden önce gazetecilerin sorularını yanıtlarken şöyle bir şey söyledi: “Sosyal medyada insanı tahrik eden bazı mesajlar var ki onlar çok çok beter, berbat, ahlaksızca… Örneğin, ’20 yıldır bu hükumet depreme yönelik ne yapmış’ diyecek kadar. Depremi durdurma şansımız var mı? Depremden sonra ne yaptığımıza gelince… Bizim iktidarımızda önemli depremler oldu. Örneğin Bingöl Depremi.. Bingöl ve Van’ı yeniden inşa ettik.”

Tabii depremin ardından Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Erdoğan bunları söyleyince, bakanlarından başlayarak malum bir koro da, deprem vergisi ne oldu sorusunu soranları neredeye vatan hainliği ile itham etmeye başladı. Halbuki ödediği verginin hesabını sormak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının en önemli hakkı. 

Erdoğan, Elazığ’da gazetecilere “Devletimiz bir ihtiyacı yok” dedi ya, devletimizin bir ihtiyacı yok ise o zaman şimdi söyleyeceğim şu şey ne? 20 Ocak 2020’de Merkez Bankası, Hazine’ye 40 milyar lira daha para aktarmaya karar verdi. O gün olağanüstü genel kurulunu topladı Merkez Bankası. 35,2 milyar lirası kar payı avans tutarı, 5,3 milyar lirası ihtiyat akçesi olmak üzere, 40,5 milyar liranın Hazine’ye aktarılmasına karar verdi Merkez Bankası.

Merkez Bankası neden bu parayı Hazine’ye aktarıyor? Çünkü hükümetin bütçesi yama tutmuyor. Merkez Bankası geçen yıl da 46 milyar liralık ihtiyat akçesini Hazine’ye aktarmıştı. Bu operasyonların amacı, bütçe açığını kapatmak. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre bütçe 2019 yılında 123,7 milyar lira açık verdi. Merkez Bankası yedek akçesi, borç yapılandırmaları ve bedelli askerlikten elde edilen ve neredeyse 70 milyar lirayı bulan gelirlere rağmen, 2019’da bütçe açığı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 70 oranında arttı. Bütçe açığı 2018 yılında 72,8 milyar lira olmuş, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 2019 yılı için 80,6 milyar liralık bütçe açığı öngörmüştü. Ancak bu hedef, 2019’un ilk beş ayında aşılmıştı.

Kim ne derse desin, mızrak çuvala sığmıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. 23 Ocak 2020 tarihinde Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), tüketici güven endeksinin Ocak 2020 değerini “58,8” olarak açıkladı. Bu değer Aralık 2019’da “58,7” idi. Endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumu gösteriyor.

Endeks verisini oluşturan dört alt endekste durum şöyle:

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi aralık ayında 77,7 iken, ocak ayında %2,3 oranında artarak 79,5 oldu.

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi aralık ayında 76,5 iken, ocak ayında %1,1 oranında artarak 77,4 oldu.

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin işsiz sayısı beklentisi endeksi aralık ayında 57,1 iken ocak ayında %0,5 oranında azalarak 56,8 oldu. İşsiz sayısı beklentisi endeksinin artması işsiz sayısında azalma beklendiğini, azalma ise işsiz sayısında artış beklendiğini gösteriyor.

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin tasarruf etme ihtimali endeksi aralık ayında 23,8 iken, Ocak ayında %9,1 oranında azalarak 21,6 oldu.

Özetle işsiz sayısının artacağını tasarruf etme ihtimalinin azalacağını düşünen tüketicinin güvensizliği sürüyor. 

Bakınız ertesi gün 24 Ocak 2020’de o meşhur 24 Ocak kararlarının yıldönümünde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de Aralık 2019’a ilişkin kurulan/kapanan şirket istatistiklerini açıkladı. 

2019 yılının tamamında 84 bin 102 şirket kurulurken 13 bin 197 şirket kapandı. Bunu 2018’e göre oranladığımızda ise kurulan şirketlerin oranı bir önceki yıla göre yüzde 1,4 düşerken, kapanan şirketlerin oranı bir önceki yıla göre yüzde 5 arttı.

Sözün özü, depremin vergisi mi olurmuş? Hükümet dediğin basiretli bir tüccar gibi hareket eder, ona teslim edilen halkın parasından bir yedek akçeyi olasi deprem felaketi için bir kenara ayırır, yeri geldiğinde o parayi kullanır.

Memleket kimsenin babasının malı değildir. İktidar mensuplarının hiç değildir. Cebinde Türkiye Cumhuriyeti ki̇mliği bulunan her vatandaş, bu memleketin bir diğeri kadar eşit sahibidir. Vergi ödeyen her vatandaşın da ödediği verginin nereye harcandığının hesabını sormak hem hak hem de ödevidir.

Bu hesabı sormak ne “tahrik edici”dir, ne “beter”dir, ne “berbat”tır, ne “ahlaksızca”dır, ne de “vatan hainliği”di̇r. Dünün hükümetİ de bugünün hükümeti de yarının hükümeti de hesap soran vatandaşa hesap vermek zorundadır. Gerisi boş laftır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus