Erdoğan-Gülen savaşının asıl öyküsü

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Osman Kavala dün gece tekrar tutuklandı. Bunun çok acı bir olay olduğunu, hakkaniyete sığmayan bir olay olduğunu, Türkiye’de demokrasiye, hukuk devletine, temel hak ve özgürlüklere son derece aykırı bir olay olduğunu özel olarak vurgulamak lâzım. Ve Türkiye’de yargının ne kadar siyasallaşmış ve bağımlı olduğunu bize çok çarpıcı bir şekilde gösterdiğinin altını çizmek lâzım. Bugün Osman Kavala hakkında yaptığımız haberlere, yaptığımız değerlendirmelere ilginç bir şekilde Fethullahçıların müdahil olmaya çalıştıklarını gözledim gün boyunca. Ve Osman Kavala’nın yaşadığı mağduriyetten kendilerine haklılık payı çıkartmaya kalktıklarını gördüm. Halbuki çok iyi biliyoruz ki apayrı şeylerden bahsediyoruz. Osman Kavala’nın, hatta ilk Gezi davasının asılsız delillerinin, olmayan delillerinin bizzat Fethullahçılar tarafından kotarılmış olduğunu da biliyoruz. Ve Osman Kavala’yı orada tutturamayınca bu sefer de Fethullahçıların darbesiyle ilişkilendirmek istedi siyasî iktidar. Bu da bize bir kere daha gösterdi ki bu 15 Temmuz meselesi Erdoğan iktidarının her başı sıkıştığında başvurduğu ilk unsurlardan, kozlardan birisi. Ama Osman Kavala’yı bununla irtibatlandırmak da şu âna kadarki 15 Temmuz’la ve darbecilerle mücadele etme iddiasını çok ciddi bir şekilde gölgelemiş durumda. Zaten çok ciddi eleştiriler vardı. Bu olayla artık bu iddianın tam anlamıyla sona erdiğini söyleyebiliriz. 

Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan Fethullahçılık bahsinde ilginç bir konuşma yaptı Meclis grubunda. Bir yandan kendilerinin de bu yapının –kendi tabiriyle FETÖ– güçlenmesine dahil olduklarını itiraf etmek durumunda kaldı. Ama esas olarak işi anamuhalefet partisine yıkmaya çalıştı. Şu hususu özellikle vurguladı ve genellikle iktidar yanlısı yayın organları da bunu manşete çıkardılar: “FETÖ’ye şahsım ve iktidarım savaş açtı” dedi. Bu, gerçeği yansıtmıyor. Çünkü savaşı açan Erdoğan değil, savaşı açan Fethullah Gülen. Erdoğan’ın yaptığı aslında Fethullah Gülen’in açtığı savaşa cevap vermek zorunda kalmak. Bunun da bir öyküsü var. Bugün biraz o öyküyü anlatmak istiyorum. Dolayısıyla, bu olay Erdoğan’ın sunduğu gibi bir olay değil. Fethullah Gülen’in ve onun yardakçılarının sunmak istediği gibi bir olay da değil. Bunu olabildiğince dışarıdan bir gözle kronolojik olarak bir özetlemek istiyorum. Bunları tekrar tekrar hatırlamakta ve hafıza tazelemekte yarar var. 

Şimdi, 2002 sonunda AKP tek başına iktidara geldiği andan itibaren derin devlet tarafından tasfiye edileceği ya da hükümet olup iktidar olamayacağı, devleti kontrol edip edemeyeceği meseleleri tartışıldı. İlk andan itibaren de bir darbe beklentisi, postmodern ya da eski usûl bir darbe beklentisi hep gündemde oldu. Bu süreçte, iktidara geldikten kısa bir sonradan itibaren Fethullahçılar bu olayı çok ciddi bir şekilde kullandılar. Çok etkili bir şekilde kullandılar. Erdoğan’a, Erdoğan iktidarına kendilerine darbe yapılacağını, hatta Erdoğan’a suikast yapılacağını doğrudan ya da dolaylı bir şekilde sürekli aktarıp bir ittifak teklif ettiler. Beraber derin devlete karşı, iktidarın gerçek sahibi olduğunu iddia eden asker ve yüksek bürokrasi, yüksek yargı ve medyaya karşı birlikte bir mücadele önerdiler. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri Fethullahçılar’a hiç güvenmedikleri için –öteden beri Milli Görüş hareketinde Fethullahçılar’a karşı böyle bir mesafe ve alerji vardır; onu Amerikancı hatta doğrudan CIA’in kurdurduğu bir yapı olarak görürler–, dolayısıyla hep bir mesafeli durdular. Bu arada Nokta dergisi 2004 yılında Emekli Oramiral Özden Örnek’in darbe günlüklerini yayınladı ve bu yayın bu darbe iddialarının ilk kez bu kadar alenileşmesine yol açtı. Çok ciddi bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Fethullahçıların burada Nokta dergisini kullanarak çok ciddi bir kamuoyu oluşturma çalışması başlattıklarını görüyoruz. 

Daha sonra bir başka kilit olay, 9 Kasım 2005’te yaşanan Şemdinli olayıydı. Orada da Hakkâri’nin Şemdinli ilçesindeki bir kitabevine birtakım askerlerin bir provokasyon düzenlemesi iddiasıydı. Bunun üzerinden de askerin hükümeti zor durumda bırakacak hareketlere girişeceği yolunda Fethullahçılar, özellikle medya üzerinden bayağı bir propaganda yaptılar. Ama bu süre içerisinde AKP Fethullahçılar’a karşı hep bir mesafeyi korudu. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Devlet içerisinde örgütlenmesini engellemedi, devlet içerisinde örgütlenmesine ses çıkarmadı — özellikle yargıda, orduda, poliste. Bunları bir tür, gerektiğinde, yani devletin eski sahiplerinin kendisine yönelik saldırısında potansiyel bir müttefik olarak gördü. Ama son âna kadar Fethullahçıların bu ısrarlı davetlerine cevap vermedi. İşini daha çok Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, hatta bir ölçüde İsrail’le iyi ilişkiler kurarak götürmeye çalıştı. Yani devletin eski sahiplerine karşı küresel iktidarın desteğini alarak ayakta durmaya, iktidarını korumaya ve devleti kontrol etmeye çalıştı. 

Burada en kilit önemi haiz nokta tabii ki Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılan kapatma davası. 31 Mart 2008’de iddianame kabul edildi ve bu, askerî olmasa bile çok ciddi bir yargı darbesi olarak AKP’nin önüne çıktı. İşte o andan itibaren de Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarını koruyamayacağı telaşıyla Fethullahçıların ittifak tekliflerini kabul etti. Zaten kapatma davasının hemen karşısına 25 Temmuz 2008’de Ergenekon davasının açıldığını gördük — Ergenekon davasının ardından başka davalar da. En önemlisi 19 Haziran 2010’da başlayan Balyoz davası oldu. Ergenekon kadar önemli olduğu kanısındayım. Bütün bunlar.da Fethullahçıların kendi yayın organları, diğer bazı yayın organlarının kısmî desteği, ama Taraf gazetesi gibi yeni ortaya çıkan bir gazetenin varlığıyla oldu. Taraf gazetesi Ergenekon ve Balyoz sürecinde çok etkili bir yayın yaparak oradan AKP-Gülen ittifakının bir nevi medyadaki amiral gemisi oldu. Orada süreç şöyle işliyordu. Bir üçgen söz konusuydu: Polis, yargı ve medya. Polis ve yargı birlikte çalışıyordu. Fethullahçı polisler, savcılar ve yargıçlar medya desteğini de alıp önce medyaya bir şey sızdırıyorlar, medyanın yazdıklarını ihbar kabul edip harekete geçiyorlardı. Savcılar bu soruşturma için polisleri görevlendiriyor, sonra kendi seçtikleri mahkemelerde bunların yargılanmasına başlanıyor. Böyle bir şeytan üçgeni kurarak bunun içerisinde çok güçlü bir şekilde Türkiye’de devletin eski sahiplerine karşı bir tasfiye hareketini hükümetin kayıtsız şartsız desteği ile yürüttüler. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, iktidarın önde gelenleri, Fethullahçıların bu şiddetinden, dalga dalga gelen Ergenekon dalgalarından vs.’den ürktüler. Bu kadarını beklemiyorlardı. Daha dengeli olmasını, daha kısmî olmasını, belki de sembolik olmasını istiyorlardı. Ama Fethullahçılar inisiyatifi ele aldılar ve çok güçlü bir şekilde Erdoğan ve arkadaşlarının istemediği, beklemediği ölçüde, ama başarılı bir şekilde yürüttüler. 

Bu ittifakta aslında ilk ciddi çatlak Kürt meselesinde çıktı. Bence Gülen-Erdoğan olayının kopmasının en temel noktalarından birisi Kürt meselesidir. Belki de odur. Çünkü ilk olarak 1 Ağustos 2009’da Ankara’daki Polis Akademisi’nde bir çalıştay yapıldı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın çağrısıyla bir grup gazeteci –ki ben de onlardan biriydim–, Polis Akademisi’nin bir salonunda bir araya geldik. Polis Akademisi’nin başındaki, Fethullahçı olduğunu bildiğimiz kişiler bu çalıştayı yönettiler. Ama onlar çok fazla hevesli değildi. Beşir Atalay ve hükümet yetkilileri çok hevesliydi. Ve o meşhur Kürt açılımı denen olay böylece başladı. İnişli çıkışlı bir olay oldu. Ekim 2009’da meşhur Habur olayı yaşandı. Bir grup PKK’lı gelip teslim oldular. Ama oradaki sevinç gösterileri, kalabalıklar, kamuoyunda çok ciddi bir kırılma yarattı. Fethullahçılar da bunu çok ciddi bir şekilde kullandılar. En kritik şeylerden birisi ise –şimdi fotoğrafını göstereceğiz–, Diyarbakır’da yapılan KCK operasyonuydu. Bu operasyonda, sivil siyasette yer alan 80 kişi, çok kötü bir görüntü ile gözaltına alındı. Bu operasyon o dönemin Kürt partilerinin sözcüleri tarafından “Fethullahçıların operasyonu” olarak tanımlandı — ki öyleydi. Bunun çözüm sürecini baltalamak için yapıldığı söylendi. Çok kritik bir olaydı o. 

Zaten bir sonraki büyük kopuş da üç sene sonra, 7 Şubat 2012’deki MİT krizi ile yaşandı. MİT krizi şöyle bir olaydı: Oslo’da PKK yöneticileri ile birtakım Milli İstihbarat Teşkilatı yöneticileri, üçüncü bir ülkenin arabuluculuğunda bir araya geliyorlardı. Bir çözüm için tartışıyor, görüşüyor, müzakere ediyorlardı. Yeni açılan davada detaylarını öğreniyoruz ki Fethullahçı birtakım polisler ve yargı mensupları ya da Fethullahçı gizli örgütlenmesi, Diyarbakır’daki bir partinin –ki HDP olması lâzım–, onun bilgisayarlarına bunun birtakım ses kayıtlarını yerleştirip daha sonra bu bilgisayarları ele geçirerek, buradaki ses kayıtlarından hareketle bir soruşturma açtılar. Ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere MİT’in eski yöneticilerini ifadeye çağırdı özel yetkili savcı. Aslında bu bir tutuklama girişimiydi. Ama Başbakan Erdoğan bu olayı engelledi. Asıl savaş ilanı bence buydu. 7 Şubat 2012’dir Gülen-Erdoğan savaşının ilanı. Ve savaşı ilan eden Fethullah Gülen’dir. Eğer Hakan Fidan ve diğer MİT yöneticileri ifade vermeye gidip tutuklansalardı neler yaşanırdı? Açıkçası kestirmek mümkün değil. Ama iki taraf da bu başarısız girişimin ardından, orada Erdoğan’ın müdahalesiyle olayın engellenmesiyle beraber işin rengi değişti. Ve iki taraf da ilginç bir şekilde bunun büyütülecek bir şey olmadığını söylediler. Çünkü her iki tarafın da birbirine ihtiyacı vardı. Ama savaş bir kere başlamıştı ve artık bunun dönüşü kolay kolay yoktu. 

Bu arada çözüm süreci sürüyordu. Geri çekilme… Abdullah Öcalan’ın 2013 Nevruzu’ndaki o mesajı Diyarbakır’da 21 Mart’ta okundu. Çok önemli bir dönüm noktasıydı. Daha sonra Kandil’de PKK yöneticileri Türkiye’deki güçlerini geri çekeceklerini ilan ettiler, bunun açıklamasını yaptılar. Ama bir süre sonra geri çekilme durdu. Ve işler bir şekilde dondu. 

Ve Gezi’ye geliyoruz. 2013 ile, Türkiye’nin en kritik yıllarından birisi, öyle gözüküyor. 2013’te Haziran’da Gezi’de başlayan olaylar Fethullahçılarla Erdoğan hükümetinin ve Erdoğan’ın ittifakının son demleriydi. Orada Gezi olayının Türkiye için çok ciddi bir kırılma noktasına dönüşmesinde Emniyet ve Yargı’daki Fethullahçıların rolü birinci derecede önemli olmuştur. Ve Erdoğan’ın zaten almaya yatkın olduğu kararların alınmasını iyice kolaylaştırmıştır. Bugünden bakıldığında Fethullahçılar Gezi üzerinden Erdoğan’a bir şeyler söylüyorlar belki; ama bu yalan. Çünkü bakıyoruz: Beraatle sonuçlanan Gezi davasının esas materyellerini de, dinleme kayıtlarını vs.’yi de zamanın Fethullahçı savcıları ve polisleri toplamıştı. Oradaki gösterilerin şiddetle bastırılmasında rolü olan polis şeflerinin büyük bir çoğunluğunun da Fethullahçı olduğunu, idare amirlerinin de Fethullahçı olduğunu biliyoruz. Orada ittifak son bir deneme yaptı. Ama Gezi’de Erdoğan’ın iyice zayıfladığını düşünen… –öte yandan Eylül ayında, 2013 Eylül ayında PKK sözcüleri geri çekilmeyi durduklarını ilan ettiler; bir de böyle bir olay var– …bir taraftan toplumsal muhalefet, bir taraftan PKK ve burada Erdoğan’ın iyice zayıfladığını düşünen Fethullahçılar uzun bir süredir üzerinde çalıştıkları o yolsuzluk dosyalarını birden karşımıza çıkarttılar, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları. O gerçekten Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı indirmeye çalıştığı ikinci büyük denemeydi — MİT Krizi tabii kuşkusuz çok daha büyük bir saldırıydı. Büyük bir savaş ilanıydı. 17 Aralık çok sert geçti. Ama 25 Aralık’a kadar Erdoğan bir şekilde Fethullahçıların hesaplayamadığı bir şekilde durumu kontrol altına aldı ve karşı cevapla Fethullahçı polis ve savcıları hızlı bir şekilde tasfiye ederek vs., kontrolü eline aldı. Ve bu saldırıyı püskürttü. 

Erdoğan’ın Fethullahçılara savaş açması 17-25 Aralık’tan sonradır. Öncesinde tabii unutmamak lâzım, bu olayı tetikleyen bir diğer husus, yani 17-25 Aralık’ı tetikleyen bir diğer husus Erdoğan’ın Kasım ayında 2013’te dershanelerle ilgili düzenleme açıklamasıydı. Dershanelerin kapatılacak olmasıydı — ki dershane Türkiye’de Fethullahçılıkla eşanlamlı bir şeydi. Fethullahçılar buna çok ciddi bir şekilde tepki gösterdiler. Kasım’daki bu açıklamanın ardından da Aralık’taki olay yaşandı. Ve nihayet 17-25 Aralık’ın ardından: 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi. Savaşın en son noktası. 

Şimdi buraya baktığımız zaman ilginç bir şekilde savaşı açanın Erdoğan olmadığını görüyoruz. Erdoğan son âna kadar Fethullahçılığı kontrol altında tutmaya çalıştı. Onlarla bir şekilde iş görmeye, ama onların alanını da çok geniş tutmamaya çalıştı. Kontrollü bir şekilde onların devlet içerisindeki varlığına göz yumdu. Ama Fethullahçılar, Fethullah Gülen’in kendisi, çok daha fazlasını istedi. Hatta iktidarın kendisini istedi. Her türlü yere sızdı. AKP’ye de sızdı. Diğer partilere de sızdı, bütün siyasî alana, yargıya, bürokrasiye, ekonomi alanına. Her yerden ülkeyi bir nevi kuşattı. Ve zamanı geldiğini düşündüğünde, Erdoğan’ın gerek sağlığı nedeniyle, gerek yaşadığı krizler nedeniyle gücünün kalmadığını düşündüğü anda ona öldürücü darbeler indirmek istedi. Ama bunda büyük ölçüde başarılı olamadı. Bence asıl öykü budur. Ama henüz cevaplanmamış birkaç tane soru var. Bu soruların bence en önemlisi, hâlâ benim tam olarak cevabını bilmediğim ve çok merak ettiğim hususlardan birisi, o kadar ittifak halindeyken, o kadar işler birlikte iyi gidiyorken, Fethullah Gülen’in ve Fethullahçıların neden Kürt sorununun çözümünü istemedikleridir. Bunun birtakım politik, ideolojik açıklamaları olabilir. Fethullah Gülen’in çok aşırı Türk milliyetçisi olması vs. olabilir. Bir ara, biliyoruz, çözüm sürecinden önce Fethullah Gülen şunu önermişti Erdoğan’a — bu açık açık biliniyor: “Bölgeyi, Güneydoğu’yu bize bırakın. Biz oraları birtakım mülkî âmirlerle donatalım ve orada bu sorunu bir şekilde çözelim”. Yani devlet eliyle Kürtleri devlete kazanma iddiasını ortaya atmışlardı. Olabilecek bir şey değildi. Zaten iktidar da buna yanaşmadı. Hem olabileceğini düşünmedikleri için, hem de Fethullahçılara böyle bir şeyi teslim etmek istemedikleri için herhalde. Ama benim için hâlâ çok önemli bir sorudur. Fethullah Gülen niye bu çözüm sürecini sabote etmek için elinden gelen her şeyi yaptı? 

Bir diğer buna bağlı soru da şu tabii ki: Mart 2015’te Erdoğan tam Fethullahçılıkla savaşının en tepe noktalarından birisinde, yani 25 Aralık’ın üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçtikten sonra niye kendi elleriyle çözüm sürecinden ya da Kürt sorununu barışçıl yollarla çözme arayışından vazgeçti? Buna, PKK’yı suçlayan vs. birtakım şeyler söylenebilir. Ama çok kritik yerlerde, çok kritik anlarda yürümüş olan bir şeyden Erdoğan sonra tekrar, neden o da vazgeçti? Yani bir anlamda Fethullah Gülen’in çözüm süreci sırasında yapmak istediğinin, dayattığının bir benzerini niye Fethullahçılarla savaşırken kendisi benimsedi? Bence bu da çok önemli bir soru. Tabii bütün bu soruların cevapları bazı kişilerde, özellikle olayın aktörlerinde, tabii ki Fethullah Gülen’in kendisinde, Erdoğan’ın kendisinde ve bu hareketlerin üst düzey birtakım isimlerinde — tamamı olmasa bile parça parça var. Ama şuna da eminim ki bu olay sadece Türkiye sınırları içerisinde anlaşılabilecek bir olay değil. Kaldı ki Fethullah Gülen de zaten yıllardır Türkiye’de yaşamıyor. Türkiye’yi her bir noktasına kadar kontrol ettiği bir noktada, ama Pensilvanya’da yaşıyor. Bu bile başlı başına bu olayın artık sadece Türkiye’nin meselesi olmadığını bize gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar