The Atlantic: “Siz de muhtemelen koronavirüse yakalanacaksınız!”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
James Hamblin’in koronavirüsün yayılması, hastalığın doğası ve aşısının bulunma ihtimaline ilişkin pek çok uzmanla konuşarak hazırladığı ve 24 Şubat'ta The Atlantic'te yayımlanan haberini özet olarak aktarıyoruz.

Mayıs 1997’de, 3 yaşındaki bir çocuk, ilk bakışta soğuk algınlığını andıran bir hastalığa yakalanmıştı. Ancak hastalığın belirtileri altı gün boyunca ağırlaşarak devam etmişti ve sonunda da Hong Kong’daki Queen Elizabeth Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Burada hastalık daha da kötüleşmişti ve çocuk, solunum yetmezliği çekmeye başlamıştı. Erken teşhise rağmen çocuk hayatını kaybetmişti.

Çocuğun hastalığının nasıl bu kadar kısa sürede ilerlediğine şaşıran doktorlar çocuğun tükürük örneklerini Çin Sağlık Bakanlığı’na gönderdi. Ancak hastalık bir türlü tanımlanamadı ve bu yüzen diğer ülkeler ile ilgili de araştırma yapılmaya başlandı. Atlanta’daki ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi’nde bu tükürük örneği yaklaşık bir ay boyunca incelendi.

Hastalık grip olarak tanımlandı. Grip zaten tarih boyunca en fazla ölüme yol açan hastalıktı. Ancak bu virüs daha önce insanlarda görülmemişti. H5N1 veya kuş gribi olarak adlandırılan bu virüs yaklaşık yirmi sene önce teşhis edilmişti, ancak hastalığa sadece kuşlarda rastlanıyordu.

Ağustos ayından itibaren önlemler arttı. Hatta hastalığı yok etmek için Çin hükümeti tavuk yetiştiricilerinin itirazlarına rağmen bir buçuk milyon tavuğu öldürdü. 1997 yılı sonuna kadar virüs 18 kişide daha görülürken bu kişilerden altısı hayatını kaybetti.

Virüse yıllar boyunca tekrar rastlanılmadı. Hastalık oldukça ölümcüldü. Hastalığa yakalananların yüzde 60’ı hayatını kaybediyordu. 2003’ten beri kuş gribi yüzünden 455 kişi hayatını kaybetti. Daha etkisiz olan grip virüsleri ise hastalığa kapılanların yüzde 0,1’inin ölümüne neden oluyor. Ancak hastalığın görülme sıklığından dolayı her sene binlerce insan hayatını kaybediyor.

H5N1 virüsünü taşıyanlar kolayca tespit edilip karantinaya alınabiliyor ya da teşhis edilmeden hayatlarını kaybediyordu. Yani dışarıda dolaşarak virüsü yayma tehlikeleri yoktu. Koronavirüs ise solunumla ilgili bir hastalık olduğu için yayılma tehlikesi çok daha fazla. Hastalığın öldürme oranı yüzde 2 olmasına rağmen küresel çapta alarm verilmesinin ise farklı sebepleri bulunuyor.

Koronavirüs pek çok açıdan gribi andırıyor. Bundan önce görülen MERS ve SARS adındaki benzer iki vakanın aksine hayvanlardan geçmiyor, insan vücudunun içinde gelişiyor. SARS ve MERS toplam bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Koronavirüs ise şimdiden bu toplamın iki katından fazla can aldı. Teşhis edilmesinin zorluğu hastalığı daha da tehlikeli hale getiriyor. Geçen hafta Japonya’da bir yolcu gemisinde seyahat eden 14 Amerikalı turistin hastalık testleri pozitif çıktı. Hem de hiçbir şikâyetleri olmamasına rağmen.

Dünya nasıl cevap veriyor?

Dünya bu hastalığa daha önce görülmemiş bir hız ve örgütlenme kapasitesi ile cevap verdi. Karantina genellikle bu tip hastalıklardaki ilk yöntem olur. Yine de virüs şu ana kadar en az 24 ülkeye yayıldı. Onlarca önlem alınmasına ve kolektif bir mücadele başlatılmasına rağmen hastalık artarak yayılmaya devam ediyor. Eğer insanlar evde kalmak yerine işe gidip çalışabilecek kadar kendilerini iyi hissediyorlarsa, zaten hasta olan kişileri teste tabi tutmak oldukça anlamsız bir strateji haline geliyor.

Çinli meslektaşlarıyla çalışan Harvard’lı epidemiyolojist Marc Lipsitch, önümüzdeki sene içinde dünya nüfusunun yüzde 40 ila 70’inin virüsten etkileneceğini öngörüyor. Ancak bunların hepsinin ölümcül vakalar olmayacağını belirten Lipsitch, “Pek çoğumuz daha hafif bir türeviyle karşılaşacağız. Bazıları da semptomsuz olacak” diyor.

Lipsitch bu öngörüsünde yalnız değil. Epidemiyolojistlerin pek çoğu hastalığın yayılma hızının artacağından emin. Hatta bazıları COVID-19’un artık mevsimsel bir virüs haline gelebileceğini bile söylüyor. Bundan önceki diğer mevsimsel hastalıklara karşı insanlar uzun süreli bağışıklıklar geliştirememişlerdi. Eğer COVID-19 da aynı şekilde ilerlerse “soğuk algınlığı ve grip mevsimi”, “soğuk algınlığı, grip ve COVID-19 mevsimi” olarak adlandırılmaya başlanabilir.

An itibariyle kaç kişinin virüs taşıdığını bilebilmek mümkün değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün de onayladığı sayıya göre ABD’de tespit edilen 35 vaka var. Hastalığın yayılma hızını belirleyecek faktör ise aynı virüsün daha etkisiz olan türevlerinin ne kadar bulaşıcı olacağı. Lipsitch her sene pek çok grip vakasının teşhis edilmediğini vurgularken koronavirüsün ne kadar yayılacağını öngörebilmenin tek yolunun test yaptırmak olduğunu söylüyor.

Test yaptırmak mümkün mü? Aşı çalışmaları sonuç verecek mi?

ABD’deki doktorlara, Çin’e gitmeyen veya hastalık sahibi biri ile iletişime geçmeyen kişilere test yapmamaları tavsiye ediliyor. Geride bıraktığımız iki hafta boyunca ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi, hasta sayısını tam olarak belirleyebilmek için ABD’deki beş şehrin gözlem altına alınabileceğini bildirmişti. Ancak test yaptırma gibi bir yöntem hâlâ mevcut değil. Bu kadar az veriyle herhangi bir öngörüde bulunmak oldukça zor. Ancak hastalığın yayılmasını önlemek ve etkisini azaltmak için en iyi yolun aşı bulmak olduğu da oldukça açık.

Geçtiğimiz ay küçük bir ilaç şirketi olan Inovio’nun hisse bedelleri iki katına çıktı. Ocak ayının ortasında firmanın koronavirüs için aşı geliştirdiği iddia edilmişti. Ancak teknik olarak bu mümkün değildi. Aşıların güvenliği ve etkili olup olmadığını kanıtlamak için uzun bir sürece ihtiyaç vardır. Şu an pek çok ilaç şirketi ve üniversitelerin araştırma merkezleri aşı bulmak için yoğun çaba sarf ediyor.

Aşının bulunmasının bir buçuk sene alabileceğini söyleyen uzmanlar bu sürenin bile oldukça iyimser olduğunu belirtiyorlar. Aşının imal edilmesi genellikle büyük bir ilaç firmasının yatırım yapmasına bağlıdır. Ancak bu oldukça büyük bir maliyeti de beraberinde getiriyor. Henüz hiçbir ilaç firması buna kaynak ayırmış değil.

1980’li yıllarda pek çok ilaç firması, aşı yapım aşamasının getirdiği zararlar maliyetleri karşılamayınca, aşı yapımından çekilmişlerdi. ABD hükümeti ise teşvik etmek için aşı yapım sürecinde ortaya çıkan maddi zararları karşılayacağını taahhüt etmişti. Ancak bu plan da ilaç firmalarının politikalarında radikal bir değişikliğe yol açmadı. Firmalar hâlâ günlük ve dönemsel hastalıklara daha çok yatırım yapıyorlar. Ancak koronavirüs bu bağlamda bir istisna teşkil edebilir.

Uzmanlara göre esas önemli olan bu salgına daha önceden hazırlık yapılmasıydı. SARS’dan daha büyük dersler çıkarılmalıydı. Ancak Ebola salgınında olduğu gibi bu hastalıkta da acil durum hali ortadan kalkınca aşı geliştirilmesine olan ihtiyacın da azaldığı öne sürüldü ve çabaların yoğunluğu da giderek azaldı.

Koronavirüsle nasıl mücadele edilmeli?

Cumartesi günü Politica isimli medya organizasyonunun açıklamasına göre Beyaz Saray koronavirüs ile mücadele etmek için Kongre’den 1 milyar dolarlık acil durum finansmanı talebinde bulunacak. Hükümetlerin uzun dönemli yatırımları büyük önem taşıyor, çünkü aşı oluşturma, talebin düşük olduğu dönemlerde bile ciddi çaba ve sermaye istiyor. Piyasa ekonomileri talep olmadığı müddetçe bu tip acil durumlar için çözüm üretmekte zorlanıyor.

Epidemiye Hazırlık İçin İnnovasyon Koalisyonu (CEPI) isimli kuruluş, aşı geliştirme için önemli adımlar atsa da kurumun çekinceleri de bulunuyor. Geçtiğimiz yıl Sınır Tanımayan Doktorlar oldukça iğneleyici bir yazı kaleme aldı ve CEPI’nin geliştirdiği aşı modelinin eşitlikçi dağıtım ve ödenebilirlik oluşturmadığını savundu. CEPI ise politikalarını güncelleyerek daha eşitlikçi bir model geliştirmek için uğraşıyor. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün danışmanlarından Manuel Martin de yeni geliştirilen modelden daha umutlu olduklarını söylüyor.

En çok yardıma ihtiyaç duyulan bölgelere aşıyı götürmek hastalığın yayılmasını önlemek açısından büyük önem taşıyor. 2009’da H1N1 (domuz gribi) ortaya çıktığında Meksika büyük darbe almıştı. Ağır darbe almayan Avustralya’da ise hükümet ilaç firmalarının ihracatlarını sınırlandırmıştı. Ülkeler ne kadar içe kapanırsa riskleri analiz edip yeni çözümler bulmak da aynı ölçüde zorlaşıyor.

İtalya, İran ve Güney Kore, COVID-19’dan giderek daha fazla etkilenmeye başlayan ülkeler arasında yer alıyorlar. Pek çok ülke karantina ile soruna çözüm bulmaya çalışıyor. İlk aşamada bu uygulama makul, ancak seyahat etmeyi geniş ölçüde yasaklamak, şehirleri giriş çıkışa kapatmak ve kaynakları stoklamak seneler boyu sürecek bir salgın hastalık için gerçekçi çözümler değil. Alınan her önlem kendi risklerini de beraberinde getiriyor. Pek çok salgın hastalıkla mücadele etmek için sınırları kapatmak değil daha da açık hale getirmek gerekiyor. Bir noktadan sonra COVID-19’un etkilerinden uzak kalabilecek bir bölge olacağı umudunu da bırakmak gerekecek. Bu hastalık herkesin sorunu olarak görülmek zorunda. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus