Sokağa çıkma yasağı iyi bir fikir mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Koronavirüs salgını çıktığından beri devletlerin sokağa çıkma yasağı koymalarının doğru olup olmadığı tartışılıyor. Bir süredir Türkiye’nin de gündeminde olan bu tartışmaya devlet -şimdilik- kayıtsız gözüküyor.

Yayına hazırlayan: Deniz Dursun 

Merhaba, iyi günler. Bugün Murat Yetkin blogunda yazdığı yazıda Türkiye’nin İran ve İtalya olmaması için bir an önce sokağa çıkma yasağı uygulamasının en azından bazı bölgelerde, belli bölgelerde gerektiğini yazdı. Bu konuda öteden beri kimisi uzman, kimisi sıradan vatandaşlar değişik şekillerde görüşlerini dile getiriyorlar. Dünyada yaşanan örnekler belli. En çarpıcısı tabii ki önce Çin, ardından İran ve İtalya. Yapılanlar ve yapılmayanlar, geç yapılanlar; bütün bunların hepsi ortaya konulduğunda, değerlendirme yapıldığında, sokağa çıkma yasağı bir seçenek olarak, güçlü bir seçenek olarak önümüze çıkıyor. Sokağa çıkma yasağının güçlü bir şekilde uygulandığı ülkelerde başarı olduğu ileri sürülüyor; ama İtalya her gün bir önceki günden daha fazla ölü sayısıyla istisnai bir durum olarak karşımıza çıkıyor. İtalya’nın durumu belki de çok ama çok geç kalmakla açıklanabilir; ama bakıldığı zaman sokağa çıkma yasağının, salgının yayılma hızını durdurduğu yolunda çok güçlü emareler var, bulgular var. Özellikle Asya ülkelerinden gelen haberler bu yönde. Şimdi Türkiye’ye bakacak olursak, adım adım bir ölü, iki ölü, üç ölü derken, kayıp sayısı dün gece itibariyle 21’e yükseldi — bir gün içerisinde 12 hastanın kaybedilmesiyle. Bir günde en yüksek sayı şu âna kadar dün oluyor — ki dünkü yapılan testlerde test sayısının önceki güne göre daha az olduğunu görüyoruz. Dün 277 yeni vaka ortaya çıkarılmış 3000’e yakın testten, 12 hasta kaybedilmiş. Sonuçta vaka sayısı 947 ve kayıp sayısı da 21, bu rakam ürkütücü mü? Bence ürkütücü; ama tabii ki dünyadaki birçok örneğe baktığımız zaman rakamlar düşük; ama burada tabii şöyle bir sorun var: Türkiye’de yapılan test sayısı düşük. Testin daha yaygın yapılması halinde mutlaka pozitif olanların, virüsle enfekte oldukları saptananların sayısı katlanarak artacaktır. Zaten başından itibaren en çok dile getirilen hususlardan birisi testlerin yapılması, yaygınlaştırılması, devlet tarafından ücretsiz sağlanması şeklinde. En son dün akşam itibariyle Türk Tabipleri Birliği de böyle bir kampanya örneği başlattı. Batı’da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde en çok konuşulan konulardan birisi bu ve Amerikan Başkanı Trump’ın da en önde gelen vaatlerinden birisi bu. Dolayısıyla öncelikle Türkiye’de bence testlerin yaygınlaştırılması ve ücretsiz yapılması gibi bir çağrıda bulunmak öncelikle daha makûl. Hangi aşamada olduğunu saptamak gerekiyor, hızlı bir şekilde saptayabilmek gerekiyor ve saptananların hızlı bir şekilde karantinaya alınması gerekiyor. Şu anda pozitif olanların saptanma sürecinde devlet bizden kendi kendimizi karantina altına almamızı istiyor, evlerimizden çıkmamamızı istiyor. Tabii ki bu makûl bir çağrı, ama burada şu noktanın özellikle altını çizmek lâzım: Burada sorumluluğu doğrudan bize yönelten bir devlet var. Yani sokağa çıkmayın diye Cumhurbaşkanı Erdoğan da rica ediyor. Peş peşe yaptığı –geç kaldı bence ama– Çarşamba gününden bu yana yaptığı açıklamalarla insanların sokağa çıkmamasını, toplu yerlerde bulunmamasını, özellikle yaşlıların buna çok daha fazla dikkat etmesini istiyor. Ama ne oldu? Dün itibariyle 65 yaş üstünün ve kronik hastalık sahiplerinin sokağa çıkmasına devlet eliyle çok ciddi kısıtlama getirildi. Dolayısıyla önce toplumdan isteyen, sonra kendi kısıtlamasını getiren bir devletle karşı karşıyayız ve bu arada tabii bir zaman kaybı yaşanıyor. Birçok olayda bunu gördük; toplu eğlence yerleri meselesinde bunu gördük, okullarda bunu gördük, spor karşılaşmalarında bunu gördük. Hep bir tereddüt hali, bir bekleme hali, ama sonra işlerin ciddiye bindiği görüldüğünde kısıtlama getirme hali. En son lokantalarda, her türlü yerde sandalyelerin kaldırılması kararı alındı. Bunların hepsi kademe kademe oldu; ama bu arada geçen süre içerisinde bu lokantalar ya da kafeler, kahvehaneler, insanların oturduğu yerler açık olduğu müddetçe virüs nasıl bir yayılma gösterdi, bunları bilemiyoruz. Zaten bir aşamadan sonra kimin virüsü nereden, nasıl kaptığını anlamak çok fazla mümkün olmayacak. Sokağa çıkma yasağı meselesine gelince; neden burada bir tereddüt var? Buradaki tereddüdün esas nedeni herhalde ekonomik. Yani böyle bir durumda ülke ekonomisinin çok ciddi bir şekilde duracağı muhakkak ve “Türkiye bunu kaldırabilir mi?” sorusu var. Türkiye’nin bunu kolay kolay kaldıramayacağı ortada; çünkü Türkiye zaten bu salgın olayına bir ekonomik kriz içindeyken girdi. Birçok Batı ülkesi şu anda sokağa çıkma yasağı ve benzeri uygulamalardan doğacak, özellikle vatandaşların ihtiyaçları, gelir azalmaları ya da gelir kayıplarını önleme konusunda bir dizi uygulama yapıyorlar. Birtakım fatura ödemelerini iptal ediyorlar. Doğrudan vatandaşa para veren ülkeler, para vermeyi düşünen ülkeler var; ama bizde şu âna kadar –örneğin doğalgaz, elektrik faturaları konusunda– devletin verdiği taahhüt ya da devletin yaptığı “kıyak” diyelim, bunların online olarak ödenebilecek olması. Yani bir iptal –en azından şu aşamada– yok. Belki yarın öbür gün o noktaya da geliriz. Türkiye’deki temel sorun, anlaşıldığı kadarıyla birincil olarak ekonomik; ama sokağa çıkma yasağının olmayıp insanların evde kalmalarının telkin edildiği bir ortamda işler iyice karışıyor, çünkü birçok işletme çalışanlarından işbaşı yapmalarını istiyor. Bazıları istemiyor; online olarak evden çalışılabilecek sektörler var, ama evden çalışamayacak sektörler de var. O sektörler varlıklarını sürdürebilmek için çalışanlarını çağırıyorlar ve çalışanlar oralara servis araçlarıyla ya da toplu taşıma araçlarıyla gidiyorlar ve hem çalışma ortamları hem de ulaşım sürecinde virüsü kapma ihtimallerini birlikte yaşıyorlar — böyle bir olay da önümüzde duruyor. Özellikle pazartesiden itibaren, yarından itibaren bunu çok daha ciddi bir şekilde konuşuyor olacağız. Hangi işletmeler çalışanlarını çağırıyor, hangileri çağırmıyor. Çağırmayanlar çalışanlarına bunu ödetiyorlar mı, ödetmiyorlar mı? Çünkü birçok yerde bunun ücretsiz izin olarak sayılması ya da daha sonra yıllık izinlerine sayılması, yani gelmemelerini yıllık izinlerinden düşürecek işletmeler olduğunu duyuyoruz. Burada çalışanların gelmedikleri durumlarda hiçbir hak kaybına uğramayacaklarının garanti edilmesi bir şekilde gerekiyor. Bunu kim nasıl yapacak? Devletin şu anda yaptığı, işverenlere kimseyi işten çıkartmama yolunda bir çağrı yapmak. Bir diğer husus tabii ki günübirlik çalışanalar var, gündelik çalışanlar var, sokakta çalışanlar var; onların durumu apayrı, çok daha zor ve bu da bize zaten salgının nasıl ciddi bir sınıfsal boyutu olduğunu gösteriyor. İşte burada sokağa çıkma yasağı meselesi önümüze geldiği zaman, bütün bu parametrelerle birlikte düşünmekte yarar var. Sokağa çıkmayan insanların gelir kaybı yaşamamaları nasıl sağlanacak? Sokağa çıkmayan insanların bulundukları yerde sağlıkları nasıl sağlanacak? İhtiyaçlarının giderilmesi nasıl sağlanacak? Bütün bunları düşünmek lâzım. Bunlar çözülemeyecek sorunlar değil, ama şu âna kadar Ankara’dan gelen mesajlar bu konuda pek de fazla acelesi olmadığı yolunda, hatta İçişleri Bakanı’nın ve bazı gazetecilerin, sokağa çıkma yasağı meselesi önermesini de hızlı bir şekilde FETÖ’ye bağlamış olduklarını görüyoruz; bu da çok yadırgatıcı bir durum. Fethullahçılar tabii ki birçok durumda olduğu gibi burada da yaşanan kötü durumdan istifade etmeye çalışıyor olabilirler; ama koca devletin nerede bir Fethullahçı komplosu var, nerede gerçekten vatandaşın kaygı ve talepleri var, beklentileri var, bunları ayırt etmekle yükümlü olması lazım. Kestirip atarak, bunu Fethullahçılıkla eşdeğer tutarak yapılan açıklamaların hiçbir inandırıcılığı yok. Peki sokağa çıkma yasağı gerekir mi? Kişisel kanıma göre, bence gerekir. Özellikle –tabii bize bu konuda çok şeffaf açıklamalar yapılmıyor ama, bildiğimiz kadarıyla– İstanbul çok ciddi bir şekilde risk altında. Vakaların önemli bir kısmının İstanbul’da olduğunu bir şekilde biliyoruz, görüyoruz, duyuyoruz ve İstanbul’da sokaklar –dün görmüşsünüzdür, bugün umarım görmeyiz– sanki hiçbir şey olmamış gibi keyif süren insanlarla dolu. Belki çalışmıyorlar, ama çalışmamanın dışında bir sosyallik halini bayağı bir sürdürüyorlar. Mesafe, sosyal mesafe denen olaya riayet etmeyen insanların sayısı hayli fazla, burada olayı 65 yaş üstü insanlara yıkılamaz — sanki bütün her şeyin sorumlusu onlarmış gibi. 65 yaş üstü insanların önemli bir kısmı, olaydan haberdar olan, riskten haberdar olanların önemli bir kısmı zaten çıkmıyor, ama bunların içerisinde şunu da unutmamak lâzım: Kendilerine bakacak yakınları olmayanlar da var, bunlarla ilgili de bir düzenleme yapılması gerekiyor. Evet, sokağa çıkma yasağı, bu vurdumduymazlıkla –ki bu vurdumduymazlık sadece Türkiye’ye özgü değil, örneğin Fransa’da bakan kalktı bunları “aptallar, enayiler” olarak tanımladı açıkça–, yani o kadar ısrara rağmen sokağa çıkan, hiçbir şey olmayacakmış gibi kahramanlık gösterisi yapanlar var. Fransa’da da böyle oluyor, başka yerlerde de böyle oluyor, Türkiye’de de böyle oluyor. Bunun bir yerde durulması lâzım; çünkü bütün gelen haberlere rağmen bu olayı ciddiye almayan, çok da fazla önemsemeyen bir bölümü var insanların ve bunlar, önemsemeyen insanlar, çok fazla ciddiye almayanlar ya da birtakım yalan yanlış bilgilerle belli bir yaştan itibaren bir şey oluyor/olmuyor gibi birtakım basit denklemlere inananlar nedeniyle virüsün yayılımı çok daha fazla olabilir. Bunu pekâlâ Türkiye yapabilir, özellikle durumun kritik olduğu yerlerde –ki anlaşılan İstanbul bunlardan birisi– bu pekâlâ belli düzenlemelerle yapılabilir bir şey. Bunu şu âna kadar yapmadı devlet; belli ki bir şeyleri gözetiyor, belli ki bize açıklamadıkları birtakım bilgiler var, belli ki bu olayın çok fazla da büyüyeceğini düşünmüyorlar. Türkiye’nin bir İtalya, İran gibi olacağını düşünmüyorlar, umarım öyledir ve haklıdırlar. Bir de tabii işin bir başka boyutu var: Moral boyutu. Sokağa çıkma yasağı sanki bir acziyetmiş gibi algılanabiliyor. Yani çaresizliği, devletlerin çaresiz kaldığını gösteriyor, böyle bir algı oluşabilir diye düşünüyor olabilirler. Olabilir, ama dünyanın birçok yerinde birçok iddialı devlet bunu yapabildiğine göre, yapmak zorunda kaldığına göre, bunu yapmakta hiçbir beis yok. Unutmayalım, bu ülkede değişik vesilelerle sokağa çıkma yasakları uygulandı. Yakın bir zamana kadar nüfus sayımı için bile sokağa çıkma yasağı uygulamış bir ülkeyiz. Ben çocukluğumda, 12 Mart döneminde yaşanan sokağa çıkma yasağını hatırlıyorum mesela, orada da terörle mücadele iddiasıyla yapılan sokağa çıkma yasakları vardı. Darbeler sırasında sokağa çıkma yasakları ilan edildi vs.. Siyasî nedenlerle yapılan ya da nüfus sayımı gibi çok daha başka yöntemlerle yapılabilecek işler için bile sokağa çıkma yasağı uygulayan bir devletin, doğrudan kamu sağlığını ilgilendiren bir dönemde, bu olaya siyaseten çok da fazla mesafeli olması bence çok isabetli değil. Yani bu, Türkiye’de devletin hiçbir zaman başvurmadığı bir olay değil ve bugüne kadarki yaşananlarda, sokağa çıkma yasaklarında esas olarak gözetilen devletin bekasıydı –meşru lâfla–; ama şimdi çok daha geniş bir şey var; ülkenin ve toplumun bekası söz konusu, sağlık açısından ve burada bu seçeneğin ciddi bir şekilde düşünülmesi lâzım. Uzmanlar bu konuda çok ciddi uyarılarda bulunuyorlar; bunu savunan, başından beri savunanlar var Türkiye içerisinden, Türkiye dışından genel olarak dünya için ve özel olarak Türkiye’yi gözleyen. Mesela en son dün yaptık yayın; Emrah Altındiş, Boston’dan –ki bu konularda önde gelen uzmanlardan birisidir Türkiye’den– o da Türkiye’nin –özellikle enfekte olan kentlerde– sokağa çıkma yasaklarını ciddi bir şekilde düşünmesini gündeme getirdi. Bu olayı böyle bir Fethullahçılık, şuculuk buculuk gibi yaftalayarak değil, ciddi ciddi tartışmakta yarar var; çünkü bugüne kadar gündeme getirilen, dile getirilen şeylerin hemen hemen hepsini devletin gecikmeli bir şekilde yaptığını gördük; spor karşılaşmaları örneği ortada ve Fenerbahçe-Beko basketbol takımının dün yaptığı açıklama da ortada. Eğer erken davranılmış olsaydı çok daha az hasarla, çok daha sakin bir şekilde bunları atlatabilecekken, şu ya da bu nedenle yaşanan gecikmeler bedeli artırabiliyor. Dolayısıyla sokağa çıkma yasağını samimi bir şekilde, ama esas olarak işin uzmanlarına bırakarak tartışmakta, bir seçenek olarak gündemde tutmakta yarar var. Ben bir vatandaş olarak bunun doğru olabileceği kanısındayım. Yanılıyor olabilirim, bunun karar mercii ben ve benim gibi insanlar değil; ama gerçekten uzmanların sözüne kulak verip devletin bunu hızlı bir şekilde, net bir şekilde karara bağlaması gerekiyor. Bir şey yapılacaksa bir an önce yapılmasında yarar var. Daha önce yapıldığı gibi gecikmeli yapılan her şeyde, atılan her adımda bir şeyleri kaybediyoruz, daha fazla sayıda vatandaşımız virüsü kapabiliyor, hayatî tehlike yaşayabiliyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus