Ahmet Altan, Osman Kavala, Mümtaz’er Türköne ve diğerleri: Korona günlerinde adalet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Koronavirüs salgını Türkiye’de kutuplaştırmayı mı derinleştirecek yoksa toplumsal barışın tesisine katkıda mı bulunacak? İkinci seçenek için, zaten haksız bir şekilde içeride tutulan sembolik isimlerin tahliyesi iyi bir başlangıç olabilir.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Yeni bir hafta başladı, koronavirüs tedirginliğiyle, teyakkuzuyla, kaygısıyla, tedbirleriyle, mücadelesiyle; ama bir yandan da aldırmazlığıyla, umursamazlığıyla gidiyor. Hafta sonu kötü görüntüler vardı — özellikle büyükşehirlerden. Hafta başı hayat bir şekilde devam ediyor; işyerlerinin önemli bir kısmı kapalı olsa da hâlâ açık olanlar var, çalışanlar var, işlerine gidenler var, toplu taşıma araçları kullanılıyor ve rakamlar artıyor. Rakamlar artarken garip bir şekilde test yapılan vatandaşların sayısı azalıyor. Halbuki dünyanın dört bir tarafından ve Türkiye’den saygın isimler, uzmanlar, önceliği test olarak saptıyorlar. Ne çok insanda ne kadar hızlı bir şekilde test yapılırsa, ne kadar pozitif olanlar tespit edilip bir şekilde karantinaya alınırsa salgının yayılma hızı da o şekilde kontrol edilebilir diyorlar. Bu noktada öncelikle Güney Kore’yi örnek olarak gösteriyorlar, başka ülkeler de var. Bunun tam tersini yapıp çok kötü durumda olan ülkeler de var. Her neyse; şu anda Türkiye’nin bir şekilde gündeminde test olması gerekiyor. Bugün Bilim Kurulu’nun toplantısında bakalım ne kararlar alınacak? Sokağa çıkma yasağı konusunda, bunu hiçbir şekilde dile getirmek istemeyen, hatta birçok olayda olduğu gibi FETÖ’ye bağlamaya çalışan isimler –başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu– bunun ihtimal dahilinde olduğuna yönelik birtakım –doğrudan olmasa bile– açıklamalar yapıyorlar. Dinamik bir süreç yaşandığını, bütün gelişmelere göre adımlar atıldığını söylüyorlar. Ama şu an gördüğüm, genellikle adımların gecikmeli geldiği, tereddütle atıldığı. Daha erken tedbirler alınmış olsaydı, birtakım kısıtlamalar getirilmiş olsaydı, belki daha az bir tedirginlik yaşayabilirdik, her neyse. 

Bunları hep konuşacağız, ama ben bugün biraz siyaset konuşmak istiyorum. Siyaseti konuşmak istememin nedeni de tabii ki böyle bir durumda siyasetin unutuluyor olması. Bunun iyi bir şey olduğu yolunda birtakım ifadeler var. Siyasetçilerin tabii ki büyük ölçüde ortalıkta gözükmemesi ya da çok kısa sosyal medya açıklamalarıyla kamuoyunun karşısına çıkmaları. Siyaset bir nevi askıya alınmış gibi duruyor, ama bu aldatıcı. Aldatıcı olduğunu nereden anladık? Daha bu pazartesi sabahı ilk iş olarak HDP’li dört belediyeye daha –özellikle Batman Belediyesi’ni vurgulamak lâzım, il belediyesi olarak– kayyum atandı, belediye başkanları gözaltına alındı. Bu da siyasetin böyle zor dönemlerde özellikle devlet katında pek de ihmal edilmediğini bize gösteriyor. Bu karambolde, özellikle yerel yönetimlerin fonksiyonlarının daha da arttığı bir dönemde, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını görevden almanın, bu genel teyakkuz haline, virüsle mücadele stratejilerine herhangi bir yardımı olur mu? Olamaz. Öte yandan Türkiye’nin gerçekten ihtiyacı olan dayanışma ruhuna da hiçbir şekilde katkısı olamaz. Çünkü Türkiye çok gafil avlandı bu virüse; ekonomisi çok kötü durumdaydı, toplumsal olarak siyasetçilerin –özellikle ve başta tabii ki iktidarın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın– bilinçli politikaları sonucunda Türkiye bir kutuplaştırılma içerisindeydi. İşte bu virüs, bunları bir ölçüde atlatmamıza, en azından çözmemize yardımcı olabilir. O hep söylenen ama gerçekte gereği yapılmayan “Hepimiz aynı gemideyiz” duygusunu tekrar ortaya çıkarabilirdi; ama bu konuda çok da fazla ümitlenmememiz gerektiği konusunda işaretler var maalesef. Ama hâlâ yapılabilecek çok şey var, bu duyguyu diri tutmaya imkânı hâlâ çok güçlü bir şekilde var, atılabilecek adımlar var. 

Ben bunlardan birisini özellikle vurgulamak istiyorum: Malûm, infaz yasası tartışılıyor, Meclis’te görüşülüyor ve herhalde virüs vesilesiyle de bir an önce hayata geçirilecek, çok sayıda kişi cezaevlerinden çıkarılacaklar. Burada birtakım kıstaslar var –bu kıstasları uzmanlar ayrıca tartışıyorlar– ama burada “terör suçları” diye bir olay işin içerisine girince, Türkiye’de haksız yere içeride tutulan, uzun süredir içeride tutulan binlerce ismin de bundan yararlanamayacağı yolunda bir görüntü var. Halbuki bir yandan tabii ki sağlık nedenleriyle insanların ve cezaevlerinin hijyen meselesinin çözümü anlamında, cezaevlerinin belli ölçülerde denetimli bir şekilde boşaltılması anlaşılır bir şey. Ama aynı zamanda bunu toplumsal barışın inşasının bir aracı olarak da görmek mümkündü. Şu haliyle pek görülüyora benzemiyor. Devleti yönetenler hâlâ intikamcı mantıklarıyla, özellikle de kişisel intikam hevesleriyle, atılabilecek çok küçük ama sembolik değeri çok büyük adımları atmıyor, atmayacağa benziyorlar — umarım yanılıyorumdur. Örnekleri hızlı bir şekilde söyleyeyim; mesela Mümtaz’er Türköne. Prof. Mümtaz’er Türköne, darbe girişiminden sonra, Fethullahçıların yayın organlarında son âna kadar yazdığı için, onların ekranlarına çıktığı için tutuklandı. Yıllardır içeride tutuluyor ve çok ciddi bir hastalık geçiriyor, bunu daha önce gördük ve bayağı ilerlemiş bir yaşı var — en az 60 yaşının üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Mümtaz’er Türköne’nin artık cezaevinde tutulmasının herhangi bir anlamı zaten yoktu, şimdi gerçekten Mümtaz’er Türköne’nin tahliyesi birçok açıdan –tabii ki öncelikle kendisi ve yakın çevresi açısından–, Türkiye açısından da çok değerli olacaktır. Bir başka isim Ahmet Altan. Ahmet Altan 70 yaşında. Tahliye edildi, tutuklandı. Neden tutuklanmıştı? Neden tahliye edildi? Neden tekrar tutuklandı? Bunların hepsi, tartışması bile gereksiz şeyler; çünkü biliyoruz ki Ahmet Altan kişisel nedenlerle burada, duruşu nedeniyle birçok kişiyi –ben dahil– değişik zamanlarda çok sinirlendirmiş bir insan olduğu için içeride tutuluyor. Ondan bir tür intikam alınıyor. Bildiğim kadarıyla üç buçuk yıldır içeride Ahmet Altan, 70 yaşında ve Türkiye’nin önemli bir ismi. Sevin sevmeyin, bir yazar olarak, sadece Türkiye değil dünyada da bilinen bir isim ve Ahmet Altan’ın böyle bir dönemde tahliye edilmesinin hem Türkiye açısından hem de uluslararası kamuoyu açısından çok ciddi bir anlamı olacaktır. Bunu herkes biliyor. İşte böyle ciddi bir anlamı olacağı için de herhalde tahliyesi konusunda çok bir adım atılmıyor. Tekrar söylüyorum: Umarım yanılıyorumdur, umarım Ahmet Altan bu vesileyle bir an önce özgürlüğüne kavuşur. 

Osman Kavala keza öyle: Her suçlamadan tahliye edildi ve kendisine yeni bir suçlama konuldu. En son “casusluk” gibi abes bir suçlamayla tutuklu bulunuyor Osman Kavala. Dünyanın, özellikle Batı dünyasının çok yakından takip ettiği bir olay Osman Kavala olayı. Osman Kavala’nın da aslında mesela kendisine isnat edilmeye çalışılan Gezi organizasyonundan beraat etti, ardından darbe girişimine dahil olmaktan tahliye kararı çıktı. Şimdi de Henri Barkey’le aynı tarihlerde, aynı yerlerde olduğu –telefonla konuşmadığının da ortaya çıktığı biliniyor– gibi abes bir gerekçeyle casusluk suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Osman Kavala’nın da bir dakika bile daha fazla tutuklu kalmasının hukuka aykırı olduğunu biliyoruz. Bunu hep söylüyoruz, ama bu vesileyle Osman Kavala’nın da tahliyesini bu dönemde gerçekleştirmek, siyasî iktidarın böyle hayatî bir dönemde birtakım inatlarından vazgeçebileceğini göstermesi sahiden önemli olur. Gazeteciler var: En son tutuklanan OdaTV yazarları, muhabirleri, başka sitelerden de bu MİT mensubunu gösterme iddiasıyla tutuklanan gazeteciler var. Önce bırakılıp sonra tutuklanan gazeteciler var. Gazeteci olarak sadece onlar değil tabii ki; yıllardır içeride olan çok sayıda başka basın mensubu var, yakın zamanda içeriye girenler var. Bunların da bu dönemde bırakılması gerçekten çok anlamlı olur. Darbe girişiminin ardından tüm Türkiye çapında yapılan tutuklamalarda, Fethullahçılıkla değişik seviyelerde ilişkileri olan ya da olduğu iddia edilen binlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Bunların içerisinde çok sayıda kadın var; çocuklarıyla beraber cezaevinde olan kadınlar var, hastalar var. Devletin artık birtakım şeyleri temize çekmesinde yarar var, bu kan davası yaklaşımından artık bir şekilde kurtulabilmesi lâzım. 

Böyle birtakım temize çekmeler aslında Türkiye’nin şu içine girdiğimiz, tüm dünyanın koronavirüs olayıyla beraber içine girdiği olağanüstü döneme denk adımlar olur. Tabii ki bunun bir başka alternatifi böyle bir olağanüstü dönemde olağanüstü yetkilerini artırıp, otoriterliğini daha da katmerleştirmek. Bu da olabilir, daha çok bu olacağa benziyor; ama bunun sonu yok. Türkiye zaten otoriter bir yönetimdeydi, her istediklerini yapabiliyorlardı ve işte bu olayda da bunu gördük. Ülkeyi yönetenlerin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yetkileri vardı, yapabilirlerdi, hiçbir eksik yoktu ve şu âna kadar yaptıkları mücadelenin ne kadar sınırlı olduğunu görüyoruz. Buradaki sorun, açık bir şekilde Türkiye’nin sorunu otorite eksikliği değil; Türkiye’nin sorunu otoriteyle toplum arasındaki bağlarda çok ciddi kopuşlar olması. Bunu yeniden tesis etme imkânı bugünlerde önümüzde var; ama bu konuda olumlu bir adım atılacağı yolunda çok da fazla bir işaret yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaptığı sosyal medya paylaşımlarında genellikle insanları sokağa çıkmamaya ikna etmeye çalışıyor. Tabii bunun da bir anlamı var; geç kaldı bu konuda, ama zararın neresinden dönülse kârdır. Ama bunun ötesinde de kendisinin elinde; çünkü en büyük yetki, güç kendi elinde, medyanın büyük bir kısmı kendi denetiminde. Bunu Türkiye’de birtakım yeni sayfaların açılması için kullanabilir; ama şu âna kadar bu yolda çok fazla bir şey görmedik. Bundan sonra görür müyüz? Emin değilim, ama temenni ediyorum. 

Evet Mümtaz’er Türköne, Osman Kavala, Ahmet Altan ve diğerleri… Çok sayıda insan bu vesileyle, bu salgın döneminde tahliye edilerek Türkiye’de pozitif anlamda –hep virüs pozitif çıkacak değil–, toplumsal barışın temini anlamında çok ciddi bir adım atılmış olur. Umarım Meclis’te infaz yasasını görüşen milletvekilleri, bu tür sembolik ama değerli adımlar üzerine özellikle vurgu yaparlar. Kaldı ki şunu da biliyoruz; sözünü ettiğim kişilerin büyük bir çoğunluğu aslında yasal düzenleme gerekmeden serbest bırakılabilecek kişiler. Normalde zaten içeride tutulmalarının bir gerekçesi yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararları ortada. Dolayısıyla infaz düzenlemesi yapmaya bile gerek olmadan aslında pekâlâ atılabilecek adımlar bunlar. Umarım gerçekleşir; yoksa devleti ve ülkeyi yönetenlerin kan davası yaklaşımları, bu virüs ortamında zaten gergin olan Türkiye’nin daha da gerginleşmesine ve birçok fırsatı kaçırmasına neden olabilir. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus