Salgın doğa ile kurduğumuz yıkıcı ilişkiyi gözden geçirmemizi sağlamalı: Şimdi farklı bir yol haritası çizme zamanı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Birleşmiş Milletler’in çevre konusundaki Barış Elçisi ve şempanzeler üzerindeki çalışmalarıyla tanınan primatolog Jane Goodall’un 6 Nisan’da slate.com’da yayımlanan yazısını Özge Somlyai-Çakır çevirdi:

Tanzanya’daki Gombe Milli Parkı’nda, yağmur ormanlarında şempanzelerin davranışlarını gözlemleyerek geçirdiğim yılların bana öğrettiği en önemli şey, bütün canlıların yaşamının birbiriyle bağlantılı olduğu. Karmaşık yaşam ağında her bir türün üzerine düşen bir rol var. Örneğin, Kongo Havzası, Amazon ve Asya’nın tropikal ormanlarındaki ağaçların yok edilmesi ABD’de ya da Avrupa’da yaşayan insanlara önemsiz bir mesele gibi görünebilir. Ancak bu ormanların (tıpkı diğer ekosistemler gibi) yok edilmesi, dünyanın her köşesinden insanın hayatını etkileyecek, küresel ölçekli iklim değişikliklerine neden oluyor.

Biz insanlar, doğanın bir parçasıyız. Birbirimizle ve bizim gibi bu gezegende yaşayan bütün hayvanlarla bir ilişki içindeyiz. Benzer şekilde, dünyanın pek çok bölgesinde insanlar, karıncayiyen (pangolin) ya da pullu karıncayiyen olarak bilinen küçük hayvan hakkında fazla bir şey bilmiyor ya da umursamıyor olabilirler. Fakat karıncayiyenlerin muhtemelen bugün başımıza gelen koronavirüs salgınında rol oynadığını öğrendiklerinde, bu durum değişecek.

Vahşi hayvanlara yakınlık, özellikle canlı hayvanların satıldığı “ıslak pazarlar” gibi alanlar, farklı türler arasındaki bariyerleri atlayan ve insanlara da bulaşabilen virüslerin neden olduğu hastalıkların yayılmasına ortam hazırlayabilir. SARS salgınının çıkış noktası Çin’de yer alan bir et pazarıydı ve küçük bir memeli olan misk kedisinden insanlara bulaşmıştı. Benzer şekilde MERS salgınının kaynağı Ortadoğu’da bir deve idi. Şimdiye kadar elde edilen kanıtlar koronavirüsün çıkış noktasının yarasalar olabileceğine ve karıncayiyenler aracılığıyla Çin’in Vuhan kentindeki canlı hayvan pazarında insanlara bulaşmış olabileceğine işaret ediyor. 1960 yılından beri ortaya çıkan hastalıkların önemli bir kısmı, hatta bilim insanlarının hesaplamalarına göre bu hastalıkların yarıdan fazlası insanlara diğer türlerden bulaştı. Şimdiye dek bunun ne kadar kolay tekrarlanabileceğini öğrenmiş olmalıydık.

“Altıncı Kitlesel Yok Oluş’un tam ortasındayız”

Yaban hayatının ve doğanın tahribatı, hastalıkların yayılması halihazırda dünyamız üzerinde felaket etkisi yaratıyor. Altıncı Kitlesel Yok Oluş’un (Holosen yok oluşu) tam ortasındayız, doğanın dengesi bozuldu. Bunun sonucunda hem insanlar hem diğer hayvanlar artık daha fazla acı çekiyor. Hasarın boyutlarını kavramak gerçekten zor. Tıpkı insanlığın çektiği acılardan bahsederken bireylerden ziyade bireylerin oluşturduğu topluluklara odaklandığımız gibi (mülteciler, çocuk işçiler, evsizler vb.) tehdit altındaki yabani türlerden bahsettiğimizde insanlar nadiren tekil olarak türlerin karşılaştıkları tehditler üzerinde düşünür. Ancak bütün halinde düşündüğümüz o türlerin her bir üyesi, her bir hayvan ayrı bir öneme sahip.

Şu anda hepimiz, eşi benzeri görülmemiş bir farkındalık duygusunu deneyimliyoruz. Bulunduğumuz yerden çok uzakta başlayan problemlere karşı aslında her birimizin, nerede olursak olalım, ne kadar savunmasız olduğunu fark ediyoruz. Koronavirüs salgını, doğaya zarar veren herhangi bir şeyin biz insanlar üzerinde de muazzam etkileri olabileceğini hesaba katmak için iyi bir fırsat.

Şimdi hem yabani hayvan türlerinin yasadışı bir şekilde doğadan koparılıp alınıp satılmasının hem de bizi yaban hayatına yaklaştıran doğal yaşamın tahribatının esas bedelini ödüyoruz.

Vahşi doğada yürüttüğüm çalışmalar sırasında her yıl binlerce insansı maymunun nasıl çalındığına ve yaban hayattan koparıldığına bizzat şahit oldum. Yetişkin olanlar kimi zaman etleri, kimi zaman vücutlarının belli parçaları için çalınıp öldürülüyor. Yavruları ise canlı olarak yakalanıp yasadışı yollardan evcil hayvan olarak ya da hayvanat bahçeleri için, eğlence amaçlı ya da turistleri çekmek için farklı ülkelere satılıyor. Bu çirkin pazar, bu olağanüstü canlıları seven herkes için üzücü olmanın yanı sıra, onların varlığını tehdit ediyor. Fillerden gergedanlara, büyük kedilerden zürafa ve sürüngenlere varıncaya dek birçok tür benzer şekilde risk altında. Karıncayiyenler ise dünya üzerinde yasadışı yollardan ticareti en çok yapılan hayvan. Bu kaçak ticaretin insanlar üzerindeki etkisini görerek üzüldüğümüz şu günlerde, yukarıda bahsi geçen küresel talep ve beraberinde getirdiği trajedinin büyük ihtimalle bugün başımıza gelen pandemiye neden olduğunun farkına varmalıyız. 

“Yasadışı vahşi hayvan ticareti sona ermeli”

Neyse ki, koronavirüs salgınının ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra Çin’de yabani hayvan kaçakçılığını önlemek üzere vahşi hayvanların ithalatını, satışını ve yenmesini kapsayan sıkı bir yasak devreye girdi. Vietnam gibi diğer ülkelerde de benzer yasaklar uygulanmaya başlandı. Mevcut yasal düzenlemeler kürk, ilaç üretimi ya da araştırma amaçlı yaban hayvanı ticaretini kapsamıyor, ancak ben bu boşlukların da kapanacağı yönünde umutluyum. Bu küresel bir ticaret ağı ve her ülke, her birey yaban hayatının korunması, yasadışı vahşi hayvan ticaretinin sona ermesi ve bu hayvanların yasadışı yollardan satılmasını (özellikle internet üzerinden) engellemek, buna son vermek için üzerine düşeni yapmalı. Ayrıca, bu faaliyetlerin yasaklandıktan sonra dahi, yasadışı olarak sürdürülmesine neden olan yolsuzluklarla mücadele etmeliyiz. Bütün bunlara ek olarak, biyolojik açıdan pek çok ortak noktamız olan şempanzeler ve diğer insansılar, onlara insanlardan bulaşabilecek koronavirüs benzeri birçok hastalığa karşı oldukça hassaslar ve solunum yolları enfeksiyonu dahil olmak üzere birçok enfeksiyondan zarar gördüler. Kendimizi ve onları korumak için yaban hayatı ile aramızdaki mesafeyi korumalı ve tetikte olmalıyız.

Yabani hayvan kaçakçılığının yapılmadığı ve bu canlıların yemek olarak tüketilmediği bir dünya için mücadele ederken, bunun aynı zamanda birçok insanın ekmek kapısı olduğunu unutmamalıyız. Bu insanlar için alternatif iş olanaklarını desteklemezsek, bütün çabalarımız boşa gidecektir. Jane Goodall Enstitüsü ve dünyanın farklı bölgelerindeki şubelerimizde biz İYİBAK (İngilizce’de birine ya da kendimize iyi bakmamızı öğütlerken kullanılan “take care” ifadesinden türetilmiş “Tacare”) yaklaşımını benimsiyoruz. Bu yaklaşım bizim insanların ihtiyaçlarına kulak vermeye, onları dinlemeye odaklandığımız, toplum temelli koruma yöntemimiz. Tarımsal ormancılık, arıcılık ve yerel el sanatları gibi çevresel açıdan sürdürülebilir geçim faaliyetlerinin geliştirilmesini destekliyoruz. İnsanlara ormanları koruyarak ve vahşi yaşam koridorları oluşturarak köy arazileri oluşturmalarına olanak sağlayan planlamalar yapmaları için gerekli araçları sunuyoruz. Ayrıca üst düzey teknoloji araçlarıyla, yaşadıkları çevrenin sağlıklı olduğundan emin olmalarını sağlıyoruz. Bu sayede, doğal çevreyi korumanın aslında hem kendi geleceklerini hem çocuklarının geleceğini hem de yaban hayatının geleceğini koruduğunun farkına varıyorlar. Bu yerel güçlendirme modeli, halihazırda Jane Goodall Enstitüsü’nün faaliyet gösterdiği altı ülkede uygulanıyor ve ben bu modelin dünya üzerinde daha birçok noktada uygulanabilmesini umuyorum.

“Çocuklarımızın ve diğer türlerin geleceğini daha fazla çalamayız”

Yukarıda ele alınan tehditlere yönelik çözümleri üretmek bizim elimizde. Bugün vahşi hayatı korumak için oluşturduğumuz kurallar insan topluluklarını da koruyacak. Yasal mevzuatlarla ormanları korumak ve iyileştirmek, yerel toplulukları bilgilendirmek ve güçlendirmek hem türleri koruyacak hem de bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önleyecektir. Alternatif ve sürdürülebilir geçim faaliyetleri oluşturmak insan topluluklarının hem daha dayanıklı hem de daha başarılı olmalarını sağlayacaktır. Elimizde kalan zaman kırıntısında, bir parçası olduğumuz doğaya verdiğimiz zararı telafi etmek için üzerimize düşeni yapmamız çok önemli. Çocuklarımızın ve evimizi paylaştığımız diğer türlerin geleceğini daha fazla çalamayız.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus