Akademisyenler Ayşe Buğra, Deniz Kandiyoti ve Çağlar Keyder tartıştı: “Vatandaşlık temel geliri” uygulamasına neden ihtiyacımız var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Koronavirüs salgınının getirdiği ekonomik belirsizlik ve salgınla birlikte daha fazla görünürleşen sınıfsal farklılıklara çözüm arayışında son zamanlarda sıklıkla ortaya atılan bir kavram var: Temel gelir uygulaması. Vatandaşlık geliri olarak da anılan bu uygulama, yoksul yardımlarından farklı olarak, devletin tüm vatandaşlarına gelirlerinden veya servetlerinden bağımsız olarak düzenli bir gelir sağlamasını öngörüyor. 

Bilim Akademisi geçen cuma akşamı Salgın ve Toplumsal Politika başlıklı bir çevrimiçi seminer düzenledi. Doç. Dr. Erdem Yörük’ün moderatörlüğünde Prof. Dr. Ayşe Buğra, Prof. Dr. Deniz Kandiyoti ve Prof. Dr. Çağlar Keyder‘in konuştuğu seminerde, koronavirüs salgınından hareketle, özellikle kriz dönemlerinde gündeme gelen vatandaşlık geliri uygulaması tüm yönleriyle ele alındı. 

Ekonomik olarak geleceği öngöremediğimiz, kayıtsız çalışanların maddi destek alamadığı, birçok çalışanın işinden edildiği ve ücretsiz izne mecbur bırakıldığı bu dönemde sosyal politikaları çok daha fazla konuşur ve çözüm arar hale geldik. Seminerde “Sosyal politika, salgın ve işsizlik” başlıklı bir konuşma yapan Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Çağlar Keyder, sosyal politika kavramını, devletin toplumun ihtiyaçlarının ne olduğuna ve bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağına yönelik somut kararlar vermesi olarak tanımladı.

Kapitalizm sürekli işsiz kalma ihtimali olan bir nüfus yarattı

Keyder konuşmasında, neoliberalizm ve küreselleşmeyle birlikte işsizliğin artışından bahsetti. Keyder’e göre, toplumsal ihtiyaçlar artıyor ve bu artış harcamalar ve ihtiyaçlar arasındaki dengeyi bozuyor. Hizmet sektöründe yoğun bir nüfus çalışıyor ve bu sektör sürekli iş vaat edebilen bir sektör değil. İstihdam yapısı sürekli değişiyor. Küresel rekabet yüzünden ücretler düşüyor. Ekonomik krizlerden dolayı da işsizlik sürekli yeniden ortaya çıkıyor. 

Bütün bunlardan hareketle, Keyder’e göre, kapitalizm sürekli işsiz kalma ihtimali olan bir nüfus yarattı. Bu yüzden sosyal politikaların içinde yeni programlar ortaya çıktı. Eskiden sadece istihdamla ilgili programlar yeterli görülürken bugün bu nüfus yapısının doğrudan gelir desteğine ihtiyacı var. Toplumsal ihtiyaçların artmasıyla birlikte harcamaların da artırılması gerekiyor, fakat devletlerin bunu sağlayabilmek için vergi toplaması dünyanın birçok yerinde tartışmalı bir konu. Keyder, sosyal harcamaların son 40 yıldır siyasette en çok gündeme gelen konu olduğunu, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bütün siyasetin bu harcamalar üzerinden yürüdüğünü söylüyor.

Prof. Dr. Çağlar Keyder

Koronavirüs salgını daha fazla işsizlik, belirsizlik, risklerin artması ve ihtiyaçların yükselmesi anlamına geliyor. Keyder’e göre, ABD’de işsiz nüfus 40 milyona yükseldi ve tahminler, salgın yüzünden işsiz kalanlar işlerine geri dönmek istediklerinde, o işlerin artık orada olmayacağını gösteriyor. Üstelik bu durum sadece hizmet sektörüne mahsus değil. 

Keyder, salgın deneyiminin ardından evden çalışma oranının ciddi şekilde artacağını ve bunun birçok sektörü etkileyeceğini düşünüyor. “Örneğin evden çalışan biri artık neden ceket, kravat alsın?” diyen Keyder, insanların yaşam üslubunun değişeceğini ve çok farklı bir istihdam portresiyle karşılaşacağımızı, bu yüzden de temel gelir meselesinin gündeme gelmesi gerektiğini söylüyor.

Milli gelirdeki artışın toplandığı servetler kaynak olarak yeterli

Temel gelir uygulamasının en büyük sorusu, uygulamanın ekonomik kaynağının nereden bulunacağı. Keyder, devletlerin çok önemli vergi kaynaklarını göz ardı ettiğini, vergi oranlarını çoktan beri değiştirmeyip azalttığını belirtiyor. 

Keyder’e göre temel gelirin kaynağı sorusuna verilen en büyük cevap, “servet vergisi”. “Koronavirüs salgınıyla ortaya çıkan işsizlik birilerinin işine yaradı” diyen Keyder, salgının başından beri ABD’de milyarderlerin servetlerinin 400 milyar dolar arttığını; bakkallar, marketler kapatılınca kazananın Amazon olduğunu anlatıyor. Son 30 yılda finans ve teknoloji sektörlerinde hisse sahibi insanların, yüksek yöneticilerin kazandıkları korkunç miktarda paranın salgınla daha görünür hale geldiğini söyleyen Keyder; 80’lerden beri işçilerin ve orta sınıfın gelirlerinde hiçbir yükselme olmadığını ve milli gelirdeki bütün yükselmeyi yukarıdaki, belki yüzde 0,1’lik dilimdeki insanların toparladığını söylüyor. Toplanan bu servetlerden alınacak vergiler, temel gelir uygulaması için oldukça yeterli fakat Keyder, devletleri buna ikna etmek için siyasi bir güç gerektiğini ve orta sınıfın devletleri buna zorlayıp zorlayamayacağının bir soru işareti olduğunu söylüyor. 

Temel gelir neden çekici?

Seminerde konuşan Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Buğra, temel gelir uygulamasının hem neden birçok kesim için çekici olduğunu ve hem de uygulamanın istenmemesinin nedenlerini anlattı. 

Prof. Dr. Ayşe Buğra

Uygulamayla bir ülkede yaşayan bütün yetişkin bireylere ihtiyaç tespitine bakılmaksızın düzenli gelir desteği verileceğini ve bunun yoksul yardımından farklı olacağını anlatan Buğra, yoksul damgası vurmadan herkese yardım etmenin bu uygulamayı çekici kıldığını söylüyor. Buğra’nın aktardığına göre, ihtiyaç tespiti yapmanın bürokratik maliyeti çok yüksek. Ayrıca karmaşık bürokrasi, herkesin hak ettiği yardımı almasına engel olabiliyor. Temel gelir uygulaması bu dezavantajı ortadan kaldırıyor. 

Temel gelir, kötü koşullardaki işleri reddedebilme gücü verir

Buğra’nın aktardığına göre, sosyal yardımlara karşı çıkanlar, yardımların kişileri tembelliğe teşvik edebileceğini savunuyor ki bu çok geçersiz bir argüman değil. Çünkü sosyal yardım alan kişiler, işe başladıklarında yardımın kesileceğini göz önünde bulundurarak karar veriyor ve bazı işleri reddediyor. Temel gelir herkese dağıtıldığında bu davranış ortaya çıkmıyor. Fakat temel gelir, emek arzını şöyle iyi etkiliyor: Çalışmakla aç kalmak arasındaki seçim ortadan kalkıyor. Yani temel gelir, kişilere düşük koşullara sahip, tehlike işlerde çalışmayı reddedebilme gücü veriyor.

Temel gelir kadını güçlendirir

Ayşe Buğra’ya göre temel gelirin sosyal yardımlardan bir diğer iyi farkı, ailedense bireye yönelerek kadını güçlendirmesi. Yoksullukla mücadelede birim olarak hane halkı düşünüldüğünden, hane içi eşitsizlikler ve kadının dezavantajlı konumu göz ardı ediliyor. Temel gelir ise bireysel bir destek ve toplumsal cinsiyet temelli iş bölümündeki eşitsizliğe çözüm oluşturabilir. Temel gelir, kadının ev dışında çalışma veya çalışmayı reddetme özgürlüğünü korumuş olur.

Temel gelir ekonomideki daralmayı azaltabilir

Temel gelir ülke ekonomisi açısından da rahatlatıcı bir rol oynayabiliyor çünkü otomatik bir istikrar unsuru oluşturuyor. Buğra’nın aktardığına göre, dar gelirli kesim, üst gelir grubundan farklı olarak gelirinin neredeyse tamamını tüketime ayırıyor ve bu kesim parasız kaldığında tüketim de otomatik olarak sınırlanmış oluyor. Fakat bu kesimin tamamı düzenli bir para aldığında, salgının bir sonucu olarak küçük işletmelerin, tüketim malları üreten yerlerin kapanmasının önüne geçiliyor. Buğra’ya göre bugün temel gelir yaygın uygulanan bir önlem olsaydı, ekonomideki daralma kısıtlanabilirdi. 

Peki herkes için anlamlı olabilecek bu yöntem neden uygulanmıyor? Ayşe Buğra’ya göre, öncelikle temel gelirin bütçeye getireceği yükten korkuluyor. Temel gelir yüksek olursa mali yükü çok fazla olur, çok düşük olursa da beklenen fonksiyonları sağlamaz. Buğra, çok düşük olmayan ama düzenli bir gelirin özellikle yoksul insanlarına hayatına çok önemli bir istikrar unsuru getireceğini söylüyor.

“İnsanları işgücü olarak görüyorsanız sömürülmeyi reddetmelerini istemezsiniz”

Hem Ayşe Buğra’nın hem de Çağlar Keyder’in vurguladığı gibi, temel gelire gösterilen direniş siyasi ve ideolojik. Verginin kimden alındığı, ne şekilde alındığı, harcamalardaki önceliklerin nasıl belirlendiği konusunda siyasi öncelikler rol oynuyor. Bunun önemli sebeplerinden biri de, temel gelir politikasının insanların çalışma kararı üzerindeki etkisi. Ayşe Buğra, “İnsanlara yalnızca işgücü gözüyle bakılıyorsa, bir insanın açlıktan ölmemek için kabul edilmez sömürü koşullarında çalışmayı reddetmesi olumsuz bir şey olarak değerlendirilebilir” diyor.

Salgın farkına varmadığımız ilişkileri su yüzüne çıkardı

Seminerde konuşan SOAS Londra Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Kandiyoti ise koronavirüs salgınının toplum yapısı açısından gösterdiklerini anlattı. Salgınla birlikte her toplumdaki fay hatlarının ortaya çıktığını ve eşitsizliklerin keskinleştiğini söyleyen Kandiyoti’ye göre, salgının sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet boyutlarını henüz çok iyi anlayabilmiş değiliz. Kandiyoti, “Toplumsal cinsiyet alanında uçurumlar açılıyor ama onları algılayamıyoruz. Bunun doğal görünen düzenin uzantısı gibi göründüğünü sanıyoruz” diyor.

Prof. Dr. Deniz Kandiyoti

Salgında özellikle kadınlar için günlük hayatı yaşanır hale getiren kurumlarla bağlar çözüldü. Kandiyoti’nin aktardığına göre, nisan ayında İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, kadınların çocukların eğitim ve bakımına ayırdığı zaman yüzde 50 arttı, kadın ve erkek arasındaki ev emeği uçurumu büyüdü. Orta sınıf kadınların yüklerini hafifleten hizmetlerin ulaşılmaz hale gelmesiyle, yüksek mali katkı sağlıyor olmak toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünde esnekliğin artmasına yaramadı. 

Kadınların hem iş yükü hem de aldıkları risk arttı

Salgında kadınların aldığı risk de arttı. Kandiyoti’nin aktardığına göre, ABD’deki temel işçi kategorisine girenlerin yalnızda yüzde 28’i erkek. Hemşireler, sağlık çalışanları gibi temel hizmetleri sağlayan kişilerin çoğu kadın ve düşük ücretler alıyorlar. Kadınların çoğu güvencesiz, düşük ücretli işlerde çalışıyorlar ve risk kategorileri yüksek. Fakat salgındaki mali paketler bu kadınlardan çok kayıtlı ekonomiye ve işletme sahiplerine yöneliyor.

Deniz Kandiyoti, neoliberalizmin krizinin sadece tüketim ve iş alanında değil, aynı zamanda yeniden üretim ve bakım alanında da olduğunu söylüyor. Kapitalizmin aile kurumuna yüklediği birçok işlevin metalaşmasını anlatan Kandiyoti, bunun bir “bakım zinciri” doğurduğunu, bu zincirle Filipinler’in fakir bir köyünden Kaliforniya’nın zengin bir mahallesine, Moldova’dan İstanbul’a yapılan yolculukları anlattı. İhracata yönelik dönemin yükselişinde Doğu ve Güneydoğu Asya’da ucuz iş arayışında kadın istihdamı patlamasını da örnek veren Kandiyoti, bu gibi dönüşümlerle hanenin en fazla ve düzenli gelir getireninin genç bir kadın haline gelişinden bahsediyor.

Giderek güvencesizleşen iş imkanlarının erkeklerin “aile geçindirme” sorumluluklarına darbe vurmasıyla bir “erkeklik krizi” ortaya çıktı. Kandiyoti, bu krizin sebep olduğu ve “kadınların elde ettiği hakları geri çevirme” olarak tanımladığı “eril restorasyon” denilen dönemi şöyle açıklıyor: 

“Salgından önce yükselmeye başlayan sağ popülist hareketlerin önemli bir ortak paydaları vardı: Kadın ve aile politikaları. Bunun iki sebebi var. Biri siyasi iktisatla açıklanabilecek, her dönemde olduğu gibi, devletin masrafı kısmak için yeniden üretim yüklerini aileye iade etmeye çalışması. İkinci sebep ise doğrudan siyasi: Güçlü ve çoğunlukta oldukları halde kendilerini marjinalleşmiş gören kesimlerin, kuvvetli bir mağdur beyaz erkek söylemi. ‘Ayaklar baş oldu’ söylemi, ‘kadınlar fazla oldu’, ‘siyahlar bizi yok edecek’ söylemi. Mizojen ve beyaz üstünlükçü söylem seçmen bulmak için ivme yarattı.”

Salgının bu eğilimleri daha çok pekiştirip pekiştirmeyeceğini öngörmenin şu an için zor olduğunu ifade eden Kandiyoti, toplumsal cinsiyet politikalarının salgın sonrası süreçte önemli bir mücadele alanı haline geleceğini söylüyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus