Muharrem İnce’nin canlı yayını terk etmesinin gösterdikleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Muharrem İnce, dün gece Haber Global’de gazetecilerin sorularını yanıtlarken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması nedeniyle canlı yayın kesilince, protesto amacıyla stüdyoyu terk etti. Bu olay Türkiye’deki medya düzenini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Yayına hazırlayan: Özge Somlyai-Çakır

Merhaba, iyi günler. Normalde bugün saat 17.00’de yeni partilerle ilgili bir yayın yapmayı düşünüyordum. Onu yine yapacağım. Ama dün gece Muharrem İnce’nin Haber Global’de başına gelenlerden dolayı bu yayını yapma ihtiyacı hissettim; çünkü bu, uzun zamandır Türkiye’nin gündeminde olan bir meseleyi daha çıplak gözle görmemize neden oldu. Olayı bilmeyenlere hatırlatalım: Muharrem İnce, dün Haber Global’de Senem Toluay Ilgaz’ın yönetiminde Nihal Bengisu Karaca, Tuba Atav ve Özlem Gürses’in sorularını yanıtlıyordu — yanıtlamaya çalışıyordu diyelim. Araya Cumhurbaşkanı’nın 29 Mayıs kutlamalarıyla ilgili canlı yayınları girince işler karıştı. Muharrem İnce, haklı olarak, şikâyet ederek stüdyoyu terk etti. 

İnce’nin söylediği sözlerden bazılarını aktarmaya çalışayım. İnce, “Otuz beş televizyonda Erdoğan konuşuyor, Türkiye bu faşist düzenden kurtulacak” dedi, “Kimsenin gururumla oynamasına izin vermem” dedi ve “Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan’ın babasının oyuncağı değildir” dedi, “Ben Erdoğan’dan korkmuyorum. Ben yalakalık yapmam. 16 milyon insan oy verdi bana. O insanlara saygısızlık yapıyorsunuz” dedi. Daha sonra Twitter’da şöyle yazdı: “Haber Global yayınında gösterdiğim tavır, birlikte program yapmaya çalıştığımız kişilere değil, tüm ekranlarda sadece kendisi olmak isteyen zihniyete ve konuklarına nezaketsizlik yapan tek sesli medya düzeninedir.” Zaten yayında da kendisini sakinleştirmeye çalışan Senem Toluay Ilgaz’a, “Benim sizinle bir sorunum yok, patronlarınızla sorunum var” demişti. Ilgaz da sosyal medyada, “Sayın Muharrem İnce, fetih kutlamasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına dönmemizden sonra yayını terk etti. Üzüldüğümü bilin yeter” dedi. 

Şimdi bunun ardından tabii bir de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bugünkü açıklamaları var. O, Muharrem İnce’nin yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyor. Diyor ki: “Üzüntüyle şahit olduk. Sayın İnce’nin özel bir televizyon kanalının tamamen kendi hür iradesiyle belirlediği yayın tercihleri üzerinden Sayın Cumhurbaşkanımız hakkında haksız, mesnetsiz ve ağır ithamlarda bulunarak takındığı suçlayıcı tavır kabul edilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren her bir medya kuruluşu, özgürce görüşlerini ve yayın tercihlerini yansıtmakta, yasal çerçeve içerisinde, bir kısıtlama olmaksızın devam edebilmektedir. Sayın İnce’nin bu tavrı, medya camiamıza da iftira maiyeti taşımaktadır.” Olay bütün taraflarıyla böyle.

Bir gazeteci olarak burada herkesin haklı olduğunu söyleyebilirim. Fahrettin Altun şundan dolayı haklı: Artık kimseye bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyorlar; çünkü kurumlar zaten neyi nasıl yapmaları gerektiğini bellemiş durumdalar. O aşamaları çoktan geçtik. Yıllar önceden, daha Erdoğan’ın başbakan olduğu dönemden itibaren medyaya neyi nasıl yapması gerektiği konusunda bir şekilde talimatlar verilirdi. Zamanında, özellikle Erdoğan’ın yaptığı bazı önemli konuşmaların ya da kendisinin önem atfettiği konuşmaların hangi kanalda ne kadar süreyle canlı yayınlandığı notlar halinde çıkarılıp, ondan sonra o kanallarla bunların konuşulduğunu biliyoruz. Artık kimsenin kimseyi aramasına gerek yok. Herkes zaten Erdoğan çıktığı zaman Erdoğan’ı canlı yayında vermek gerektiğini biliyor. Aslında böyle bir gereklilik yok. Ama şu anda Türkiye’de haber kanalı olarak var olanların ezici bir çoğunluğu ve diğer kanallar da, bir kere bağımsız değiller. Özgür hiç değiller. Dolayısıyla Fahrettin Altun’un söylediği “Özgür yayın iradeleri, kendi tercihleri” lâfı bir yerden sonra çok da anlamlı değil. Tabii burada esas olarak çalışanların durumu en acı olan durum. 

Örneğin yayını yöneten Senem benim çok eski bir arkadaşım, beraber çok çalıştık. Çok sevdiğim bir arkadaşım. Türkiye’de, medyada gerçekten işini layığıyla yapan az sayıda insanlardan birisi. Ama Muharrem İnce’nin de söylediği gibi, onun o anda yapabileceği bir şey yok maalesef. Böyle acı bir durum söz konusu. Dolayısıyla, özgür ve bağımsız olmayan medya kuruluşlarında, işini layığıyla yapabilmenin ne kadar zor, hatta imkânsız olduğunu da gösterdi bize bu olay. Orada bulunan, soru soran, sormaya çalışan gazeteciler için de bir anlamda benzer bir durum söz konusu. Sorun Muharrem İnce ile onların arasında değil, sorun bambaşka bir yerde. 

Çünkü Türkiye’de, uzun zamandır söylüyoruz, tekrar tekrar da söylemek gerekir… Bu olayın da bize gösterdiği gibi, medya yöneticilerinin, sahiplerinin gözünde tek bir okur ya da izleyici ya da dinleyici söz konusu, o da Cumhurbaşkanı Erdoğan. Başbakanlığının belli bir aşamasından itibaren başlayan bir şeydi; ama bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan diyelim, anlaşılsın; Erdoğan’ın hoşuna gitmesi ya da gitmemesi medya patronları için temel ölçüt. Ne kadar izlendiği, nasıl tepki aldığı, izleyici ne dedi, nasıl karşıladı?… Bunların hepsi ikinci planda geliyor. Belli bir yerden sonra hiçbir önemi yok. Önemli olan burada iktidarı, iktidarı elinde tutan Erdoğan’ı ve onun yakın çevresini memnun edebilmek. Onun dışındaki bir seçenek asla söz konusu olamıyor. 

Daha önce, Muharrem İnce’nin adaylığı sırasında da medyada başına gelen ilginç olaylar olmuştu. İktidar yanlısı birileri karşısına dizilip onu sıkıştırmaya kalktığında, Muharrem İnce bunu çözebiliyordu. Bu yayınlardan genellikle kendisinin kârlı çıktığını düşünüyordu. Ben açıkçası bundan çok da emin değildim. Yine de orada birileri ona yükleniyordu, İnce de onlara cevabını veriyordu. Eninde sonunda memnun ayrılıyordu. Biraz belki kızıyordu vs., ama zaten onun siyaset yapma tarzına uygun bir şeydi. Ama dün gece başına gelen olay, bambaşka bir olay. Çünkü burada, rakibi karşısında değil. Her yerde Erdoğan var. Kendisini çağırıyorlar. Kim çağırılmış olursa olsun. Yani orada koronavirüs ile ilgili tartıştığınız bir doktor da olabilir, ya da herhangi bir eğitim uzmanı da olabilir, ya da herhangi bir partinin temsilcisi de olabilir. Böyle bir durumda, sürekli konuşan ve her konuşması zaten verilen Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının konuğunuz oradayken yayınlanması çok yanlış. Hele bir de ona özel bir önem atfediyorsanız — ki atfettikleri anlaşılıyor; çünkü karşısına üç kadın gazeteciyi çıkarıyorlar, belli ki önemli bir yayın gerçekleşiyor. Bu yapılan bir kere gazetecilik anlamında, yayıncılık anlamında tam skandal bir şey. Ama kendilerini buna mecbur hissediyorlar. Neden? Çünkü iktidardan korkuyorlar.  

Azerbaycanlı birtakım iş insanları Türkiye’ye gelip, hele Türkiye’deki bu medya atmosferinde Türkiye’ye gelip bir haber kanalını niye kurarlar? Yani buradan özgür, bağımsız, iktidardan bağımsız, gazeteciliğin gereklerini yerine getiren bir haber kanalı çıkması beklenebilir mi? Kuruluşundan itibaren birçok arkadaşım yönetici kadro da dahil olmak üzere yer aldılar. Onlarla da konuştum. Buradan böyle bir sonuç beklemek mümkün değil. Başta böyle söylenir, ama bu yürütülebilecek, sürdürülebilecek bir politika değil. Bu olamaz. Hele mesleği gazetecilik olmayan, parayı başka yerden kazanan insanların gelip Türkiye’de medyanın bu koşullarında özgür, bağımsız gazetecilik yapmasının bence imkânı yok. Dolayısıyla, böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Tabii söz konusu olan kanal biraz daha mesafeli, biraz daha dikkatli, muhalefete de yer veren bir çizgi izlemeye çalıştı. Ama böyle olaylarda gerçeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Belki daha önce de benzer olaylar olmuştur, ama bunun kadar çarpıcısı herhalde olmadı. 

Aslında, son dönemde bu tür olaylarla çok sık karşılaşıyoruz. (Örneğin) Ekrem İmamoğlu’nun başına gelen ve çok işine yarayan bir Ülke TV olayı vardı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında 

Muharrem İnce’ye yapılanlar var; geçenlerde Ahmet Davutoğlu’na Akit TV’de yapılan var. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Bu tür kanallarda dert gazetecilik yapmak değil. Dert, halkın haber alma, özgür yoruma ulaşma ihtiyacını karşılamak değil. Dert, bir çarkın, oraya para yatıran kişilerin çarkının döndürülmesi. Çarkın dönmesinde de tabii ki devletle ilişki birincil derecede belirleyici. 

Dün gece yaşanan olayın bir acayip yönü daha var. Bugün itibariyle Muharrem İnce’nin herhangi bir televizyon kanalına, çok sayıda gazeteciyle birlikte konuk olmasını gerektirecek pek bir durum yok aslında. Yani şu anda Türkiye’nin gündeminde tabii ki salgın var, tabii ki ekonomik sorunlar var. Siyaseten baktığımız zaman da ilginç bir şekilde bir dönem İYİ Parti idi –bir iki hafta öncesine kadar–, son günlerde de yeni partiler, DEVA ve Gelecek partileri var gündemde. Dolayısıyla, CHP çok fazla gündemde yok, Muharrem İnce zaten yok. İnce’nin çıkartılıyor olmasında biraz CHP’yi karıştırma niyetinin olduğunu düşünüyorum. Tabii ki buna cevaben, “Kesinlikle böyle bir şey yok” diyeceklerdir. Ama bu yayını kesenler, gazetecilik dışında her türlü hesabı yapabilecek insanlar. Bir taraftan buna niyetlenip öte yandan da en büyük aktör yani Erdoğan söz konusu olduğu zaman, bu niyeti bile gerçekleştirememe gibi bîçare bir durum söz konusu.

Gerçekten hiç yapmasalardı, hiç yapmaya çalışmasalardı çok daha iyi olacaktı. Ama bundan çok fazla etkileneceklerini, rahatsız olacaklarını açıkçası sanmıyorum. Yine de Muharrem İnce’nin bu çıkışının isabetli olduğu kanısındayım. Söylediklerinin detaylarını isteyen istediği gibi tartışabilir, ama o yayını terk ederek aslında bir şeyi gösterdi. Bundan sonra, Haber Global kanalı büyük bir ihtimalle yayını terk edebilecek insanları çağırmama yolunda adımlar atacaktır. 

Olayın bir diğer boyutu da tabii ki artık Türkiye’de bu tür geleneksel medya kuruluşlarının –hele siyasette– özgürlüğün sözcüsü olmayacakları, düşünce özgürlüğünün teminatı olmayacakları çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Ayrıca zaten bu iş artık büyük ölçüde sosyal medya üzerinden, internet üzerinden yürüyor. Muharrem İnce’nin de bu olaydan sonra bu gerçeği kabullenmesi gerekiyor. Zaten kendisi terk ederken bir şekilde söyledi. Nitekim, son günlerde, özellikle DEVA Partisi ve Ali Babacan söz konusu olduğunda, bu kadar gündemde olmasının tek nedeni sosyal medyadaki yayınlar, yapılan birtakım belgeseller ya da Ali Babacan’ın katıldığı canlı yayınlar. Ali Babacan arada Halk TV’ye ve diğer birtakım muhalif bilinen televizyon kanallarına da çıkıyor. Ama anladığım kadarıyla en büyük ilgiyi YouTube üzerinden yapılan yayınlarda görüyor. Bu da bize gösteriyor ki, bu tür geleneksel medya kuruluşları olmadan da pekâlâ insanlara ulaşma imkânı var. Demek ki enerjiyi buralarda tüketmek yerine, sosyal medya mecraları üzerine kafa yormak daha akıl kârı. Hele ki siyasî bir hedefiniz varsa, daha da akıl kârı. 

Bu, belediye başkanları için de geçerli. Her türlü muhalif siyasetçi için de geçerli, siyasete yeni atılan, atılmaya niyetlenen kişiler için de geçerli. Çünkü geleneksel medya alanında çok az bir yer var. Zaten o yerlerin de izleyicisi sınırlı. Dolayısıyla, siyasette farklı olmak isteyen, iktidar dışında konuşmak isteyenlerin, gerçekten özgür ve bağımsız medyaya ihtiyacı olan kişilerin, kurumların, çevrelerin ciddi bir şekilde sosyal medyaya yatırım yapması ya da sosyal medyada var olan, internet üzerinden yayın yapan kişi ve kurumlarla ilişki içinde olabilmesi gerekiyor. Muharrem İnce olayı bunu bize, kendisine ve bütün Türkiye’ye bir kere daha gösterdi. 

Artık oraları ana akım medya görmemek, yok saymak gerekiyor. Hâlâ bir umut var diye gidilen yerlerde de böyle büyük saygısızlıklarla karşılaşıyorlar. Gerçekten siyaset yapmak istiyorlarsa, bu filmi daha fazla uzatmanın gereği yok. Bizler o noktayı çoktan koyduk. Umarım onlar da bu noktayı bir an önce koyarlar ve oralardan (ana akım medyadan) bir şeyler bekleme ısrarından, yanlışından vazgeçerler. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus