Ayasofya ve muhalefetin duruşu: Ruşen Çakır, Burak Bilgehan Özpek ve Osman Sert tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün Ayasofya’yı konuşuyoruz. Ankara Enstitüsü Araştırma Direktörü Osman Sert ve serbest siyasetbilimci Burak Bilgehan Özpek’le birlikteyiz. Merhaba.

Burak Bilgehan Özpek: Merhaba.

Osman Sert: Merhabalar.

Çakır: Mayıs ayında “Gelecek Partisi ve DEVA ne kadar yeni?’’ başlığıyla yaptığımız yayında, yine üçümüz bir araya gelmiştik. Bayağı güzel bir yayın olmuştu. Umarım bu da aynı güzellikte olur.

Bugün Ayasofya’yı konuşacağız. Zaten gündemde de fazla bir şey yok. Geçen hafta Ayasofya ile ilgili yaptığım değerlendirmeyi belki izlemişsinizdir. Ayasofya’nın, Erdoğan ve Erdoğan’ın geldiği hareket için sembolikten öte, çok büyük bir anlamı var. Mesela Milli Görüş Hareketi, kimi zaman statta, kimi zaman kapalı salonlarda hep “Fetih Günü”nü kutlar. Erbakan’ın oğlunun adı Fatih’tir. Erdoğan da her vesileyle bu konuyu dile getirmiştir. Genel olarak Türk sağı Ayasofya’yı seçim öncesi dile getirip, seçim sonrası reelpolitik gereği iptal etmiştir. Nihayet bu oldu. 18 yılın sonunda Erdoğan Ayasofya’yı ibadete açtı. Bir teoriye göre, Erdoğan bekledi ve kendini yeterince güçlü hissettiğinde Ayasofya ile ilgili isteğini gerçekleştirdi. Açıkçası ben bu teoriye pek katılmıyorum. Çünkü daha 1 yıl önce, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde Tekirdağ Mitingi’nde ya da gençlerle katıldığı tartışma programında bunun bir “tuzak” olduğunu, kendisinin bu oyuna gelmeyeceğini söylemişti. Bir yıl içinde gücünün arttığını sanmıyorum. Ben de yaptığım değerlendirmede, “18 yılın sonunda Ayasofya’yı ibadete açmış olması, gücünü değil, güçsüzlüğünü gösteriyor” dedim. Osman, ilk sözü sana vereyim. Biz Burak’la daha yeni yayın yaptığımız için seni konuk gibi kabul edelim. Konuyu güç-güçsüzlük perspektifinden değerlendirir misin?

Sert: İki kıymetli programcının konuğu olmak ayrıcalık oluyor tabii, sözüme öyle başlayayım. Ben değerlendirmene katılıyorum. Recep Tayyip Erdoğan bugün Ayasofya’yı ibadete açarak, özellikle yeni partilerin kurulması, 31 Mart yerel seçimleri ve sonrasında İstanbul seçimin yenilenmesi, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi büyükşehirlerin kaybedilmesiyle başlamış olan bir erimeyi durdurmaya çalışıyor. Daha kitleselleşmeye, yeni kesimlere açılmaya, yeni bir kitleyi kendine katmaya çalışan vizyoner bir iktidar değil, bir erimeyi, bir küçülmeyi durdurmaya çalışan, özellikle kendisinden kopan partilerin tırtıkladığı seçmenlerin gitmesini engellemeye çalışan, Şehir Üniversitesi’nin kapanması başta olmak üzere, arkasını yasladığı ana kitlede oluşabilecek problemleri örtmeye çalışan bir girişimle, bugün Ayasofya’yı ibadete açma kararı aldı. Bu, bir taraftan da gücünü gösteriyor, onu da itiraf etmek lâzım. Türkiye’de muhafazakârlığın tarihi, Cumhuriyet’in tarihi, İstanbul’un tarihi yazıldığında, Ayasofya bağlamında, onu yeniden ibadete açan lider olarak Recep Tayyip Erdoğan mutlaka yazılacak. Bu ona tarihsel anlamda da çok büyük bir güç veriyor aslında. Ama konjonktürel olarak baktığımızda, bu bir gücün değil, gücün zayıflamasının bir yansıması. Bu nedenle oylara yansırken de çok güçlü olmayacağı kanaatindeyim.

Çakır: Sözünü kesiyorum ama bu oy konusunu sonraya bırakalım; çünkü en önemli konulardan birisi o. Tabii burada şunu da unutmamak lâzım: Ayasofya meselesinde, belki Erdoğan’dan da atak olan isim, Devlet Bahçeli idi. Bu mesele İslâmî kesimin bir olayıymış gibi algılanıyor, ama aslında milliyetçi kesimin de sahip çıktığı bir olay. Tabii burada Devlet Bahçeli konusunda şunu da söylemek lâzım: Bahçeli aynı zamanda Atatürk’le ilgili meselelerde son derece dikkatli, saygılı; “Kemalist” olarak tanımlamasak bile, Cumhuriyet’in devamlılığını hep gözetmiş bir siyasetçidir. Danıştay’ın Ayasofya kararı, Atatürk’ün aldığı kararın iptali meselesini de gündeme getiriyor. Ben bunun önemli bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum.

Özpek: Bu Ayasofya konusu konuşulduğu zaman, benim aklıma Osman Yüksel Serdengeçti geliyor. Ben lise yıllarımda okumuştum Serdengeçti’yi. Türk sağı üzerinde etkili bir yazardır. Bence Devlet Bahçeli’nin bakışıyla da çok uyumlu. Mesela o da Mustafa Kemal Atatürk hakkında hiç olumsuz bir şey söylemez; “Sarı Paşa”, “Gazi Paşa” der. Fakat Ayasofya meselesinin çok ateşli bir savunucusudur. Türk sağının hemen hemen her kesimine hitap edebilecek bir hamaset seviyesi vardır. Retoriği çok iyidir. Dolayısıyla, Türk sağı kendi içerisinde monolitik bir blok gibi gözükse de, farklı renklere sahiptir. Fakat o bloklar içerisinde salınım gayet rahat olabilir. Yani Devlet Bahçeli, Kemalist bir milliyetçilikten, İslâmî bir milliyetçiliğe rahatlıkla geçebilir. Sağcılık, bu pragmatik alanı sağlıyor ona. Aslında İslâmcılık milliyetçilikten biraz daha farklı; onların da kendi içerisinde renkleri var. Devlet Bahçeli bu pragmatizmi çok iyi benimsemiş ve çok ustaca kullanan birisi. Açıkçası, ben Bahçeli’nin yaklaşımında bir sorun görmüyorum.

Sizin başta sorduğunuz, “Erdoğan’ın gücü mü güçsüzlüğü mü?” sorusu çok enteresan. Benim açımdan, bu bir güç gösterisi değil. Ama aynı zamanda şunu da söylemek gerekiyor: Ortaya konan politika sonuçlarını göğüslemek açısından güçlü olmayı gerektiren bir politika. Dolayısıyla Ayasofya’yı ibadete açmak mesele değil; mahkeme kararıyla ya da hükümet kararıyla bunu açabilirsiniz. Fakat bunun sonuçlarını göğüslemek için belli bir güce sahip olmanız gerekiyor. Bence bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı’nın da kafasında soru işaretleri var. Onun da, kendinden çok emin bir şekilde bunun sonuçlarını göğüsleme konusunda içinin çok rahat olduğu kanaatinde değilim. Benim öncelikli noktam bu. Güçlü olup olmadığını kararın kendisinde değil, kararın sonuçlarıyla yüzleşme sürecinde göreceğiz. Ben böyle düşünüyorum.

Daha önceki programlarda da defalarca konuştuk: AK Parti’nin içerisinde, özellikle Sayın Cumhurbaşkanı’nın çevresinde, siyaset yapma geleneğinden gelmeyen, oy alma sürecini ya da demokratik rekabet sürecini algı operasyonlarıyla veya toplumdaki kimlik hatlarını kaşıyarak becermek isteyen bir “elit” var. Daha önce bunlardan bahsetmiştik. Bu insanlar, siyasî partilerin, reform yaparak, politika uygulayarak ya da halkın gündelik sorunlarını çözerek iktidarda kalmak yerine, mevcut kutuplaşma içerisinde kimlik siyasetini ya da kabileci güdülerle kendi kabilelerine sığınarak yürüdüğünü, siyasî partilerin bu şekilde, bu hatları derinleştirerek iktidarı kazandıklarını düşünüyorlar. Oy almak, iktidara gelmek bu insanlar için çok önemli bir şey değil. Mesela, AK Parti içerisinde, az da olsa, hâlâ seçimi kaybetmekten korkan siyasetçiler var. Fakat özellikle şu anda yönetim kademelerinde etkin olan insanların oy kaybetme korkusu yok. Oy alabilmek için siyaset yapmak ya da reform yapmak gibi bir gayeleri de yok. Bu tip hakları büyük bir fırsat olarak görüyorlar ve bu hamleleri yaparken, toplumda oluşabilecek kutuplaşmanın da AK Parti iktidarına biraz katkı sağlayabileceğini düşünüyorlar.

Çakır: Bu söylediğin çok önemli. Biz Kemal Can’la “Haftaya Bakış” programında sık sık tartışıyoruz bunu. Merhum Erbakan’ın armağan ettiği bir “sun’î gündem” lâfı var. Son dönemde AKP iktidarının yapmaya çalıştığını; sosyal medya, LGBTİ, ya da Ayasofya konularıyla sun’î gündem yaratmak ve esas meselelerin konuşmasını engellemeye çalışmak olarak değerlendiren bir anlayış var. Senin söylediğin husus da şu açıdan çok önemli — daha çok Kemal söylüyor bunu, ben de giderek bu konuya katılıyorum: İktidarın gündemi bu. İktidar için sun’î bir gündem yok. Ya da, başkalarının sahici olarak gördüğü meseleyi, iktidar ve iktidarın etrafındaki o küçük çevre, normal olanın bu olduğunu düşünüyor. Ne dersin Osman? 

Sert: Ben bu görüşe tam olarak katılmıyorum. Gündemi yönetmek önemli. Bu konuda da Erdoğan ve çevresinin yetenekli olduğunu biliyoruz. Şu anda da muhalefete baktığınızda, nihayetinde Erdoğan’ın gündemini konuşuyorlar; Erdoğan’ın yaptıklarını, nasıl cevap verip verilmemesi gerektiğini tartışıyorlar. Dolayısıyla, asıl gündem olduğu konusunda onların da çok emin olduğunu zannetmiyorum. Çünkü asıl gündemin ekonomi olduğunu herkes biliyor. Bu kadar paket açıklamaya çalışmanın, yeni söylemler üretmenin, Türkiye’nin ayarlarıyla oynamanın, daha doğrusu rakamlarıyla oynamanın, Türkiye İstatistik Kurumu’nun genel müdürünü, altındaki bütün adamları değiştirmenin, bankalara bu kadar ceza kesmenin, bankalarla ilgili girişimlerde bulunmanın, Merkez Bankası’na müdahale etmenin, Merkez Bankası üzerinden para genişlemesine girmenin ana sebebi, asıl meselesinin ne olduğunu bildiklerini gösteriyor zaten. Eğer bunu bu kadar önemsemeseler, ekonomiyi bu kadar kontrol altında tutmaya, rakamlarla oynamaya çalışmazlar, sadece sun’î gündem üzerinden giderlerdi. Ayasofya konusu ne kadar sun’î ve anlık gibi görünse de, aslında biraz daha sahici bir gündemin yansıması. Fakat son yansıması. Bunu biraz açmak istiyorum. Sıradan bir Anadolu insanına, “Ayasofya’da namaz kılınmasına ne diyorsunuz?” diye sorduğunuzda, “Hayır” demesini beklemek çok anlamlı değil. Biz araştırmalarımızda da görüyoruz bunu. “Ayasofya müze olarak kalsın” diyenlerin önemli bir kısmı da, bunu Tayyip Erdoğan’ın siyasî bir hamlesi olarak gördükleri için böyle söylüyorlar. Bu siyasî konjonktürden çıkarsanız, Ayasofya’nın cami olması, toplumda muazzam kutuplaşmayı tetikleyecek bir şey değil. En azından sıradan bir Anadolu insanında bu kabul görebilecek bir şey. Kaldı ki CHP’nin, Eyüp Sultan’da Kur’an okuyarak kendisini belediye başkanı seçtireceğini düşünen bir adayı vardı ve işe de yaradı. Dolayısıyla, din bu anlamda biraz normalleşmiş bir şey. Ayasofya’nın çok büyük bir sembolik önemi vardı. Onun altını çizmek lâzım: O da, sadece bir binada namaz kılınması meselesi değil. Ruşen, sen de uzun yıllardır bu kimlik tartışmaları üzerine yazıp çizdin. Bugün Ayasofya’nın ibadete açılması, Hıristiyan dünyasıyla İslâm dünyasının bir kapışması değil. Cumhuriyet’in katı seküler Kemalizm’iyle, yok sayılan, hakları verilmeyen dindar muhafazakârlar arasındaki gerilimin en büyük sembolü. Bir dönem, başörtüsüyle üniversiteye gidememek, devlet memuru olamamak, başörtülü biriyle evliyseniz büyükelçi olamamanız, asker olamamanız gibi örnekler yaşandı. Bütün bunlar çözüldü. Bütün bunların sembolleştiği alan Ayasofya idi. Dolayısıyla kendi kesimine mesaj vermek için o kültürel kodlar açısından doğru bir hamle bu. Mesela YouTube’un kapatılması doğru bir hamle değil; bu sun’î bir gündem. Hatta uydurulmuş bir gündem. “Sun’î gündem” lâfı bile anlamlı bir tanım olarak kalıyor. Ayasofya bu anlamda daha sahici bir gündem. Fakat Türkiye’nin mevcut konjonktüründeki sahiciliği de tartışılmalı. Ben Ayasofya’da namaz kılınmasını arzu eden birisi olarak, bunun, çok daha ciddi bir konsensüsle ve doğal süresinde, siyasî bir operasyonun araçsallaştırılmış unsuru olarak olmamasını dilerdim. Bu konuyu çok önemseyen, Ayasofya’nın önünde eylemlere de katılmış olan bir arkadaşımla da konuştum. “Eğer bu, bugün olmasaydı, ben mutlaka Ayasofya’nın önüne gider, o gün orada kalırdım. Fakat gitmedim, çünkü bunu niye yaptığını biliyorum” dedi. Dolayısıyla, bir taraftan, çok sahici bir gündem; gerçek bir karşılığı var. Cumhuriyet tarihi içerisinde neyi sembolize ettiği çok önemli. Fakat bugün ekonomi ve üstüne de dinin araçsallaştırılması yüzünden, altı çok boşaltılmış bir hamle Ayasofya’nın ibadete açılması. “İkinci Fatih” deniliyor. Tabii ki katılmıyorum buna. Aynı jargonu kullanacak olursak, Müslümanlar’ın okullarını kapatan, Müslümanlar’ın değer verdiği eserlerin, bazı soruşturmalar sonucunda yapılan ev baskınlarında Emniyet tarafından suç aleti olarak sergilenebildiği, Türkiye’yi İslâmcı hayallere kaptırmakla suçlanan İslâmcı figürlerin tasfiye edilmesinde rol oynayan Erdoğan tarafından açılıyor Ayasofya. Dolayısıyla, Ayasofya’nın ibadete açılmasını iyi bir yere oturtmak lâzım. Fakat bunun etkisinin sınırlı olacağını düşünüyorum.

Çakır: Burak, biraz muhalefeti konuşalım. Muhalefet genel olarak bu olaya itiraz etmedi — öyle diyelim. HDP’nin biraz dikkatli yazılmış bir açıklaması var. Onun dışında, genellikle “iyi oldu” diyenler ya da çok coşkuyla karşılayanlar oldu — Muharrem İnce, namaz kılmak için davet bekliyor filan. Muhalefetin bu stratejisinin kutuplaşmadan olduğunu düşünebiliriz. Ama burada şöyle bir mesele var: Recep Tayyip Erdoğan, bu kararı, Türkiye Cumhuriyeti’nin partiler-üstü Cumhurbaşkanı olarak değil, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı olarak aldı bence. Ama muhalefet sanki Erdoğan tarafsız bir Cumhurbaşkanı imiş gibi, siyasî amaçları yokmuş gibi, sırf o kutuplaşma tuzağına gelmemek için, bunu alkışladı, destekledi. Mesela, dikkatimi çekti, Mansur Yavaş aslında güzel bir şey yapmış: Bu kararı aldığı için Danıştay’ı tebrik etmiş. Bu bence daha akıllıca bir şey. Ama muhalefetin Ayasofya konusundaki bu tutumu, daha genel, “Muhalefet neyi nasıl yapmalı?” tartışmasını da beraberinde getiriyor. Kutuplaşma-kutuplaşmama, kavga etme-etmeme meselesinde Ayasofya bu anlamda gerçekten çok ilginç bir örnek oldu. Ne dersin? 

Özpek: Bülent Ortaçgil bir şarkısında “Anlamak çözmeye yetmez” diyor. Muhalefet hükümetin zihniyetini anladı; ama bunu anlamış olmak, çözmeye yetmiyor. Herkes şunun farkında: Bir kutuplaştırma stratejisi var ve bu, kimlikler ve semboller üzerinden yürüyor. AK Parti’nin de muhaliflerden duymak istediği bir tepki var. Bu tepki, Ayasofya kararını Kemalizm ile İslâmcılık, ya da laiklik ile İslâm arasında bir dikotomiye oturtmak. Bizim siyasetçilerimiz artık bu dikotomiyi kurmuyorlar, bunu öğrendiler. Fakat bu sefer de, Ayasofya kararını tebrik ettiğiniz zaman ya da Tayyip Bey’in politikasını onayladığınız zaman, siz siyaset yapamıyor hâle geliyorsunuz aslında; var olan paradigmayı kuvvetlendirmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla, Tayyip Bey’in yapmaya çalıştığı şeyin farkındasınız, fakat buna karşı verdiğiniz tepki, Tayyip Bey’in o işi eyleme yeteneğini azaltmıyor, hatta amaçlarına hizmet etmesine de yardımcı oluyor. Dolayısıyla, muhalefetin doğru tepki verip vermediğine emin değilim. Tabii muhalefetin birçok kanadı var. Mesela Davutoğlu bunu sevinçle karşıladı. Bu, kendi ideolojisi ile son derece uyumlu bir şey olabilir. Ali Babacan, kanaatimce çok bocaladı. Meral Hanım kararı destekledi; geç saatte bir tweet attı. Mansur Yavaş destekledi. Benim görebildiğim kadarıyla, muhalefet içerisinde en etkili çıkış yapan aktör, Ekrem İmamoğlu oldu. Şöyle açıklayayım: Adalet ve Kalkınma Partisi kurulduğu günden bu yana, çok hayatî noktalarda geliştirdiği politikaları bir kamusal tartışmaya sunuyor. Bu kamusal tartışmalar Medyascope’ta yapılan tartışmalar gibi ilerlemiyor. Kamusal tartışmalar, genel olarak ahlâkîlik ekseni üzerine kuruluyor ve o meselelerin teknik boyutu çok fazla ele alınmıyor. Ahlâkîlik eksenini teknik boyuttan farklı kılan şeyler var. Çünkü ahlâk sübjektiftir. Biz ahlâktan konuşmaya başladığımız anda, Ruşen Ağabey, Osman Bey ve ben, üçümüz farklı ahlâkî normlardan bahsedebiliriz ve bu konuda uzlaşmamız çok zordur. Artık bizim ahlâkî tavrımızı belirleyen şey, bizim sembollerimiz ya da bu semboller vasıtasıyla ortaya koyduğumuz kimlikler hâline gelir ve biz ayrışma yaşarız.

Öte taraftan, kamusal tartışma teknik eksene oturduğu zaman, biz, belirli bir adımın ölçülebilir sebep ve sonuçları üzerine konuşuruz. Ve rasyonel insanlar olarak muhtemelen hepimiz merkeze toplanırız. Biz, 2002 senesinden bu yana, herhangi bir iç politika ve dış politika adımını teknik eksende değil, ahlâkî eksende konuşuyoruz. Bu ahlâkî eksen, kaçınılmaz olarak toplumdaki kutuplaşmayı ve ayrışmayı beraberinde getiriyor. AK Parti’ye kalan tek seçenek de, bu ayrışmayı derinleştirmek ve ayrışan kesimleri birbirine kışkırtmak oluyor. Dolayısıyla, herhangi bir meselenin teknik tartışması yapılamıyor. Hatta bu teknik tartışma yapılamadığı için biz şu anda YouTube üzerinden yayın yapıyoruz. Yani, kamusal tartışma, ana akım televizyonlarda duygusal ve ahlâkî bir eksende ilerliyor. Bu, “çözüm süreci”nde böyle olmuştur mesela. “Ergenekon-Balyoz Davaları”nda, “15 Temmuz”dan sonra, “Suriye Operasyonları”nda  böyle olmuştur. Biz hiçbir zaman, belirli politika adımlarının sebeplerini ve sonuçlarını, olası etkilerini, ölçülebilir fayda ve zararlarını tartışmamışızdır.

Şimdi benzer bir şey, Ayasofya meselesinde de var. O yüzden, muhalefet figürlerinin, kutuplaşmayı önlemek için, bu meseleyi büyütmeden, bir söyleme dönüştürmeden, hükümetin yaptığını takdir edip geçiştirmeye çalışmasını anlıyorum. Fakat meselenin teknik boyutunu ıskalayarak bir muhalefet geliştirmek de mümkün değil. Bugün, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajı okudum; iki gündür verdiği tepkilere de bakıyorum: Halkın gerçek ve somut sorunlarına derman olabilecek bir hamle olmadığını vurgulamak, Ayasofya’nın iktisadî kaybını ya da dış politikada Türkiye’ye kaybettireceklerini vurgulayarak ilerlemek, bence daha mantıklı bir muhalefet stratejisi. Halkımız iki önermeli cümleleri birbirine bağlayarak anlayabilme yeteneğinde. Ve “siyasetçi” dediğimiz karakter de, iki farklı önermeyi birbirine bağlar. Siz İslâmî hareketleri çalıştınız, bilirsiniz Ruşen Ağabey: Erbakan’ın, ekonomik kriz ile laiklik arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğu önemli bir vakadır. Bu ikisi arasında temelde zorunlu bir ilişki olmak zorunda değildir; ama siyasetçi dediğiniz adam, amaçlarına ulaşabilmek için bunu yapar. Benim görebildiğim kadarıyla, Ekrem İmamoğlu dışında, muhalefetin ana aktörleri bu yolu seçmediler. Bence, ilk etapta çok fazla sessiz görünse de, Ekrem Bey’in seçtiği yol hepsinden daha etkili bir yol: Meselenin ahlâkî ve duygusal eksenini bir tarafa bırakıp, teknik boyutunu tartışmak. Mesela Ekrem Bey haftasonu, İstanbul’un çevre köylerine tohum dağıttı. Çünkü Türkiye’nin gerçek dertleri bunlar. Ayasofya, Türk muhafazakârlığı için çok sembolik bir şey; onların duygu dünyasında çok önemli bir şey. Birçoğu da gittiği zaman Ayasofya Camii’ni tanımayabilir. Anadolu’dan bir muhafazakârı götürdüğünüz zaman, Ayasofya ile Sultanahmet’i birbirine karıştırabilir; bu konuda çok iddialıyım. Fakat bu duygusal tatmin süreci, Türkiye’nin hiçbir somut sorununa derman olmuyor. Bir politikacının çıkıp bunu söylemesi, muhalefeti bunun üzerinden kurması gerekirdi.

Çakır: Osman, seninle devam edelim — aslında çok bereketli bir tartışma; Ayasofya’nın dışında her konu bunun içerisine giriyor. “Oyuna gelmeme” diye adlandırılabilecek bir tutum var — ki ben ana hatlarıyla doğru olduğunu düşünüyorum. 31 Mart yerel seçim başarısının altında da bunun olduğunu düşünüyorum. Orada belediye başkanları gerçekten belediye için oy istediler ve “beka” vs. kışkırtmalarına gelmediler; HDP’nin de oyunu aldılar, sakin sakin hiç o tartışmaya girmeden aldılar. Bu bir başarı öyküsü olarak önümüzde duruyor. Ama her zaman aynı tür seçim yaşanmayacağı için, önümüze böyle örnekler çıktığı zaman, gerçekten her seferinde bunu değerlendirmek gerekiyor sanki. Ne dersin?

Sert: Ben Burak gibi bir şarkı sözüyle giremeyeceğim ama bir futbol terminolojisi ile gireyim söze. Muhalefet, topun kaleye girmesini engelliyor, tamam. Ama topu ikinci sahaya, karşı takımın sahasına yıkamıyor; oyun sürekli kendi kalesinin önünde oynanıyor. Dolayısıyla, bir taraftan savunma anlamında doğru bir şey yapıyor. Ama asıl siyaseti belirleyecek olan hâdise, sizin ne söylediğiniz ve ne yaptığınız. Ayasofya’nın ibadete açılma kararı sonrasında, Türkiye’de dinin ve siyasetin normalleşmesi, muhafazakâr toplumun ülke içindeki yerini tanımlamasıyla, geldiğimiz yer itibarıyla, CHP kitlesi açısından, elimizde Türk bayrakları, Atatürk bayraklarıyla “Ayasofya müze kalsın” diyerek sokağa çıkılmaması doğru şeyler. Bunu en çok Erdoğan isterdi. Kendi kitlesine “Bakın, gördünüz mü? İşte ben bunun için varım” diyebilsin. Dolayısıyla, bu yaklaşım hem Tayyip Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisini boşa çıkarmak açısından taktiksel olarak doğru, hem de stratejik olarak Türkiye’nin değerleriyle, gerçekleriyle barışma anlamında doğru bir yaklaşım. Fakat sonrasına dair bir yol haritası yok muhalefetin elinde. Yani topu tuttunuz, elinizde; topu tekrar oyuna nasıl sokacaksınız? Burak Hoca’nın dediğine de katılıyorum. Ekrem İmamoğlu’nun çiftçilerle bir araya gelmesi, tarım konusuna dikkat çekmesi ve çok da büyütmeden “1453’ten beri Ayasofya benim kalbimde camiydi” diyerek o normalleşmeyi taşıması doğru. Aynı gün, Gelecek Partisi “Mülâkat yok, liyâkat gelecek” diyerek bir kampanya yaptı. Aslına bakarsanız, kampanya stratejisi açısından, gündemin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde belki buna girmemek düşünülebilirdi. Ama o da oraya vurgu yapmaya çalışıyor. Dolayısıyla, muhalefetin gerekirse bir araya gelerek, asıl sorunları tartışması gerekiyor. Ve net pozisyonlar ortaya koyması gerekiyor. Kafa karışıklığı toplum tarafından çok iyi algılanıyor. Televizyon geçmişimden de gördüğüm bir şey: Vatandaşın algıladığı en net şey samimiyettir; bir konuda söylediğiniz şeyin ne kadar samimi, ne kadar gerçek, ne kadar ikircikli ya da yapmacık olduğunu çok net anlıyor. Burada rahmetli Mehmet Ali Birand’ı da analım: Ekranda sürekli hata yapardı, ama samimi ve gerçek olduğu için, insanlar severlerdi. Siz de ekranda topluma ne söylüyorsanız, samimi ve net olmanız gerekiyor. Ayasofya kararını sahiplenip, arkasından bir şey söylerken de lâf olsun diye değil, sahiplendiğinizi göstermeniz lâzım. Ama asıl, toplumun sorunlarına ne üretmeniz gerekiyor? Ben bu anlamda muhalefetin hâlâ yolunu bulamadığını düşünüyorum. CHP’nin getirdiği müspet bir şey var. Geçenlerde Hatem Ete’nin senin yayınında da söylediği, “hesap makinesi siyaseti” yapmak gibi. Yani, oy oranlarını, rakamları bir araya toplayarak karşısında bir blok oluşturmak bir denge kuruyor. Fakat fotoğrafı değiştirecek olan şey, özellikle ekonomi ile ilgili somut siyaset üretebilmek. Tayyip Erdoğan da İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan beri buraya gelirken, “Ayasofya’yı açacağım” vaadiyle gelmemişti zaten; “Ekonomiyi düzelteceğim” vaadiyle gelmişti. Yine böyle “fabrika ayarları” söylemine dönmek istemiyorum; ama siyasetin bütün temeli, insanların asıl ihtiyaçlarına nasıl karşılık bulduğunuzdur. Muhalefet bu konuda somut politikalar ürettiği sürece, anlamlı bir alternatif haline geleceğini düşünüyorum. Fakat özellikle gerek Meral Akşener’in, gerek Ahmet Davutoğlu’nun zorluğunu görmek lâzım: Nispeten muhafazakâr bir temele yaslanıyorsanız, Ayasofya meselesinde polemiğe girmeniz kolay değil. Yani “Açtı ama…” diye cümle kurduğunuz zaman, birinci bölümü öldürmüş oluyorsunuz. Ekrem İmamoğlu ve tabanı için bunu yapmak biraz daha rahat. Ama özellikle biraz daha muhafazakâr, sağ bir kitleden geliyorsanız, başınızı siperin altına olabildiğince eğip, bu konunun geçmesini ve yeniden kaldığınız yerden oyuna devam etmeyi istemenizi beklemek daha doğru olabilir.

Bu program için hazırlanırken, aklıma bir şey geldi, onu da ekleyeyim: Anlaşılan o ki Ayasofya için yurt içinden, yurt dışından filan şimdiden seyahatler hazırlıyor. Bu, Tayyip Erdoğan’ın kendi siyasî çizgisindeki son kalabalık eylem olabilir. Yeniden böyle bir motivasyon sağlayabilmesini mevcut konjonktür içinde çok mümkün görmüyorum.

Çakır: Evet. Zaten bu son karttı; hep sona saklanan karttı. Ve o kartın kullanılmış olması da aslında bir çaresizlikti bence. Çünkü Ayasofya meselesi aslında çok güzel: Hep söylüyorsun, dile getiriyorsun, insanları coşturuyorsun, kimse de sana, “Söz vermiştin, Ayasofya ne oldu?” demiyor aslında. Diyenlerin sayısı az. 

Buradan, seçmen tercihlerinin etkisine gelelim. Ama Ekrem İmamoğlu demişken, ikiniz de ayrı ayrı bahsettiniz, şunu söylemeyi unuttunuz: Daha öncesinde, Fatih Sultan Mehmet’in portesini açık artırmada alarak çok ciddi bir gol attı. Recep Tayyip Erdoğan’ı biraz tanıyorsam –ki tanıdığımı düşünüyorum–, herhalde bu mesele onu çok ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir ve o yüzden birilerinin kellesi bile gitmiş olabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir şeyin alınabileceğini bilip, alırdı normal olarak. Fatih Sultan Mehmet tam da Ayasofya ile doğrudan alâkalı bir şey. Her zaman öyle olmuyor, ama Ekrem İmamoğlu bu anlamda, bazen nasıl ustaca hamleler yapacağını da göstermiş oldu. 

Oy tercihlerini belirleme meselesinde şöyle bir husus benim dikkatimi çekiyor: Siz de görüyorsunuz, son günlerde değişik araştırma ve anket rakamları var. Doğrular, yanlışlar bir yana, ama hepsinin birleştiği neredeyse şöyle bir nokta var: Yeni partiler, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin oy oranları yüzde 2, 3, 1 her neyse, ama Saadet Partisi yüzde 0’lı ya da 1’li yerlerde. Yani Saadet Partisi –yıllardır ekmek param olduğu için çok iyi olmuyor benim için– ama artık etkisini iyice kaybeden bir partiye dönüştü. Bir şeyler denedi, olmadı; yeni partiler gelince iyice sönükleşti. Sanki Saadet Partisi’nin artık bir gelecek kalmadığı düşüncesiyle, Saadet Partisi tabanından birileri, Ayasofya nedeniyle AK Parti ve Erdoğan’a yönelebilir belki. Ama benim kafamda şöyle bir şey var: “Ayasofya’yı ibadete açtı” diye oy verecek olan insan, zaten Recep Tayyip Erdoğan’a oy veriyordur diye düşünüyorum. Bir başka partiyi, diyelim ki bu kopuş sürecinde Gelecek Partisi ya da DEVA Partisi’ni biraz tereddütlü de olsa tercih edip, Ayasofya hamlesini görünce, “Bir kez daha Tayyip Erdoğan’ı denemekte yarar var” diyeceklerin sayısının da çok fazla olacağını sanmıyorum. Burak, ne dersin?

Özpek: Ben de bu konuda aynı fikirdeyim. Türk toplumunu doğru kategorize etmek lâzım. Bu kategorizasyon da, Tayyip Bey’in hamlesini açıklıyor ve önümüzdeki dönem stratejisi hakkında da bize bir şey söylüyor. Türkiye’nin bu kadar somut problemleri varken, pandemiden çıkmış bir ekonominin toparlanma ihtiyacı ortadayken, işsizlik sorunu artık son derece yaralayıcı bir hâle gelmişken, Ayasofya meselesiyle gündemi işgal etmek ve bununla oy almaya çalışmak, açıkçası, Türk seçmenindeki hangi kesimin daha çok teveccühüne ihtiyacı olduğu konusunda bize bir şeyler söylüyor. Bunu geçtiğimiz hafta yaptığımız programda da konuştuk. Bana sorarsanız, “merkez seçmen” dediğimiz, AK Parti iktidarından doğrudan faydalanmayan ama onun yönetim kapasitesinden faydalanan, Türkiye’nin yönetilmesinden dolayı ya da Türkiye’de huzur ve refahın tesis edilmesinden nemalanan, bundan dolaylı olarak faydalanan insanlara, artık AK Parti’nin çok konuşmadığı, konuşmayı da istemediği ortaya çıkıyor. Yani Türkiye’yi sol, sağ ve merkez seçmen olarak kategorize ettiğimiz zaman, AK Parti’nin, artık merkez ve sağ seçmen ittifakını amaçlamaktan çok, sağ seçmenin tamamına konuşmak gibi bir amacı olduğunu gözlemleyebiliyoruz. En azından ben böyle gözlemliyorum. AK Parti, merkez seçmeni cezbederek, daha muğlâk, daha yönetim kapasitesi üzerine kurulmuş bir söylem yerine, yani hizmet siyaseti söylemi yerine, tamamıyla sağ siyasete hapsolmuş bir kimlik siyasetini tercih ediyor diye düşünüyorum. Böylece merkez seçmeni uzaklaştırmış olabilir. Fakat şu âna kadar kendisinden uzaklaşmış sağ seçmeni tekrar kendisine çağırıyor olabilir. Yeni kurulan partilerin çıkış aşamasındaki enerjilerini, potansiyelini kesmek istiyor olabilir. İYİ Parti içerisindeki sağ seçmeni cezbetmek istiyor olabilir. Yani temel olarak, burada oy verme alışkanlığını ya da oy verme davranışını değiştirme amacı var. Merkez seçmeni ve sol seçmeni tamamen dışlayarak, çeşitli partilere dağılmış ya da yeni partilere gitmeye meyleden sağ seçmeni AK Parti’de olabildiğince toplamak amacında olabilir.

Çakır: Bunu başarabilir mi? Mesela, Ayasofya bu anlamda gerçekten bir lokomotif işlevi görebilir mi sence?

Özpek: Kimlik üzerine kurulduğu için, öyle bir dünyası var. Hizmet siyaseti, merkez seçmeni, yani asla güvenemeyeceği, çok kırılgan, “volatile” (uçucu) seçmeni çekmeye yarıyor. Fakat sağcı olarak nitelendirilen insanın ana özelliği, kimlik siyasetini hizmet siyasetinin önüne koyması, yani sembollere daha fazla önem vermesidir diye düşünüyor. Kafasında böyle bir düşünce var. Ben bunun sonuç üreteceğini zannetmiyorum. Sağ seçmen, Erdoğan’ın çevresindeki insanların zannettiği kadar partizan olmayabilir. Yani ekonomik durum iyiyse, hükümet iyi yönetiliyorsa, reformlar yapılıyorsa, bu insanlar kimlik siyasetine son derece açık olabilir. Sizin söylediğiniz her şeye de inanmış gözükebilirler. Fakat diğer parametrelerin düştüğü bir durumda, sağ seçmenin partizanlık seviyesi de düşecektir.

Çakır: Evet, bu önemli. Osman, seninle devam edelim buradan. Zaten artık belli bir kesimi kazanamayacağını düşünen, onun dışında belli bir çevreye sahip, kimlik ve semboller üzerinden hitap eden… ki o hitap ettiği kitle de sembollere önem veriyor olabilir, ama siyasî tercihlerini artık sadece semboller üzerinden yapmıyor da olabilir: “Ayasofya’nın cami olması iyi oldu, ama ben oyumu bir daha AK Parti’ye vermeyeceğim” diyecek insan sayısının çok olabileceği düşünülebilir. Mesela, eskiden “parayla oy almaca” meseleleri olurdu, hatırlar mısınız? Belki hâlâ vardır, özellikle Anadolu’da insanlara para dağıtıyorlar denirdi. İnsanlar o parayı alır, ama oyunu da istediği partiye pekâlâ verebilir. Çünkü sandıkta kendinle baş başa kalıyorsun. İnsanların böyle bir yükümlülüğü yok. Dolayısıyla Ayasofya kararından memnun olmakla birlikte, oy tercihini sırf bu yüzden değiştirme ihtimali olanların sayısının az olduğu kanısındayım. Buna katılır mısın?

Sert: Açıkçası ben de Ayasofya meselesinin, seçmenlerin oy verme davranışına çok büyük etkide bulunacağını zannetmiyorum. Benzer bir kimlik siyasetinin, böylesi bir gerilimin, Türkiye’de seçmen davranışlarını en ciddi etkileyeceği yeri 2007 yılında yaşadık biz: Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı, hakkı olmasına rağmen, sadece eşinin başı kapalı diye reddedilmişti. Onun hemen arkasından “27 Nisan  e-muhtırası” olarak bilinen bildiri yayınlanmıştı. Toplum da kimlik üzerinden çok net bir pozisyon koymuştu ve bunun bir getirisi olmuştu. Fakat o günden bugüne, bu kimlikle ilgili sembolleştirilebilecek olan sorunların çoğu çözüldü. Dolayısıyla bugün toplumda böyle bir beklenti, böyle bir siyasî gündem, böyle bir gerilim, “Bu çözülmeli ve biz önümüze yürümeliyiz” gibi konu yok. Ben de daha önce hükümette görevli olduğum dönemlerden biliyorum: Ayasofya her zaman “Ne zaman ve nasıl yapsak da Ayasofya’yı açsak? Acaba hem Heybeliada hem de Ayasofya’yı mı açsak?” gibi formüllerle bir çıkış yolu olarak görülürdü. Bugün de bu yüzden kullanılıyor. Fakat o anlamda artık miadı dolmuş bir konu. Yapılması olumlu; toplum bunu görecektir, görüyordur da. İnsanlar orada toplanacaktır. Tayyip Erdoğan’ın oraya gitmesini çok önemseyecektir. Sadece onun kitlesi değil, ona oy vermeyenler bile bunu önemseyebilir. Ama bunun bir oy patlamasına çevrilmesi o kadar kolay değil. 

Tersten bir şey yapalım: Tayyip Erdoğan, bütün bu kimlik siyasetinde, hizmet siyasetini öncelediği ve sembollere aşırı rasyonel yaklaştığı için oy aldı. Biraz hafızamızı tazeleyelim, AK Partili kadınlar “Başörtülü aday yoksa, oy yok” kampanyası yaptı. Tayyip Erdoğan ise onun bugün doğru olmadığını düşünüyordu. Bilakis, kimliği geride bırakıyor, hizmeti ve iktidarı önceliyordu. İnsanlardan bu şekilde oy aldı. İnsanlar Tayyip Erdoğan’a hiçbir zaman “Neden sen Ayasofya’yı açmadın?” diye kızmadılar. Hatta Ayasofya talepleri geldiğinde, Erdoğan, son derece rasyonel bir şekilde “Kardeşim, siz bunun arkasını düşünüyor musunuz? Hadi ben bunu yaptım, o kadar kendimden geçtiğimi mi zannediyorsunuz? İstikameti o kadar kaybettiğimi mi zannediyorsunuz?” diyerek elinin tersiyle ittiği için insanlardan oy alıyordu. Bu yüzden oy alırken, şimdi tersini yaptı diye oy akışının olacağını beklemiyorum, bu reel değil. Çünkü bugüne kadar zaten bunu yapmadığı için oy almıştı. 

Yeni partilere gelince: Biraz önce rakamlardan da bahsettin. Biz de DEMOS Araştırma olarak yaptığımız araştırmalarımızda, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi olarak yüzde 5’lik bir kitle görüyoruz. Bunlarda nihâî bir karar vermek için Eylül aynı beklemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü izleyebildiğim kadarıyla, Gelecek Partisi bu hafta 10 ya da 11 ilde kongre yapıyor, genel başkan yardımcıları illerde insanlarla temas ediyor. DEVA Partisi çok hızlı bir şekilde il başkanları atıyor. Muhtemelen o da yakın zamanda sahaya inecek. Bu teşkilatlanma sürecinin bitmesine paralel olarak da genel başkanlar önce Sayın Ahmet Davutoğlu, sonra Sayın Ali Babacan sahaya inecek. Toplumun genel, asıl problemlerine dair çözümü, söylediklerini sahaya taşıyabilirlerse, bu, Ayasofya etkisini de aşan bir siyasî momentum üretecektir diye düşünüyorum. Asıl ondan sonra bakmak lâzım. Ancak Eylül sonunda, “Muhalefet, yeni kurulan partiler ne anlama geliyor?” ile ilgili daha gerçekçi bir şey söyleyebiliriz diye düşünüyorum.

Çakır: Evet, biz yine Mayıs’ta bir araya geldiğimizde bu yeni parti meselesini konuşmuştuk. O zamandan bu zamana, bayağı bir ivme katettiler gerçekten. Ben en son yaptığım Ali Babacan yayınına gelen farklı farklı tepkilerden de biliyorum: İlk başta çok büyük bir merak vardı. Kurulmaları geciktikçe, merak düştü. Partiler kuruldukça biraz kıpırdanmalar oldu. Bazen “Dağ fare mi doğuruyor?” havası oluştu. Ama şimdi bakıyorum, ilgi ve merak çok yüksek ve sabit bir şekilde yükseliyor. Tabii bunun desteğe dönüşüp dönüşmeyeceğini, bu partilerin çalışmaları, söyleyecekleri belirleyecek. Ama orada gerçekten bir dinamizm var ve o dinamizm Erdoğan’ı çok ciddi bir şekilde kaygılandırıyor. Ayasofya meselesine tekrar dönecek olursak, birçok şeyle beraber esas olarak bu iki partinin meydan okuyuşları bağlamında değerlendirmek gerçekten çok anlamlı olur.

Sert: Yeni partiler dişli çıktı. Başta oturup konuşuyorduk, programlarda yüz yüze de konuşuyorduk: “Gerçekten bir muhalefet yapabilecekler mi, bir şey söyleyebilecekler mi?” diye bir tereddüt vardı. Bir de, her ikisi de, son tahlilde Cumhurbaşkanı’na ya da Başbakan’a bağlı olarak çalışmış isimlerdi. Sayın Ahmet Davutoğlu dün akşam yine bir kanaldaydı. Ali Babacan sanırım Ankara’da gazetecilerle bir araya geldi. Bazen takip etmekte zorlanıyorsunuz. Dişli bir şekilde, her gün bir yerde konuşuyorlar. Bu biraz, mumun içine soktuğumuz parmak gibi, çevirdikçe alanı genişletiyorsunuz. Daha önce size alan vermeyen insanlar alan vermeye başlıyor. Konuşmanız normalleşiyor, eleştirmeniz normalleşiyor. Bu, sokakta da olacak. Bundan 6 ay önce ilk kez sokağa çıktıklarında, ihanetle suçlanacaklardı vs., ama bunu dirençli bir şekilde ve inatla aşındırıyorlar. Dolayısıyla, ben siyasetin de böyle yapılması gerektiğini düşünüyorum zaten. Biraz Tayyip Erdoğan’ın ayrılırken yaptığı format gibi, çok dirençli bir şekilde siyaset yapıldığında, açıkçası bunun sonuç üreteceğini düşünüyorum.

Çakır: Bu arada, Ali Babacan’ın Genel Merkez’de gazetecilerle yaptığı toplantıya, bazı anlı şanlı kurumlar muhabir yollamamış. Bir de böyle bir şey var. Osman, sen Ahmet Davutoğlu’nun yıllarca basın sözcüsü olarak çalıştın, bilirsin: Bu, büyük medyanın bir kısmının görmediği bir şey. Görmemesi, aslında onun görünür olduğunu gösteriyor. Burak, ne dersin?

Özpek: Öyle. O perdelemeyi aşmak çok mümkün değil. Geleneksel medya halen çok fazla takip ediliyor. Şu anda hükümetin en kuvvetli olduğu alan bu. Daha önce de söylemiştik: “Türkiye’de bir siyasî parti kurmak, televizyon kurmaktan daha kolay”. Dolayısıyla şu anda bu kartı oynuyor ve sonuna kadar, geleneksel medyayı takip eden muhafazakâr seçmen ile yeni kurulan partiler arasındaki perdelemeyi sürdürecek. Buna devam edecek. Yani Babacan ve Davutoğlu’nun muhafazakâr mahalleye geleneksel medya üzerinden konuşması, olabildiğince engellenecek. Bunu çok açık söyleyeyim. Şu anda hükümetin elindeki en büyük kart bu.

Çakır: Bereket, Fox TV, Halk TV ve Tele1 var. Bu da “muhafazakâr kesimin yeni bir dramı” diyelim. Kaderin garip bir cilvesi olarak, iki lider de, hatta Meral Akşener de, bu kanallar olmasa, o uydudan, kablodan ya da Digitürk’ten yayın yapan kanallara çıkamayacaklar. Öyle de bir garip durumla karşı karşıyayız.

Özpek: Ama ben şöyle bir durum seziyorum: Halkın teveccühünü bilmiyorum, anket sonuçlarını bekleyeceğiz. Bence de Eylül-Ekim’den önce net bir şey söylemek mümkün değil. Ancak ben yerel gazetelerin web sitelerini takip ediyorum. DEVA Partisi’nin il başkanı atama sürecinde de bunları takip ettim. Şimdi benim görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de siyaset yapmak isteyen bir kesim var. Siyaseten aktif olmak istiyor. AK Parti’de bu kanallar kapalı. Yani AK Parti, genç bir siyasetçiye, siyaset yapmak isteyen birisine hiçbir şey sunmuyor. Hükümete yakın bir gazetede ya da medya organında ufak tefek bir köşe yazarı olmak, Çorum’un mahallelerinden başlayarak, adım adım siyasette yükselmekten daha avantajlı bir şey. O yüzden insanlar sosyal medyada çok flash açıklamalar yaparak ya da kısa videolar çekip gündeme gelerek kendilerini beğendirmek istiyorlar. Yani siyaset yapmanın ruhunu öldürdükleri için, Anadolu’da siyaset yapmak isteyen fakat bu kanalların kapalı olduğunu gören bir kitle var. Bu insanlar tamamıyla Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’ne hücum etmiş durumdalar. Yerel basından bunu gördüm. Bu insanlar da kendi medyaları olan –kendi medyaları derken, medya kurumlarından bahsetmiyorum– kendi ortamları ve çevreleri olan insanlar. Osman Bey’e katılıyorum, bu yavaş yavaş Eylül-Ekim gibi kendisini iyice gösterecektir. Siyaset yapmak isteyen insanlar için bu iki yeni parti çok önemli bir fırsat, onu söyleyebilirim.

Çakır: Evet, artık programı kapatalım.

Sert: Ben bir türlü Ruşen’in programı kapatmasına izin vermiyorum, ama tek konuk olduğum için bunu programda kullanıyorum. Sadece iki not söyleyeceğim: Dediğin çok doğru Ruşen; muhafazakâr siyasetçiler, bir dönemler muhalif gördükleri medya organları üzerinden topluma seslerini duyuruyorlar. Fakat ikili bir yaklaşma var. Bir taraftan da Türkiye’nin seküler ve sol kesimi, Türkiye’de dini yok sayarak, dindar siyasetçileri yok sayarak bir şeyin değişmeyeceğini gördüler. Bu bir ortaklaşma süreci. Bu ortaklaşmayı rövanşist bir duyguya evriltmeden, karşılıklı anlayışla ve diğerine hak vererek, yani “muhafazakâr” siyasetçilerin seküler gazeteci ve medya organlarına, seküler medya organları, gazeteci ve siyasetçilerin muhafazakâr siyasetçilere hak vererek ortaklaşmasına evriltebilirsek, bu, ileride sonuç üretir. 

Son olarak da Burak Hoca’nın söylediğine bir ek yapmak istiyorum: Siyaset sokakta yapılabilen bir şey. Nitekim Ekrem İmamoğlu sokakta seçimi kazandı. Hafızamı zorluyorum: Recep Tayyip Erdoğan en son ne zaman İstanbul-Ankara dışında –geçtim şehir dışı bir eylemi–, İstanbul ve Ankara’nın semtlerinde siyasî bir eyleme katıldı? AK Partililer ne zaman pazarda yürüyerek siyaset yapabildiler? İstediğiniz kadar büyük söylemler üretin, sokağa değemiyorsanız, sokağın nabzını kaybettiğinizde, bunun sosyolojik ve siyasî olarak bir yere evrilmesini engellemeniz mümkün değil. Nereye evrileceğini de sokağa inenler belirleyecek.

Çakır: Ben yıllarca Refah Partisi’nin ve daha sonra Fazilet Partisi ve AK Parti’nin hilafsız yüzlerce mitingini izlemiş biri olarak söylersem, Recep Tayyip Erdoğan bunu en iyi yapanlardan biridir. Ama zaten şimdi o koruma ordusuyla istese de hiçbir şey yapamaz. Ancak organize edilmiş buluşmalar olabilir. Elini sıkacak kişi de, kucağına alacağı çocuk da belli. Ama eskiden, İmamoğlu’ndan çok daha başarılı bir şekilde yapıyordu. Zaten Refah Partisi böyle geldi biliyorsun; kapı kapı esnafı, evleri dolaşarak geldi. Ama şimdi çok büyük bir mesafeyle, aslında iyi bildikleri bir alanı tamamen rakiplerine bıraktılar. 

Evet, burada toparlayalım. Osman Sert’e ve Burak Bilgehan Özpek’e çok teşekkürler. Ben geçen sefer Ekşi Sözlük kupası ile mesaj vermiştim. Bugün Boğaziçi Üniversitesi kupasıyla mesaj veriyorum. Bilmeyenler olabilir, benim Galatasaray Lisesi’nden sonra en keyifle okuduğum yerdir. Ama beni atan yerdir. Beni attıkları için çok teşekkür ediyorum kendilerine. Ama hep sevdiğim bir üniversitedir. Boğaziçi Üniversitelilere de bir selam yollayalım. Osman sen Boğaziçili miydin?

Sert: ODTÜ.

Çakır: Ama Boğaziçi hakikaten ODTÜ’den de, Bilkent’ten de iyi bir üniversitedir, onu söyleyeyim. Çok teşekkürler. İzleyicilere de çok teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus