Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (3): Türkiye’nin durumu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Önceki bölümler:

Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (1): Fethullahçılığın durumu

Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (2): AKP ve Erdoğan’ın durumu

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün 15 Temmuz darbe girişiminin dördüncü yıldönümü. İki gündür yayın yapıyorum, bu üçüncü gün ve son yayın olacak. İlkinde Fethullahçılığı, daha sonra AKP ve Erdoğan’ı değerlendirdim. Şimdi Türkiye’yi genel olarak ele almak istiyorum. 

15 Temmuz denince akla Boğaziçi Köprüsü geliyor ve zaten adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü oldu. Burada hayatını kaybedenlerden Erol Olçok arkadaşımdı –Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın reklam ve halkla tanıtım işlerini yapıyordu–, benimle aynı yaştaydı. Ve yanında da en büyük oğlu –o sırada yanılmıyorsam 17 yaşındaydı– Abdullah Tayyip ile birlikte köprüye gittiklerindeki çatışmada, darbeye katılan askerler tarafından öldürülenler arasındaydılar. Bir kere daha Erol’u, oğlunu ve tüm hayatını kaybedenleri saygıyla ve rahmetle anıyorum. Çok kötü bir gündü. Türkiye’nin siyasî hafızasında hep bir kara gün olarak hatırlanacak. Buradan, umarım, Türkiye gereken dersi çıkarır. Fakat çıkardığı konusunda şu âna kadar –dört yıl içerisinde– çok ciddi şüphelerim var. 

Şu gördüğünüz fotoğraf Boğaziçi Köprüsü’nden — yeni adıyla 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nden. O fotoğraf aslında dört yılda Türkiye’nin 15 Temmuz’dan bu yana ne halde olduğunu, durumunun ne olduğunu anlatmak için herhalde ideal bir fotoğraf. Çok kötü yıprandı ülke, çok ciddi bir şekilde yıprandı — siyasî ve ekonomik olarak tabii ki. Bunun tek nedeni darbe girişimi ve arkasından ona verilen cevaplar değildi. Başka bir yığın bölgesel, stratejik ve ekonomik, en sonunda da salgın gibi hususlar eklenince, son dört yılın Türkiye için hiç de parlak geçmediğini söyleyebiliriz. 

Halbuki bu dört yıl aslında başkanlık sisteminin kendini göstereceği, Türkiye’nin uçuşa geçeceği yıllar olacaktı. Olmuyor. Dün yine Cumhurbaşkanı Erdoğan kabine toplantısının ardından yaptığı konuşmada, Türkiye’nin salgını bir fırsata çevirmek için her şeye sahip olduğunu ve yakında bunun gerçekleşeceğini söyledi –ekonomik anlamda– ve Türkiye’nin dünya çapında öne çıkacağını söyledi. Bu sözleri değişik zamanlarda hep işittik, ama olmadı. 

Türkiye şu anda hiç de iyi bir durumda değil, halbuki böyle olmayabilirdi. 15 Temmuz, getirdiği bütün kötülüklerin yanında –hep böyle olur zaten– aynı zamanda bir fırsat oldu. Keşke olmasaydı; ama bir yerden sonra, darbe girişimi bastırıldıktan sonra, Türkiye aslında çok iyi bir fırsat yakalamıştı. O fırsat ise Türkiye’nin yeniden demokratikleşmesi, yeniden güçlenmesi ve iç barışını tam anlamıyla yeniden tesis etmesiydi.

Ama, dünkü yayında da geniş bir şekilde ele aldığım gibi, Erdoğan bunu bir başka şeyin fırsatı olarak gördü. Bunu Türkiye’nin yeniden demokratikleşmesi için değil, Türkiye’deki tek adam rejiminin daha sağlam temellere oturması için bir fırsat olarak gördü — Olağanüstü Hal ve bununla beraber yaşanan uygulamalar, OHAL kalktıktan sonra da sürdürülen OHAL’imsi uygulamalar. Örneğin, HDP’li belediyelere kayyum atanması –31 Mart seçimlerinden sonra da– yeniden tekrarlandı. KHK’larla sadece Fethullahçılar’la ilişkisi olduğu düşünülen kişilerin değil; iktidarın hoşuna gitmeyen her türden insanların tasfiye edilmesi, bunların hiçbir suçunun –önemli bir kısmının hiçbir suçunun– olmadığının kanıtlanmasına ve haklarında bir mahkeme kararı olmamasına rağmen tekrar içlerine dönmelerinin engellenmesi gibi… 

Türkiye bu son dört yılda gerçekten kara bir dönemden geçti ve geçiyor. Buradan nasıl çıkacak? Açıkçası çok ciddi bir soru işareti. Burada Erdoğan’ın bir tercihini gördük, Erdoğan bu yönde bir tercih yaptı. Bahçeli’yi de yanına aldı, yani MHP’yi de yanına aldı. İlginç bir şekilde Fethullahçılar’la işbirliği yaptığı dönemde tasfiye ettiği Türkiye’deki eski devletin güçlü unsurlarından –hepsini değilse bile– bazılarını ya da onlara yakın bazı kişileri de yanına kattı. Yani dünün düşmanları bugünün müttefikleri oldu ve onlarla birlikte Türkiye’de otoriter bir nizamı tesis etti. Daha da sertleştirmeye çalışıyor, ama bunu yapabilmesi için yeterince güçlü değil. 

Buna karşı kim, ne yaptı? Aslında sorun biraz da burada. Türkiye’nin kaderi sadece Erdoğan ve ona destek veren kişiler tarafından çizilebilecek durumda değil. Türkiye çok daha büyük bir ülke, çok dinamik bir ülke; genç bir nüfusu, çok köklü kurumları, sivil toplum anlamında bir deneyimi ve medyası var — vardı. Artık bunların hepsinin yanına belki bir “-dı” eklemek gerekiyor. Bunlar kademe kademe etkisizleştirildi. Kimileri kapatıldı, yok edildi, tasfiye edildi; kimileri etkisizleştirildi, pasifleştirildi; kimileri de iktidara tam anlamıyla bağımlı hale getirildi — ki bunların içerisinde İslâmî cemaatlere ayrı bir parantez açmak gerekebilir. 

İslâmî cemaatlerin önemli bir kısmı da burada, gönüllü bir şekilde iktidarın yanında yer aldılar. Hem iktidar bunu dayattı, hem de onlar istedi. Çünkü Fethullahçılar’ın yıkıntıları üzerinde, onların boş bıraktıkları alanda, devletin de yardımları, sübvansiyonları ve destekleri ile kendilerinin çok ciddi bir şekilde güç kazanabileceğini hesapladılar. Geçen süre içerisinde, baktığımda, aslında kof bir büyüme görüyorum birçok cemaatte. Ama bu cemaatlerin hiçbiri kendi ayakları üzerinde –hani ekonominin tabiri ile konuşacak olursak, “öz kaynakları” ile– büyümüş cemaatler değil. Ya da öz kaynaklarıyla büyüme ile giderken, birdenbire devlet eliyle önlerinin böyle açılmasını fırsat bilip öz kaynaklarını geri plana iten ve bir şekilde şişen yapılar oldular. Böyle oldukları ölçüde de aslında toplumdaki etkileri azaldı. Çok paradoksal bir durum; ama güçleri şiştikçe toplumdaki etkileri, inandırıcılıkları ve cazibeleri azaldı. 

Bir diğer husus tabii –önceki yayınlarda da söyledim, ama bunu özellikle vurgulamak lâzım– bu savaşın Türkiye’deki İslâmcı anlatıyı yerle bir etmesi. Cumhuriyet’le beraber tanımlanan bir anlatı vardı. Bu anlatıya göre her şey iyi gidiyordu, yani çok iyi gitmese bile iyi gidiyordu; Hilâfet vardı, şu vardı, bu vardı. Sonra Cumhuriyet’le, laiklikle ve tek parti rejimi ile beraber dindarlar merkezden atıldı. İslâmcılar’ın gözünde buradaki mesele o işte; tek parti, CHP zihniyetine karşı kendi savlarını ortaya sürmek, dindarları yeniden merkeze taşımak ve diğerlerini tasfiye etmek. Böyle bir anlatı vardır. Cumhuriyet’in ilk yılları hakkında, 12 Mart ile ilgili anlatılanlar –kısmen 12 Eylül, ama en son 28 Şubat dönemi ile ilgili anlatılanlar– ve mağduriyetler hep bu söylemin temeliydi. 

Ama burada –Erdoğan-Gülen Savaşı’nda– çok daha sert mağduriyetlerin yaşandığını gördük. Çok daha sert bir savaş yaşandı. Ve bu savaş o güne kadar yapılan anlatı ile hiçbir şekilde uyuşmayan bambaşka bir savaş oldu. Bu anlamda Türkiye’deki Cumhuriyet sonrası İslâmcı anlatı büyük ölçüde çöktü — hâlâ yaşatılmaya çalışılıyor; Ayasofya’nın yeniden açılması bir anlamda öyle görülebilir. Bu anlatı çöktü; bu anlatının çökmesinin dışında da siyasî alanda güçlü olan siyasal İslâm’ı merkezîleştirilmiş olan AKP ile sosyal alanı merkezîleştirilmiş olan Fethullahçılığın kıyasıya savaşı –aslında İslâm’a yönelik ilgiyi de çok ciddi bir şekilde azalttı bu savaş– çok ciddi sorgulamaları beraberinde getirdi. Yani bu güçler savaştıkça aslında birbirlerine zarar verdiler. Ama genel olarak Türkiye’deki İslâmî harekete zarar verdiler ve İslâmiyet’in kendisine de zarar verdiler. Bunun etkilerini görmeye başladık. İleriki dönemde çok daha göreceğe benziyoruz. 

Bu anlamda bakıldığı zaman 15 Temmuz sonrasında her iki tarafın da birbiriyle –devlet ve Fethullahçılık– arasındaki savaşta birbirlerine verdikleri zarar dışında, çevrelerine –“mahalle”ye diyelim– verdikleri zarar çok daha kalıcı oldu. Bu da aslında Türkiye’nin önüne yeni birtakım fırsatları açmayı sağladı. Fakat burada işte, diğer siyasî güçler, toplumsal güçler bu durumu yeterince değerlendiremediler. Bu durumu değerlendirmek konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun nispeten belli bir aşamadan sonra bazı adımlar attığını düşünüyorum. Bunun sonuçlarını 31 Mart’ta da ciddi bir şekilde aldı. Bu aslında ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde denenebilecek bir şeydi, olmadı. 

Bir diğer husus da aslında Ali Babacan’ın ve Ahmet Davutoğlu’nun kopuşlarının çok daha önce olması gerektiği. Ama her iki taraf da bu FETÖ suçlamasının uluorta kullanılması nedeniyle çok çekindiler ve her şeyi çok geciktirdiler. Bu FETÖ suçlaması zaten son dört yılın ana konularından birisi oldu. Şöyle düşünelim: Fethullahçılığın devlet eliyle alabildiğine güçlendiği dönem öncesinde –“Kimse kendini kandırmasın, kimse kimseyi kandırmadı” başlığıyla yaptığım yayında da söylemiştim–, Türkiye’nin merkezindeki bazı kesimler önce Fethullahçılık’la Refah Partisi’nin yükselişini kesmek için ittifak yaptı. Daha sonra da bu sefer AKP ile ittifaklarına destek vermek için işbirliği yaptı. 

Dolayısıyla bugün, Türkiye’de Fethullahçılar’la, Gülen’in bizzat kendisiyle gerek Türkiye’deyken yüz yüze görüşerek, gerek Pensilvanya’ya giderek –ki orası bir nevi “hac merkezi”ne dönmüştü– her sektörden inanılmayacak şekilde iş insanları, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşu iddialı kurumlar, meslek kuruluşlarının yöneticileri orayı bir şekilde ziyaretgâha çevirmişlerdi. Çünkü birçok iş Ankara’dan olduğu kadar Pensilvanya’dan da yürüyordu. Ve sonra Fethullahçılar’la savaşla beraber bu insanların hepsinde ayrı ayrı korkular çıktı. Nedir bu? Geçmişte kurmuş oldukları ilişkinin masaya yatırılması. Bazılarının başına çok kötü şeyler geldi; işlerinden, özgürlüklerinden oldular ya da hapse girdiler, işlerinden atıldılar ya da işyerlerine el kondu vs.. Ama birçoğu burada, bir şekilde, başlarına bir şey gelmemesi için haddinden fazla iktidara kendilerini kanıtlama yoluna girdiler ve herkesten daha Fethullahçı-karşıtı oldular. Olayı iyice zehirlediler. 

Darbenin, Türkiye’de Fethullahçılığın sağlıklı ve verimli bir şekilde tartışılabilmesinin önündeki en büyük engellerden biri, aslında bu “kraldan çok kralcılar”dır. Bunlar Fethullah severlikleri ne kadar aşırıysa Fethullah düşmanlıkları o kadar aşırı olan kişilerdir. Bunların tabii ki en çarpıcı örneği itirafçılar. İsimlerini bile anmaya gerek yok, ama itirafçıların dışında çok sayıda kişi de –ki bunların önemli bir kısmı geçmişte Fethullah Gülen’le ya da onun insanları ile aynı kareye girebilmek için can atan kişilerdi– şimdi başka bir yere geldiler. Türkiye’de bu olayın sahici bir şekilde bütün boyutları ile tartışılmasına da öncelikle iktidar engel oldu. Ardından bu söylediğim kişiler oldu, yani kendi geçmiş ayıplarını örtmek isteyenler oldu. 

Bir diğer kesim de, Fethullahçılık’la çok fazla savaşmanın aslında Erdoğan’a yaradığını düşünenler oldu. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum; böyle bir anlayış yurt içinde ve yurt dışında çok var. Siz Fethullahçılığı eleştirdiğiniz zaman Erdoğan’a yanaşmış gibi gösteriliyorsunuz. Böyle bir şey Allah’ın emri değil, böyle bir şey zorunluluk değil. Önemli olan, burada, tüm boyutlarıyla her iki tarafı da eleştirmek. Her iki tarafı da eleştirirken her iki tarafa eşit mesafe olmak falan gibi bir dert söylemiyorum. Burada yapılan bir darbe girişimi var. Tabii ki bunun vebali çok ağır; ama onun dışında bu ülkenin darbe girişimine gelmesinde çok ciddi katkıları olan ve ardından darbe girişiminin peşinden de bununla gerçek anlamda hesaplaşma yapmayan bir iktidar var. 

Dolayısıyla burada her iki tarafı birden eleştirebilmek çok mümkündü, hâlâ mümkün. Türkiye’nin ihtiyacı olan da buydu; ama genellikle yapılan, tarafların birisine çok fazla dokunmadan diğerine yüklenmek. Özellikle Fethullahçılar şunu çok iyi yapıyorlar: Bütün güçsüzlüklerine rağmen, hâlâ, kendilerine yönelik her türlü eleştiriyi bir Erdoğancılık olarak sunmayı beceriyorlar. Hâlâ bunu büyük ölçüde becerebiliyor olmaları da bu ülkenin gerçekten acı durumlarından birisi. 

Son bir noktaya değinmek istiyorum: Fethullahçılığın içerisinde yer alıp oradan gerçekten kopuş yaşayan, ama bir itirafçı pozisyonunda olmayan bazı isimler var. Bu isimlerin Türkiye’deki kamusal alanda bazı tartışmalara çekilebilmesi çok iyi olurdu. Bunu yapmak açıkçası cesaret ister, bu kolay kolay yapılabilecek bir şey değil. Ama bunu Türkiye’nin bir an önce gündemine alması gerekiyor. Yani Fethullahçılığı içeriden eleştiriyi itirafçılara bıraktığınız zaman, çok fazla yol alamıyorsunuz. Çünkü itirafçılar bir doğrunun yanına iki yalan da ekliyorlar ve yaptıkları değerlendirmenin herhangi bir analitik değeri yok. 

Ama bazı isimler var –özellikle sosyal bilimler alanında ihtisaslaşmış bazı akademisyenler– yurtdışında yaşıyor çoğu. Çok ciddi, çok önemli ve Türkiye’nin çok yararına birtakım tartışmalar geliştiriyorlar. Ancak bu tartışmalar Türkiye’de yeterince hak ettiği bir şekilde yer bulamıyor. Bunun bir şekilde çözülebilmesinin Türkiye’nin çok hayrına olduğunu belirtiyorum. İsim anmak istemiyorum, çünkü isim anarak onları –zaten çok da iyi bir durumda hayat sürdürdüklerini düşünmüyorum– daha da zor durumda bırakmak istemiyorum. 

Evet, 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde hayatını kaybedenlere tekrar rahmet diliyorum. Çok zor bir geceydi, Türkiye bunu bir şekilde atlattı. Umarım bu işler bitmiştir, darbe heveslileri artık böyle bir şeye kalkışmazlar. Ve de umarım dört yılı boşa harcamış olan Türkiye, bundan sonra 15 Temmuz’u gerçek anlamda –demokratikleşme için– bir mihenk taşı olarak kullanabilir. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus