Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (2): AKP ve Erdoğan’ın durumu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Diğer bölümler:

Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (1): Fethullahçılığın durumu

Dördüncü yılında 15 Temmuz darbe girişimi (3): Türkiye’nin durumu

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Öncelikle, bu sabah gelen kötü bir haberden bahsetmek istiyorum. Adalet Ağaoğlu’nu kaybettik. Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birisiydi. Kendisinin Bir Düğün Gecesi’ni ilk defa 1981 yılında cezaevinde okudum. Ondan sonra, o tarihte –cezaevinde– Adalet Ağaoğlu’nun bütün kitaplarını istedim. Sırayla okuduğumu hatırlıyorum. Yıllar sonra kendisiyle tanışma imkânım da oldu. Çok iyi şeyler bıraktı geride, saygıyla kendisini anmak istiyorum. 

Bugün, 15 Temmuz’la ilgili yapmayı düşündüğüm ve dün başladığım 3 bölümlük yayınların ikincisi. Dün “15 Temmuz’un dördüncü yılında Fethullahçılığın durumu”nu ele almıştım. Bugün AKP ve Erdoğan’ın durumunu ele alacağım. Yarın da “Türkiye’nin genel durumu”nu değerlendireceğim. 15 Temmuz’dan bu yana dört yıl geçti; AKP ve Erdoğan’a baktığımız zaman, bunun çok ama çok zorlu geçmiş dört yıl olduğunu görüyoruz. Bunun esas nedeni –tabii ki bu kadar sert bir olayla karşılaşmış olması, ama daha sonrasında bence en büyük belirleyici nokta– Erdoğan’ın bu darbe girişimini bir fırsat olarak görüp Türkiye’de kendi otoriter sistemini iyice inşa etmenin bir vesilesi, bahanesi olarak kullanmasıydı. 

Önünde iki seçenek vardı; biri, darbenin ardından darbeye karşı bir demokrasi mücadelesi başlatmak, bir demokrasi kampanyası başlatmak ve tüm Türkiye’yi yaşanan olumsuz olayın ardından demokrasi ortak noktasında çoğulcu şekilde bir araya getirici bir strateji izlemekti. İlk başta yapılan Yenikapı Mitingi sanki böyle yapacakmış gibi gözüktü. Ama daha baştan HDP’yi çağırmayarak böyle bir niyeti olmadığını anladık. Kısa bir süre sonra da zaten oraya gelmiş olan CHP’yi darbe vesilesi ve bahanesiyle çok sert bir şekilde eleştirerek hemen koparttı. Ve Devlet Bahçeli’nin kendisine yeter olduğunu düşünerek, MHP’nin yeter olduğunu düşünerek, o otoriter çizgisini güçlendirme yolunda yol aldı. 

Dolayısıyla Erdoğan burada bu kritik tercihini yaparak Türkiye’yi ve kendisini iyice zora soktu. Çünkü Erdoğan gibi, aslında bir şekilde Türkiye’de demokrasinin sorunlarından şikâyet eden insanların talebi ve desteğiyle iktidara gelmiş birisinin –daha sonra kendisinin o söylediği benzetme ile– “demokrasi durağına geldikten sonra o duraktan inme”yi tercih etmesi, aslında kendi zeminini yok etmek anlamına geldi. Buna katılmayan çok kişi var; ama Erdoğan demokrasiden ne kadar uzaklaşırsa o kadar zorlandı. Siyaset yapmakta zorlandı, iktidarını muhafaza etmekte zorlandı. Ve zaten başlamış olan yönetme krizi 15 Temmuz’un ardından belli bir süre sonra tekrar derinleşerek devam etti. 

Normal şartlarda –tekrar olacak ama söyleyeyim–, Erdoğan 15 Temmuz’u bir “demokrasiyi yeniden inşa etme” fırsatı olarak görseydi ve başkalarını da bu sürece katsaydı, katabilseydi Türkiye bambaşka bir ülke olabilirdi. Kendisi de daha sakin bir şekilde ülke yönetiminde cumhurbaşkanlığını sürdürebilirdi. Ama o iktidarı kaybetme derdi ile bunu tercih etmedi. 

15 Temmuz aslında Erdoğan’ın kişisel meselesi. Daha öncesinde, 17/25 Aralık’ın 17’sinde bakanlara ve bakan çocuklarına; 25’inde de kendi aile fertlerine ve yakın arkadaşlarına uzanan bir saldırı vardı. Fethullahçılar’ın yolsuzluk temelinde oluşturdukları, bayağı bir meşruiyeti de olan bir saldırısı vardı. Ve o andan itibaren Erdoğan meseleyi bir kişisel beka meselesi olarak aldı ve Fethullah Gülen’in açtığı savaşı kendisine karşı açılmış bir savaş olarak gördü. Bu nedenle de belli bir tarihten itibaren kendi var kalmasını, kendi bekasını Türkiye’nin bekasının önüne koydu. O gün bugündür böyle devam ediyoruz. 

Dün değindim, çok acımasızca bir biçme operasyonu yaptırdı. Erdoğan devletin içerisinden, dışarısından, özel sektörden Fethullahçılar’la ilgili olduğu düşünülen kim varsa –kimisi açık, kimisi örtük, kimisi çok yoğun, kimisi çok az ilişki içerisinde, kim varsa– bunların malları, özgürlükleri, işleri ellerinden alındı. Ve çok sayıda insan, bir şekilde, 15 Temmuz’dan bir gün önceki durumlarının çok çok gerisine düştüler. Onlardan alınan şeyler, diyelim ki onların boşalttığı kadrolara, Erdoğan ya kendi tabanından ya da yeni ortağı MHP tabanından yeni kadrolar kattı. Mallara, birtakım şirketlere kayyumlar atandı. Bazıları kaderine terk edildi. 

Bu süreçte aslında devir-teslim gibi oldu, değiş-tokuş oldu. Birileri hızlı bir şekilde yoksullaşırken birileri de hızlı bir şekilde zenginleşti. Bütün bu süreçte –ilginçtir–, Fethullahçı yapıların ayıklanması yolunda, AKP’ye yönelik olarak, AKP’nin içerisinde ve çevresinde çok çok az şey yapıldı. AKP dışındaki çevrelere, kişilere uyarlanan ve uygulanan kıstaslar kendi içlerinde hiç de öyle olmadı. Mesela Siz AKP’li değilseniz ve Pensilvanya’ya gidip Fethullah Gülen’le fotoğraf çektirmişseniz başınıza çok şey geldi. Ama AKP milletvekillerine –hep birlikte bir futbol takımı gibi fotoğraf çektirdiğiniz zaman– çok fazla bir şey olmadı. Hatta yeniden milletvekili seçildi ya da danışmanlık aldı, vs.. Kendi tabanında, kendi kadrolarına yönelik olarak, özellikle kadrolarına yönelik olarak gösterilen müsamahanın başka kesimlere asla gösterilmediğini gördük.

FETÖ’cü avı esas olarak AKP dışında yapıldı, ama bu arada AKP’nin içerisinde birtakım yer değiştirmeler oldu. Bazı bakanlar yerlerinden oldu, bazı milletvekilleri yenilen seçilmedi. Buralarda da Erdoğan’ın, 15 Temmuz öncesi ve sırasındaki tavırları esas aldığı söylendi; ama bunların hiçbirisi aleni bir şekilde deklare edilmedi. Yani “Şu ve şu kişiler, yeterince atik davranmadıkları için, yeterince Erdoğan’ın yanında yer almadıkları için elendiler, tasfiye oldular” denmedi. Şunu da biliyoruz: 17/25 Aralık’ta başlayan süreçte Erdoğan –aslında 17/25 Aralık onun için bir tür milattı– gerçekten çok zor durumda kaldı. 

Bu süreçte kendisine yakın gördüğü bazı isimlerin ya da Fethullahçılar’la AKP arasında ikisini birden idare etmeye çalışan bazı isimlerin yönlerinin Fethullahçılığa doğru kaydığını gördü. Yani Erdoğan’ın gideceğini düşünen bazı isimler açık açık Fethullahçılar’dan yana tavır aldılar. Mesela Fethullahçı gazetelerde yazan isimlerin bir kısmı yazmaya devam etti, az bir kısmı yazmayı bıraktı. Sonra ne oldu? 15 Temmuz’dan sonra, oralarda yazmaya devam edenler içeri girdi, yazmayı bırakmış olanların başına bir şey gelmedi. Hatta bazıları AKP’nin içerisinde de çok önemli yerlere geldiler. Bunun bir benzerinin 15 Temmuz ânında olduğunu biliyoruz. Bazı isimlerin 15 Temmuz’da ne olacağı belli olmadığı için –diyelim ki kimin kazanacağı belli olmadığı için– kafalarını çok çıkartmadıkları söylendi. Ama bazı isimler de açık açık 15 Temmuz gecesinden itibaren birtakım medya kuruluşlarını arayarak, televizyonlara bağlanarak darbeye karşı tutum sergilediler.

İlginçtir, darbeye karşı tutum sergileyenlerin önemli bir kısmı şu anda AKP içerisinde önemli yerlerde durmuyorlar. Hatta bazıları tasfiye oldu. En çarpıcılarından birisi AK Parti’nin o tarihteki İstanbul İl Başkanı Selim Temurci; İstanbul’daki darbe karşıtı organizasyonlarda birinci derecede sorumluluk alan birisi. Çok sayıda kanala bağlanan ve insanları sokağa çağıran birisi. Bir süre sonra ayrıldı AK Parti’den, şimdi Davutoğlu ile beraber hareket ediyor ve Gelecek Partisi’nin önde gelen isimlerinden birisi. Daha geçen gün Pelikan Grubu ya da Pelikan Yapılanması hakkında söyledikleri nedeniyle polise ifade verdi. 

Dolayısıyla 15 Temmuz bir anlamda bir milat ve birçok şeyin kıstası oldu; ama Erdoğan ve AKP işlerine geldiği zaman ya da gelmediği zaman bunları uygulama ihtiyacı hissetmediler. Burada tamamen bir samimiyetsizlik söz konusu. FETÖ suçlamasını gerektiği zaman, kendi ihtiyaçları olduğu zaman kullanma yoluna gittiler. Bütün bu süreç içerisinde bu kavganın, bu darbe girişiminin Türkiye’de genel olarak İslâmî hareketlere –hatta daha da yakından baktığımız zaman İslâmiyet’in kendisine– çok ciddi zarar verdiğini gördük. Görüyoruz ve göreceğiz. 

Bence, bu Erdoğan-Gülen savaşının değişik aşamaları oldu, biliyorsunuz. Bunların etkileri daha uzun süre devam edecek. Bu birçok insanın, özellikle de dindar ailelerden gelen çocukların, birçok şeyi sorgulamasına neden oldu. Çünkü o âna kadar ya da o andan bir süre öncesine kadar Fethullahçılık devlet eliyle övülen ve teşvik edilen bir şeydi. Toplantılarına Erdoğan ve diğer kişiler gider ve oralarda Fethullah Gülen’e övgüler düzerdi. Birçok insan o yapıya yöneldi ise bu nedenle yönelmiştir. Çünkü İslâmî kesim içerisinde herkes birbirine karşı çok temkinlidir, grupçuluk çok önemlidir. Özellikle Fethullahçılığa karşı genel bir güvenmeme, ondan şüphelenme, onu sevmeme havası vardır. 

Erdoğan derin devletle mücadele etmek iddiasıyla Fethullah Gülen’le kurduğu ittifakla bu geleneği olduğu gibi ortadan kaldırdı. Yani Fethullahçılığın muhafazakâr camiada önünde var olan bütün engelleri AKP o ittifak sürecinde kaldırdı. Bunu ne kadar gönüllü yaptılar bilmiyorum. Ama fiilen kurdukları o ittifakla ve devlet içerisindeki örgütlenmesinin –özellikle yargıda ve polisteki– önünü sonuna kadar açarak Fethullahçılar’ın her yerde istedikleri gibi at koşturmalarına ve dindar ailelerin çocuklarını devşirmelerine vs. yol açtılar. 

Yurtdışında bütün diplomatik temsilcilikler Fethullahçılar ile işbirliği yapmaya zorlandı. Yapmayanların başına işler geldi. Eskiden Fethullahçılar’a selam veren diplomatın durumu kötü olurken, daha sonra yeterince ilgilenmediği gerekçesiyle çok sayıda diplomatın başına işler geldiğini biliyoruz. Sonuçta bu öykü, Fethullahçılar’ın öyküsü. Bu darbenin temellerinin atılmasında AKP iktidarının ve Erdoğan’ın ve diğer önde gelen isimlerin çok büyük sorumluluğu var. Ama “Kandırıldık, Allah affetsin”in dışında ciddi bir özeleştiri ve yüzleşme yapmadılar. Buradan hareketle bir dönem ortaya atılan Haşhaşilik gibi saptamalarla –ki bu doğru veya yanlış, o ayrı– bu olayı geçiştirdiler. Bu olayla ciddi bir yüzleşmeye girmediler. O yüzleşmeye girmemeleri nedeniyle de var olan travmayı alabildiğine büyüttüler. 

Bir diğer husus da tabii ki hep dile getirdiğimiz, 15 Temmuz’u bir fırsat olarak görmek. Bunu iliğine kadar sömürme nedeniyle 15 Temmuz ve Fethullahçılık konusundaki birtakım görüşlerin yumuşamasına neden oldular. O darbeyi aslında kim yaptı, nasıl yaptı vs. üzerine ortaya atılan –bence çoğu komplo teorisi olan– şeylerin hepsinin zemininde Erdoğan’ın bu tutumu var. Eğer Erdoğan gerçekten 15 Temmuz ile yüzleşmeyi demokratikleşmeyi hızlandırıcı bir olay olarak ele almış olsaydı, biz bugün “15 Temmuz’u kim yaptı, nasıl yaptı? Erdoğan bunu aslında biliyor muydu?” gibi sorulara hiçbir şekilde tevessül etmeyecektik.

Demokratikleşme yerine otoriterleşmeyi tercih ettiği için bu soruları da beraberinde getirdi ve ülkenin bir bütün olarak Fethullahçılık’la gerçek anlamda yüzleşmesinin önünü tıkadı. Baktığım zaman dört yıl içerisinde şöyle bir bilanço çıkartıyorum: İlk başlarda 15 Temmuz Darbe Girişimi, zor durumda olan AKP ve Erdoğan iktidarının bir ayağa kalkmasına vesile oldu. FETÖ ile mücadele iddiası var; ama bu bir yerden sonra o kadar çok tekrarlandı ki içi boşaltıldı. Bunun sadece bir araç olduğu, enstrüman olduğu düşüncesi iyice yaygınlaştı. Eğer 15 Temmuz’un ardından Türkiye’de demokrasinin kanallarını açsaydı, baskıları azaltıp özgürlükleri çoğaltsaydı; Erdoğan’ın darbe-karşıtlığı söyleminin bir karşılığı olabilirdi. Siz darbeye karşı çıkıyorsunuz, demokrasiyi savunuyorsunuz, fakat demokrasinin önünü açmıyorsunuz. İşte bu nedenle, 15 Temmuz’la mücadele iddiası çok fazla inandırıcı olmadı. AKP’nin zaten iyice eriyen ideolojik duruşunun tamamen ortadan kalkmasına yol açtı. 

Adalet ve Kalkınma Partisi bugün insanlara ne anlatıyor, neyi savunuyor? Erdoğan ne anlatıyor? İşte 15 Temmuz’un yakınlarına konulan Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması –yarın birtakım anmalar olacak 15 Temmuz’la ilgili, gördüm; Saray’da 15 Temmuz Oratoryosu diye bir klasik müzik gösterisi olacakmış, birtakım lazer gösterileri olacağı söyleniyor, tabii ki birtakım ziyaretler olacak, şehitler anılacak–, ama bütün bunlar, iktidarın ömrünü uzatmak için yapılan işler olmanın ötesine gidemiyor, gidemeyecek. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi ve Erdoğan, 15 Temmuz Darbe Girişimi ile mücadele etmek için en çok ihtiyacı olan şeyi çoktan kaybetti. Kaybetti değil; elinden bıraktı, attı. O da demokrasi savunuculuğu. 

Demokrasi olmadan, demokrasi savunulmadan, demokrasi ilerletilmeden yapılan ve yapıldığı iddia edilen darbe-karşıtlığının inandırıcılığı artık hiçbir şekilde kalmış değil. Sonuçta, 15 Temmuz’un dördüncü yılı aslında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Erdoğan’ın iktidarının iyice kendi kendini bir şekilde yok ettiği –yok ettiği demeyelim de, etkisinin iyice kırıldığı diyelim– bir zamana denk geliyor. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması konusu kısa bir süre belki bir nefes almasına yol açabilir. Ama sonrasında, yine kaldığı yerden, çaresiz bir şekilde yoluna devam edeceğe benziyor. 15 Temmuz ve FETÖ karşıtlığı artık pek bir işe yaramıyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus