Fırsata çeviremeden krizin tutsağı olan yazık bir ülke: Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgın boyunca sürekli olarak “krizi fırsata çevirme”den söz etti ve yakın gelecekteki ekonomik şahlanışın müjdesini verdi. Fakat salgınla ilgili gelen son haberler ve üstüne döviz kurlarında yaşanan son gelişmeler krizin giderek daha ağırlaştığını gösteriyor.

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan salgın boyunca yaptığı açıklamalarda ısrarla, tekrar tekrar hep aynı şeyi söyledi: Krizi fırsata çevirmek. Ne anlama geliyordu bu? Türkiye, sağlık sistemi sayesinde salgını ucuz atlatıyor, dünyanın değişik yerlerinde yaşanan facialar Türkiye’de yaşanmıyor ve Türkiye salgın sırasında dünyanın yeniden inşasında çok önemli bir rol oynayacak ve ekonomik anlamda çok ciddi bir şekilde fırsatları kullanacak, alıp başını gidecek…

Ama şu an itibariyle, bugün itibariyle, Türkiye’nin gündeminde kur var, kurun yükselişi var. Ben yayına girdiğimde Dolar 7,30, Euro ise 8,68 idi. Yayının sonunda ne olacak bilemiyorum, umarım geriler, düşer, belli bir noktadan itibaren düşmeye başlar. Ama Merkez Bankası’nın açıklamasının ardından –ki biraz önce oldu–, bir düşüş görmedik. Tam tersine yükseliş devam etti; zaten Merkez Bankası’nın açıklaması da –bu konulara vâkıf olan arkadaşlarıma da sordum yayından önce–, bir açıklama, gerçek anlamda bir açıklama değildi. Güven veren bir açıklama değildi. 

Bakalım ilk Merkez Bankası açıklamasından sonra, ekonomiden sorumlu isimler, başta tabii ki Bakan Berat Albayrak ve tabii ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan neler söyleyecekler? Ama şu anda çok konuşulacak, söylenecek pek bir şey yokmuş gibi. Dolayısıyla bir fırsattan değil tam anlamıyla krizden bahsedebiliriz.

Aslında krizin hep içindeydik, ekonomik bir krizin içindeydik, siyasî bir krizin içindeydik ve bu kriz her geçen gün daha da derinleşiyor ve tüm ülkeyi kapsıyor ve ülkeyi bir anlamda esir almış durumda, tutsak almış durumda. Pandemi konusuna, salgın konusuna gelecek olursak, gerçekten bir ucuz atlatma duygusu yoğun bir şekilde vardı ve diğer Batı ülkelerinde de olduğu gibi Türkiye de bir normalleşmeye girdi ve bu normalleşmenin erken olduğunu söyleyenler bertaraf edildiler, çok fazla dinlenmediler ve şimdi tekrar rakamların artmakta olduğunu görüyoruz, çok ciddi iddialar geliyor Türkiye’nin değişik yerlerinden — özellikle Tabip Odaları’ndan gelen açıklamalar var, alarm veren açıklamalar var. Ama en son Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yaptığı açıklamada bu rakamların, söylenenlerin, iddiaların artniyetli olduğunu söyledi, “ama” dedi “bunu çıkartanlar, bunlar gerçekmiş gibi hareket etsinler, ona göre tedbirli olsunlar”.

Bakıyoruz, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olsun, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk olsun, diğer yetkililer de, sürekli olarak burada salgınla mücadele konusunda sorumluluğu büyük ölçüde vatandaşa yüklüyorlar. Tedbirler konusu, fizikî mesafe konusu, maske kullanımı konusu gibi… Haksız değiller, burada vatandaşların her birinin bu konuda çok dikkatli olması gerekiyor. Salgından etkilenmemek için ve kazara kendileri pozitifseler başkalarına, yakınlarına, uzaklarına, hiç önemli değil, taşımamaları bulaştırmamaları için… 

Ama ilk aşamada gördük, karantina döneminde gördük: Bütün bunlar ancak devletin uygulamalarıyla beraber olabilecek şeyler. Devletin bazı şeylerde birtakım sınırları belirlemesi gerekiyor. Dünyanın her yanında yapılan bu. Bazı ülkeler tekrar karantinaya dönüyorlar. Türkiye’de, mâlûm, Kurban Bayramı öncesi birtakım sınırlamalar, kısıtlamalar olacak mı diye beklendi ve hiçbir şey olmadı. Bayramdan gelen görüntüler ise herkesi bir şekilde infiale sevk etti. Buna tabii bu görüntülerin parçaları olanlar da dahil… böyle de garip bir durum yaşadık. Tatil yerlerine gidenler tatil yerlerindeki kalabalıktan şikâyet ettiler.

Türkiye bir normalleşmeyi yaşıyor, ama normalleşmeyle beraber salgında kritik aşamanın geçildiği duygusunun yeniden kaybedildiği bir âna geliniyor. Ve bu arada Bakan Fahrettin Koca’ya duyulan güven, itimat azalıyor, rakamların şeffaflığı konusundaki şüpheler de giderek artıyor. Ama şöyle de bir duygu var: Sanki bir daha başladığımız yere, karantinalı dönemlere gelmeyecekmişiz gibi bir duygu var. Zira Türkiye, özellikle ekonomik anlamda yaşadığı krizi aşabilmek için belli bir normalleşme de yaşamak zorunda. Bütün dünya ülkelerinin önüne çıkan ikilem buydu. 

Türkiye de birçok ülke gibi normalleşmeyi bir an önce yapıp ekonomik sıkıntıları olabilecek kadar azaltmayı tercih etti; ama vatandaşın da bu konuda işi yeterince ciddiye almamasıyla beraber, salgında yakalandığı söylenilen iyi noktadan tekrar kötüye doğru evriliyoruz, yani krizimiz bitmiyor. Ekonomik krizimiz bitmiyor, salgın meselesi hâlâ bir kriz olarak günümüzde duruyor, atlatıyoruz sandığımız olay tekrar kriz olarak önümüzde duruyor. Ve ülke olarak tamamen bir kriz tarafından kuşatılmış durumdayız. Ve bu tabii siyasete de birinci dereceden yansıyor. Siyasî iktidar ve onun ortağı, yani AKP ve MHP ve BBP –saymak gerekir mi bilmiyorum ama-, bunlar ve dışarıdan destek verenler, Vatan Partisi ve diğerleri, Türkiye’ye, ileriye yönelik hemen hemen hiçbir şey söyleyemiyorlar, söylemiyorlar.

Bunun yerine, geriye yönelik birtakım adımlar var, geçmişe yönelik adımlar var. En son Ayasofya olayını yaşadık. Onun siyasî iktidar için belli bir getirisi olmuştur; ama çok da etkili olduğu kanısında değilim açıkçası. Birtakım kamuoyu araşıtrmacılarıyla konuştum, iktidar lehine belli bir kımıldamaya yol açtığını söylediler; ama bunun sürdürülebilir olduğu konusunda ciddi şüpheleri olduğunu da eklediler. Ayasofya bir anlık bir şeydi, belki de bir son kozdu –bana göre öyleydi– ve o belli bir şey getirmedi. 

Şimdi İstanbul Sözleşmesi gibi bir olayla uğraşan bir iktidar var; ama İstanbul Sözleşmesi de iktidarın elini güçlendirmek yerine, daha doğrusu İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma seçeneği iktidarın elini güçlendirmek yerine, kendi içerisinde yeni tartışmalara ve çatlamalara yol açıyor. İlk başta Devlet Bahçeli’nin bir şekilde, üstü kapalı bir şekilde yaptığı bir açıklama vardı; ama birtakım kuruluşlardan –KADEM mesela bunlardan birisiydi–, İslâmî câmianın başka birtakım kadın kuruluşlarından, aile kuruluşlarından da İstanbul Sözleşmesi’ne –tabii ki birtakım rezervlerle– bağlı kalınmasını söyleyen açıklamalar da gelmeye başladı. 

İşin rengi orada da değişti. İktidar, krizini çözebilmek konusunda elinde çok fazla bir malzeme olmadan, her geçen gün bunlarla daha da boğuşur bir halde. Ama bu sadece ve sadece iktidarın krizi olarak yaşanmıyor, bütün bunlar tüm Türkiye’nin krizi olarak karşımıza çıkıyor; çünkü kurdaki olumsuz hareketler sonuçta vatandaşın ödediği bir fatura, salgının tekrar kontrol dışına çıkma ihtimali de vatandaşın ödediği ve ödeyeceği bir fatura. Dolayısıyla burada siyasî iktidarın yönetemeyişinin faturası hepimizin önüne konulmuş bir durumda. Burada krizin bir başka yanı var, o da Türkiye’nin kurumlarının teker teker içlerinin boşalıyor olması, etkisizleşmesi. 

Meclis böyle oldu, yargı böyle oldu, ülkede kontrol denetleme mekanizması kalmadı denebilir. Medya zaten böyle oldu, adım adım her yere her kuruma sirayet eden bir çölleşme, etkisizleşme, güç kaybı, içinin boşalması… tabii burada liyakat yerine sadakatin öne çıkması da var; burada 15 Temmuz’la beraber yaşanan KHK operasyonlarının etkisi de var; ama esas olarak burada siyasî iktidarın kendi bekasını her şeyin önüne koyması ve bu anlamda da kurumların her türlü özerkliğini tamamen yok ederek, kendi ayakları üzerinde durma kabiliyetlerini budayarak, kendisine, Cumhurbaşkanlığı’na, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne bağlama ısrarı var.

Konuyla alâkasız gibi gelebilir, ama bence çok alâkalı: Futbolda yaşananlar aslında Türkiye’deki bu genel krizin çok ciddi bir şekilde aleni bir yansıması. Liglerin tekrar yapılması, sonra yapıldıktan sonra şampiyona dokunulmayıp düşenler hakkında alınan karar, ardından çıkma konusunda son dakikada kaybedenlerin çıkma ısrarları vs.. Bütün bunlara baktığımız zaman, transferlerle ilgili yaşananlar, bunların hepsi zaten çok da iyi olmayan Türkiye’deki profesyonel futbolun bu genel kriz halinden çok ciddi bir şekilde etkilendiğini gösteriyor. İnsanlar ne yapıyorlar? Çok ilginç; bundan beş altı yıl önce eğer bu futbolda yaşananlar olsaydı, kamuoyu, taraftarlar bu konu üzerine çok ciddi tartışmalar vs. yapardı; ama bu genel kriz hali vatandaşa da sirayet etmiş durumda. 

Yaşanan her türlü olumsuzluk, her türlü dibe doğru gidiş karşısında insanların enerjileri de tükenmiş bir halde. Bir teslimiyetçilik var, “kader” olarak görme var, ve hiçbir şeyin düzelmeyeceği gibi bir şey var, ilgiler azalıyor , meraklar azalıyor, insanlar kendini bu ülkedeki genel gidişata büyük ölçüde kaptırmış durumdalar.

Bunu tersine çevirebilecek olan şey nedir? Bunu tersine çevirebilecek olan şey, ilk başta akla gelen tabii ki muhalefettir. Ama muhalefet şu haliyle yapılması söz konusu olan, ne zaman ne yapılacağı belli değil, ama bana göre erken olma ihtimali çok yüksek olan seçimleri beklemenin dışında çok fazla bir şey yapmıyor, yapamıyor, yapmak istemiyor, her ne derseniz deyin. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Tabii bir diğer husus, esas olarak burada muhalefet istese de, yapmak istese de, konuşsa da çok etkili olamıyor, hiçbir yere değemiyor, iktidar hiçbir şekilde bunları ciddiye almıyor; hatta tam tersine muhalefetten gelen en akılcı önerileri bile sırf muhalefetten geldiği için elinin tersiyle itiyor.

Parlamento dışı muhalefet diyelim –parlamento zaten yok da, siyasî partiler dışındaki muhalefet anlamında– Türkiye’de gerçekten gıpta edilecek bir kadın hareketi var, son İstanbul Sözleşmesi durumunda da bunu gördük. Gittikçe daha güçlü, daha etkili bir şekilde kendini gösteriyor ve iktidarın saflarından da katılımların her geçen gün arttığı, özellikle kadın cinayetleri veya kadına yönelik şiddet veya İstanbul Sözleşmesi gibi somut olaylar söz konusu olduğunda kadın hareketinin sahiden Türkiye’de bir etkisi olduğunu, iktidarı ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini görüyoruz. Ve en son İzmir’de dün yaşananlar, polisin müdahalesi bunun bir göstergesiydi. Onun dışında partiler-dışı bir muhalefetten bahsetmek çok ciddi anlamda söz konusu değil. Medyada, zaten medya dediğimiz zaman sosyal medya üzerinden bizler gibi yayın yapan kişiler, Youtube üzerinden başka mecralar üzerinden, sosyal medya araçları üzerinden yayın yapanlar var, ve onların önüne de yeni engeller getirilmek isteniyor; ama her şeye rağmen orada çok ciddi bir dinamik var. Açık söyleyeyim: Sosyal medya da olmasa Türkiye sanki kocaman bir mezarlığa dönüşmüş bir ülke gibi — kadın hareketi ve sosyal medya olmasa.

Böyle bir durumdayız; buradan daha önce birçok yayında söyledim: Erdoğan’ın şapkasından çıkarabileceği hiçbir tavşanı kalmadı, en fazla iktidardaki ömrünü uzatmaya yönelik birtakım geçici adımlar atabilecek bir durumda; ama ne ülkenin ekonomik krizini, ne siyasî krizini çözebilecek bir güce, kadrolara ve perspektife sahip. Artık geri dönüşü mümkün olmayan bir durum bu.

Belki yapabileceği tek bir şey vardır; belki, ama artık o konuda da artık trenin kaçmış olduğu konusundaki düşüncelerim giderek artıyor, o da 31 Mart gecesi telaffuz ettiği, “Türkiye ittifakı” denen olay. Bu saatten sonra bu olur mu, bunu bir daha telaffuz eder mi, ne derece samimi bir şekilde eder ve Türkiye ittifakı diye çağırdığı kişiler buna inanır mı, ona güvenir mi, ne derece icabet ederler ve bu ne derece hayata geçer? Bunu ayrı bir yayının konusu olarak erteleyelim, ama bunun da olabileceğini sanmıyorum.

Ve Türkiye az sayıda kişinin gayretiyle, dinamizmiyle her şeye rağmen bir şeyler yapma çabasıyla yoluna devam eden bir ülke durumunda. Halbuki Türkiye çok büyük bir ülke, çok dinamik bir ülke, genç bir nüfusu olan bir ülke, önü aslında çok açık olan bir ülke; ama maalesef Türkiye şu anda her anlamıyla krizlere tutsak olmuş ve potansiyelini bir türlü hayata geçirmeyen yazık bir durumda olan bir ülke.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus