Filozof Mark Alizart: “Gezegeni kurtarmanın herkesin aynı şekilde çıkarına olduğunu zannetmeyi bırakmalıyız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Manouk Borzakian‘ın filozof Mark Alizart ile 26 Haziran’da yayınlanan söyleşisini Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi:

Mark Alizart

Bir iklim darbesine mi tanık oluyoruz? Çıkan son kitabında Mark Alizart’ın tezi bu. Filozof uyarıyor: İklimde yaratılan krizin azmanlaştırdığı bir karbofaşizmin su yüzüne çıkması karşısında, ekoloji, ürkekliğini atmalı ve muhafazakârlığından kurtulmalı.

Birkaç yıl önce, kolektif bir denemede Bruno Latour şöyle bir varsayım dile getiriyordu: Seçkinlerin iklimdeki âciliyet karşısındaki pasiflikleri cehaletten ya da ehliyetsizlikten değildir. Yeryüzü kaynaklarını düşüncesizce sömürmemizin sonuçlarının idrâkindeler, fakat bunun bedelini ötekilere ödetmeye hayli niyetliler: Batışın elikulağındalığı karşısında, kurtarma filikalarına el koyuyorlar.

PUF Yayınevi’nin « Perspectives critiques » dizisinde yayımlanan yoğun ve çarpıcı kitapçığında, Mark Alizart daha ileri gitmeyi öneriyor. Ya bizi yöneten kadın ve erkeklerin eylemsizliği, felâketten ekonomik ve siyasî olarak istifade etme hedefiyle düşünülmüş bir şey ise? İklimdeki kriz, kendi de krizdeki bir kapitalizmin süregitmek için bulduğu yol değil midir? Düşüncesini bu sürükleyici söyleşiyle belirginleştiriyor.

Kitabınızın ilk sayfalarında, “Dünyanın ne çöküşünde ne de sonundayız” diye okuyoruz. Gelmekte olan dünya, Naomi Klein’ın ifadesiyle bir “felâket kapitalizmi”nin beslenmekten eksik kalmayacağı bir sürü yıkıma sahne olacak. Bu teşhis hangi bakımdan çöküş teorileriyle arasında temel bir farklılık arz ediyor?

Mark Alizart – Temel fark siyasîdir. Birden ölürseniz, tanım itibariyle artık siyaset olmaz. Şayet yavaş yavaş, birer birer ölürseniz, o zaman kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına karar veren bir siyasî iktidar vardır; Achille Mbembé’nin deyişiyle: “Nekropolitik” bir iktidar. Belki de çöküşbilimciler haklıdır ve dünya gerçekten bir çırpıda, iskambil kulesi gibi çökecektir. Yaşayan görecek.

Şu anlığına, olayların girdiği istikamet bu değil. Şimdiden, felâketin kazananları ve kaybedenleri olduğunu apaçık görüyoruz. Kazananlar suyu özelleştiren şirketlerdir, kuraklığa dayanıklı tohumları satanlardır, ya da açlık isyanlarının tehdidi altındaki diktatörlere silah satanlardır. Kaybedenler ise, her zamanki gibi, beyaz olmayanlar ve kadınlardır. O sanayiciler için, felâketin de bir piyasası vardır. Onların hedefi, dünyanın poker masasından en son kalkanlar olmaktır. Nitekim bunu başarırlarsa, bütün ötekilerin önlerindekini de silip süpürecekler. Kurbanlarının ortadan yok oluşuyla nüfus baskısı azalacağından çevre krizi kendi kendine çözülmüş olacağına göre, onlar için dünyanın sonu hiç gelmeyecek.

Çöküşbilimin bu gerçekliği maskelediğine, bunun sonucunda da onun nesnel müttefiki olduğuna inanıyorum — 1950’li yıllarda, Heideggerci ya da Sartre’cı “ölüme-doğru-varlık” (Sein zum Tode) kavramının, tüm azametine rağmen, yine de çok daha fazla sayıda proleterin öldüğünü burjuvazinin görmezden gelmesi için hayli kullanışlı bir yol olduğunu Lukacs’ın düşünmesi gibi biraz. Ekolojik krizin siyasîleştirilmesine engel oluyor; o zaman da bu konuda etkili biçimde harekete geçilemiyor.

Jean-Baptiste Fressoz’dan aldığınız terimle, bir “karbofaşizm”in sökün etmesi riskine işaret ediyorsunuz. Başka deyişle, iklimdeki bozulmanın sonuçları, kapitalizm ile siyasî otoriterlik arasında kurulan ittifakın önünde geniş bir yol açıyor — şimdiden ABD’de, Brezilya’da veya Filipinler’de gözlemlediğimiz gibi. Bu karbonlu faşizmin siyasî özellikleri, ama aynı zamanda sosyolojik özellikleri de, neler?

Karbofaşizm illiberal bir ajanda uyarınca ilerlemek için ekolojik krizden yararlanma imkânını gösteriyor. Durum iklimbilimcilerin öngördüğü yönde beterleşirse, ahalilerin bundan korunmak için kendiliklerinden faşizan önlemler talep edecekleri belli. Mesela, son on yılda gördüğümüzün yüz misli iklim sığınmacısı Akdeniz kıyılarına kitlesel biçimde yığılsa neler olacağı tasavvur edilebilir. Mültecilere görüldükleri yerde zaten bugünden ateş açanlar olsa da, çok sayıda Brezilyalı, Amerikan ya da Filipinli yöneticinin, ama aynı zamanda Çinli, Macar, Rus yöneticilerin de zaten düşledikleri bir istisna hâline savruluvermemiz için medyalar da ellerinden geleni yapacaklardır.

Ama işi o noktaya vardırmasak bile, Güney Afrika’da birkaç yıldır musluklardan suyun akmamaya başladığı (“zero day”) bölgelerde olup bitenler için endişelenebiliriz. Ahaliler, çöküşçülerin bazen hayallediği gibi, kendi kendini yöneten çevreye saygılı köylerde (écovillages) yaşamıyorlar – beni onlardan ayıran bir başka büyük anlaşmazlık noktası da bu. Nöbeti ordu devraldı ve suyu bidonlarla dağıtıyor. İktidarın askerîleşmesi, işlevsel bir devleti çökmüş bir devletten ayıran gri bölgedir. Ekolojik kriz, sivil iktidardan askerî, hatta milisvâri iktidara bu egemenlik transferini kolaylaştıracaktır; daha henüz bu konuda yeterince fikir sahibi değiliz; fakat aksine, aşırı sağda tam da buna aktif biçimde hazırlanılıyor.

“Popülistler”in karbonlu enerjiler için böyle bir tutku duymalarının ve iklim konusunda bilgi kirliliği makinesini o kadar beslemeye uğraşmalarının nedeni de tam budur. Ekolojik krizin mümkün olduğu kadar erken ve mümkün olduğu kadar kuvvetli şekilde vuku bulmasını kolaylaştırmak söz konusudur onlar için. Bunu da “iklim darbesi” diye adlandırıyorum.

Bu karbofaşizm varsayımıyla bağlantılı olarak, günümüzdeki durum ile 1930 yılları arasında ortak noktalar görüyorsunuz. Nazizmin yükselişi karşısında Avrupa solunun pasifliğini eleştiren ve birleşik bir siyasî cephenin oluşturulması çağrısında bulunan Troçki’yi zikrediyorsunuz (bkz.: Faşizme Karşı Mücadele, çev.: Orhan Koçak ve Orhan Dilber, Yazın Yay., 1998). Bu cephenin oluşturulması, iklimdeki ısınmanın sonuçlarına insanlığın tek şekilde maruz kalmayacağını göstermek için iklim krizini siyasîleştirme çalışmasına, özellikle de bu krizin “hakiki kurbanları”nı isimlendirmeye dayanmalı diyorsunuz. Burada Antroposen/İnsan Çağı mefhumuyla bir karşıtlık mı görmek gerekir? Bu mefhum, Andreas Malm’ın gösterdiği gibi sosyal bilimlerde büyük bir popülerliğin sefasını sürüyor — insanlığı homojen bir bütün telakki ederek ekolojik sorunu depolitize etme eğiliminde.

1932’de, Troçki Alman soluna “Dikkat!” demişti. — “Dikkat, Nazizm ötekiler gibi bir parti değil! Toplumda reform yapmaya değil, toplumu yok etmeye geliyor. Dolayısıyla, demokrasinin oyun kurallarına boyun eğen akılcı bir aktör muamelesi yapmayın ona…” Almanya’yı fiilî olarak diktatörlüğe geçiren Reichstag Yangını’ndan bir yıl önceydi bu. Bugün sola aynı şekilde “Dikkat!” demem bu nedenle. — “Dikkat, karbofaşizme yeterince dikkat göstermiyoruz!” Amazon’daki dev yangınlar bizim Reichstag yangınlarımız.

Gezegeni kurtarmanın herkesin aynı şekilde çıkarına olduğunu zannede zannede (çöküşçü teoriye göre, gezegeni kurtarmamak kolektif biçimde ölmekle aynı kapıya çıktığı için), kimilerinin çıkarının gezegeni yok etmekte olduğunu ve bize çok akılcı görünen “model değiştirme” zorunluluklarına paşa paşa boyun eğmeye hiç niyetlerinin olmadığını görmezden geliyoruz. “Kimileri” diyorum ama, “çok kişi” desem daha iyi olur.

Andreas Malm’ı zikrediyorsunuz. “İnsan Çağı”nın (anthropocène) yerine “Sermaye Çağı”nı (capitalocène) koymanın bu hikâyede hiçbir şeyi değiştirdiğini zannetmiyorum; bilâkis: Gezegenin ölmesini isteyenler sadece yaramaz kapitalistler ise, sizin kullandığınız sözcükle karbofaşizmi seçimlerde kimin taşıdığını, onun “sosyolojik” tabanını anlayamayız. Günümüzdeki durumu Troçki’nin tasvir ettiğiyle karşılaştırmayı haklı gösteren bir başka veçhe, karbofaşizmin de, tıpkı vaktiyle nazizmin olduğu gibi, ahalinin küreselleşmeden dışlanmış olan tüm bir kesiminde –Marksist terminolojiyle konuşursak, sınıf düşmüş küçük burjuvazi ve lümpen proletaryada– bulunan, bu küreselleşmeden nasiplenenlerden paradoksal bir rövanş alma umudunu cisimleştirmesidir. Sanayileşmiş ulusların yurttaşlarının neredeyse yarısı tek bir şeyi düşlüyorlar: Bu uygarlığı yakıp kül etmek. İklimdeki değişim ise buna ulaşmak için karbofaşizmin onlara sunduğu yoldur.

“Milyarlarca insan varlığının özlemi, sadece her gün et yemek ve bir araba sahibi olmak” iken, yalnız bunu yapması mümkün olanlara mahsus bulduğunuz yetingenlik (frugalité) fikrine saldırıyorsunuz. Örnekleri mesela Pierre Rabhi ya da İsviçreli Écopop derneğinde bulduğumuz gerici ve Malthus esinli bir ekolojinin sağlıklı bir kınaması görülebilir burada. Fakat Razmig Keucheyan’ın suni ihtiyaçlar konusunda yaptığı gibi tüketim pratiklerimiz üzerine eleştirel bir düşünce çabasını kendimize yasaklamamız mı gerek?

Tabii ki hayır. Kaldı ki tüketim düşkünlüğü sorunu sadece iklimi kötü etkilemiyor, gezegenin denkleminde anahtar konumda bir unsur olan yenilenemez kaynaklar rezervine de zararı var. Roma Kulübü’nün göstermiş olduğu gibi, bu yenilenemez kaynakları idare etmeyi becermek gerekiyor; aksi takdirde, bir iklim krizinden kaçınmayı becersek bile, ekonomik bir krizden kaçınamayacağız.

Yalnız, insanları değiştireceğimize inanmıyorum. İnsan bir arzu varlığıdır, ihtiyaç varlığı değil. Bu anlamda, ne yaparsa yapsın yüzeysel bir varlıktır. Tek çözüm bu yüzeyi daha zor erişilir kılmaktan ibarettir. Programlanmış eskimeye karşı mücadeleye, kapalı devre ve kısa devre tüketimin benimsenmesine (ikinci el pazarına), sıfır atığa, hareketli kamu hizmetlerinin geliştirilmesine, özellikle de bireysel davranışlardaki değişimden ziyade piyasa etkilerine daha çok inanıyorum.

Sadece, yeterince pahalıya tüketmediğimiz için aşırı tüketiyoruz. Tükettiğimiz ürünlerin olumsuz dışsallıklarının bedelini ödememiz gerekseydi, yarısından az tüketirdik. Evet, “suni ihtiyaçlar”a vergiler konulmasından yanayım. Üstelik, karbon vergisindeki fiyaskodan sonra söylendiği gibi, bunun yoksulların alım gücünün otomatik olarak daha da kısılmasını ima ettiğine inanmıyorum. İktisatçı James Boyce, The Case for Carbon Dividends adlı kitabında, bir karbon vergisinin ürünlerinin tam da yoksullara ayrılması gerektiğini çok iyi gösteriyor; böylelikle, tükettiklerinden daha az olumsuz dışsallık üretirlerse, iklimden net alacaklılar hâline gelirler; zenginler ise aksine, iklime borçlu çıkacaklardır.

İklimdeki ısınmaya karşı mücadele vermek için teknolojiye, özellikle de “yeşil bir coğrafya mühendisliği”ne başvurulmasını savunmanız sizi sürekli eleştirilere maruz bırakıyor. Bu eleştirileri getirenler ise, Clive Hamilton, Dominique Bourg veya Daniel Tanuro gibi çok çeşitli ufuklardan kimseler: sülfatlı spreylerin yüksek atmosfere itilmesi gibi teknolojiler, öngörülmez sonuçlara yol açacak; karbondioksitin toprak altında depolanması yüzeyde oburdur, etkililiği ise belirsizdir; teknolojik evrimlerle beraber bir rebound etkisi oluşur; vb.. Bu uyarılara ne cevap veriyorsunuz?

Gerçekten de ideal değil bu; ama, topu Troçki’ye bırakırsak, Hitler’e savaş açmanın da ideal olmadığını söyleyerek cevap verirdim; en ideali, tanklarını Polonya’dan çekmesi olurdu, maalesef çekmedi. İklim mevzuunda, ekonomilerimizin karbon izini azaltmaya kırk sene önce, Rio Kongresi’nde taahhüt edildiği gibi başlamak ideal olurdu diyebiliriz; ama yapmadık bunu.

Öyleyse şimdi ne yapıyoruz? Elbette, karbon salınımlarımızın azaltılması için ısrar etmeyi sürdürmemiz gerek; tek kalıcı çözüm bu. Ama aynı zamanda sorun da burada. Ya çok zor olduğu için, ya da yukarıda dediğim gibi bazılarının bunu becermemizi istemedikleri için beceremiyoruz bunu. Becersek bile bunun yeterli olmaması muhtemeldir; çünkü bildiğiniz gibi, atmosferdeki karbondioksit bir stoktur, bir akış değildir; öyle ki, şimdiden taşmakta olan havuzu doldurmaya devam ediyoruz; nihayet karbon sürdürülebilirliğine/nötralitesine ulaşacağımız güne kadar — ki ona da en iyi ihtimalle 2050’den önce varılamaz ve çok geç olur.

Troçki

Dolayısıyla bu arada, Troçki’nin vermiş olduğu adla, bir “geçiş programı” gerekmektedir: Devrim vuku bulmadan devrimi yapma olanağı veren bir program. Coğrafya mühendisliği bunun bir parçası. Ekolojistlerin bunu berbat bulduklarını biliyorum ve niçin olduğunu da anlıyorum –savaş yapmak berbattır–, ama savaş bu; iklim savaşı zaten başladı, elimizden hiçbir şey gelmez. Öyleyse ya Deleuze’ün dediği gibi (“kaçmak, ama kaçarken silah bakınmak”) silahlar bakınırız ve ufak da olsa bu savaşı kazanmak için bir umudumuz olur. Ya da oturduğumuz yerde keçi gibi zıplayarak, “büyümeme, büyümeme, büyümeme” diye bağırmaya devam ederiz; kaybedeceğimiz de kesin olur. Kaldı ki, yanılsamaya kapılmayalım; Çinliler ya da Silicon Valley’deki ırkta ıslahat yanlısı/öjenist transhümanistler kendi başlarına coğrafya mühendisliği yapmaya giriştiklerinde –çünkü buna girişecekler–, bizim önceden bu işe atılmamız daha iyi olacaktır; çünkü o gün, saçma sapan şeyler yapmalarını engellemek için onlara karşı sıkı gerekçeler çıkarabilmemiz gerekecektir; başka deyişle, onlara alternatif seçenekler ve özellikle küresel bir iklim yönetişimi merciini kullanmaya hazır bir siyasî model önermek gerekecektir.

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım: Coğrafya mühendisliği silahının yeterli olacağına inanmıyorum — meğer ki, soğuk füzyon gibi, ekolojik bir “Manhattan Projesi”nin gün yüzüne çıkardığı, fosil enerji kullanan sanayilere karşı bir H bombası bulunsun. Bir araştırmacının şapkasının altından bir “çözüm” çıkarmasını beklemekten başka yapacak şey olmadığını ileri sürenlerin ise, karbofaşistlerin kullanışlı aptalları olduğuna inanıyorum. Ama araştırmak gerekmez demek değil bu. Bir haletiruhiye sorunu. Çünkü sorunu yaratmış olanların bize bir “çözüm” getirmelerini beklemek artık mümkün değil. İklim sorunu karşısındaki pasifliğimizden, âdeta ketlenmişliğimizden çıkmayı becerebilmemiz gerek. Felâket karşısında sadece bize zaman satın aldıran, iklimle ilgili “önleyici davranışlar”dan daha iyisini yapabilmeliyiz. Yeryüzünün kaderini tekrar ele almanın teknik, mali ve siyasî araçlarına sahip olduğumuzu söyleyebilmeliyiz kendimize.

Coğrafya mühendisliği buna varmanın bir aracıdır; ama “ön alıcı/proaktif ekoloji” başlığı altına yerleştirebildiğimiz her şeyi buna katıyorum: bir gün yasaklanmalarını beklemeden böcek ilaçlarından kurtarmak için ekilebilir toprakların devletleştirilmesi, bankaları ve kirletici sanayileri rota değişimine mecbur bırakmak için bir türlü gelmeyen muhtemel bir siyasî yaptırımı beklemeden hasmâne öz sermaye katılımı, ve dolayısıyla, evet, sanayicilerin bize lütuf olsun diye salınımlarını azaltma kararı almalarını beklemeden, karbon depolama araştırmalarının finansmanı…

Daha geniş olarak, “doğayı dönüştürmedeki o son derece şâirâne (…) güç”le donanmış Prometheusçu bir vizyonunu savunuyorsunuz insanlığın. En azından yüzeyde, Philippe Descola ya da Augustin Berque’in dile getirdikleri modernlik eleştirilerinin aksi yönünde: Bu iki yazar da, animizme teslim olmaksızın, insanlık ile doğa arasındaki araçsal ilişkiye ve ikili zıtlaşmaya itiraz ediyorlar. İnsanlığın dünyayla ilişkisini sorgulamak, iklimdeki krizin idaresinin kaçınılmaz bir veçhesi değil mi? 

Elbette, ama Descartes’a dönmeyi önermiyorum! Benim yaptığım, 19. yüzyıl başındaki Alman Romantizmi’nin programının esasını oluşturan, insan varlıklarıyla insan olmayan varlıklar arasındaki zıtlaşmanın aşılmasının, esas itibariyle yerine getirilmiş olduğunu söylemektir. Önce Hegel tarafından, Tin’in tam da bir görüngü/fenomen olduğu, buna mukabil de şeyin bir Kavram olduğu, başka deyişle, doğayla kültür arasındaki zıtlaşmanın sınamaya tahammülü olmayan bir yapım olduğu, Tinin Görüngübilimi/Fenomenolojisi’nde ortaya konularak düşüncede tamamlanmıştır. Daha sonra termodinamik yasalarını, bunun akabinde de sibernetik ve bilişim yasalarını keşfetmeleri vesilesiyle maddenin gerçekten bilgi tarafından, “tinsel” tarafından katedildiği, Carnot, Joule, Boltzmann, Turing, Shannon, Wiener, Wheeler tarafından fiiliyatta gösterilmiştir. Tin ise, tersine, enerji alışverişleriyle desteklenmektedir; hatta, Rolf Landauer’in gösterdiği gibi, enerji ile kütle arasındaki matematiksel-fiziksel eşdeğerlik (o meşhur “E=mc2”) bilgiye de teşmil edilebilmektedir (bilgi=enerji=kütle). Budur Prigogine ile Stengers’ın “Yeni İttifak”ı! 

Yani dünyayla bağımızı bu prizma üzerinden yeniden düşünme vaktidir. Doğamız Eskiler’inki değil artık; Modernler’in doğası da değil. Onu değiştirdiğimizde kendimizi de değiştirdiğimizi –ya da tam tersi– bildiğimiz bir doğa bu. Fakat bize hiçbir şeyi değiştirmememizi söyleyen bir doğa değil! İnsan ile çevresi arasında ikili ilişki olmadığını kanıtlamak için, “ormanların düşündüğü”nü söyleyip de, ormanın neyi düşündüğünü, ve bilgi kavramına atıfta bulunmadan nasıl düşündüğünü söylememek hiçbir şey getirmiyor.

Engels ve Marx

Felsefenin ve bilimlerin bize bilgi ve enerji arasındaki alışverişler konusunda öğrettiklerini siyasete nasıl tercüme edebileceğimizi bulmakla ilgilenmeliyiz. Hegel ve Carnot’dan beri doğa/insan ilişkisi durmadan bozulduğu için bu konuda yapılacak işler kaldığı hususunda mutabık oluruz. Ama burada da, açılacak ya da daha doğrusu yeniden başlatılacak bir şantiyedir bu sadece. Marx ve Engels, bizden önce, doğayla insanlığı uzlaştıracak bir toplum düşünmek için termodinamiğin ilkelerini ekonomiye uygulamaya kalkışmışlardı. Büyük bir başarı olmadı elbette. Mamafih, yola çıkılabilecek bir zemindir bu. “Kriptokomünizm” kitabımda , onların başarısızlığının nedeninin, yaklaşımlarındaki temel bir biçim kusurundan ziyade, bilgi kavramının 1870 yıllarında henüz çok kötü anlaşılmasına dayandığını gerekçelendirdim. Ayrıca 1970’li yıllardan itibaren “biyoekonomi” üzerine Nicholas Georgescu-Roegen’in çalışmaları ve özellikle, bize “Ekonomik Olan ve Canlı” (L’Économique et le Vivant) gibi büyük bir kitap bırakmış olan René Passet çıkmıştır arada. Bu miras ne olmuştur? Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkışmak yerine neden onun dedikleriyle tekrar ilişki kurmayı denemiyoruz?

Olay basittir; şayet ekoloji bu muazzam düşünceyi, bu kendine ait düşünceyi, üstelik de içinden çıktığı düşünceyi (ekolojik düşünceyi mümkün kılan, uygulamalı termodinamik değilse nedir?) tekrar ele alamazsa; kısacası küçük düşünmeye devam ederse, yapacağı da küçük olacaktır. Türümüzün umuda ihtiyacı var; gelecek için proje yapabilmeye ihtiyacı var; genel olarak insanlar, kendilerini aşabilmeye ihtiyaç duyarlar. Karbofaşizm bugün bize, ölümcül de olsa bir tanesini öneriyor. Bize «Viva la Muerte!» (“Yaşasın Ölüm!”, İspanya İç Savaşı’nda Franco’cuların sloganı – ç.n.) diyor ve ölüm dürtüsünü celp etmenin paradoksal bir biçimde ne kadar seferber edici olduğunu biliriz; özellikle de hakikaten mevzubahis olan, ötekilerin ölüm dürtüsü olunca. Ekoloji bunun kadar güçlü bir karşı-umut, bir büyük antropolojik anlatı, hatta karbofaşizminkine karşıt bir kozmik anlatı, bir “Viva la Vida!” (“Yaşasın Yaşam!”) taşıyabilmelidir; yoksa başarısızlığa uğrayacaktır — biz de onunla beraber. Daha beteri ise, o da diğerleri gibi muhafazakâr bir söylem olacaktır. O zaman, savaşı kazanmadığı gibi, onursuzluğa da gark olacaktır.

Hareket Hâlinde Coğrafyalar’ı buradan izleyebilirsiniz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus