Demirtaş’ın güçlendirilmiş parlamenter sistem ve ittifak önerileri üzerine

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Demirtaş’ın T24’te çıkan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir? başlıklı yazısı için tıklayınız

Demirtaş’ın ittifak modeli önerisi:

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş 

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Bugün HDP eski eş genel başkanı, cezaevindeki Selahattin Demirtaş’ın peş peşe yaptığı iki ayrı öneriyi –aslında birbirleriyle iç içe bu öneriler–, bu önerileri yorumlayıp değerlendirmek istiyorum. Önce bunların ne olduğunu bir açmamız lâzım. İlki, 17 Ağustos’ta T24 internet sitesinde çıktı, oraya yollanmış bir yazı.

“Güçlenmiş parlamenter sistem” başlıklı bir yazı. Uzun bir yazı yollamış, madde madde siyasî partiler, seçim sistemleri, medya bağımsızlığı ve özgürlüğü, sivil toplum, yerel yönetimler, meclis ve hükümetler, yargı gibi, ekonomi, bürokrasi gibi ve en sonunda da “güçlendirilmiş parlamenter sistem için anlayış devrimi” diye bir ara başlıkla biten uzunca bir yazı.

Ardından kendi sosyal medya hesabından yayınlanan, 20 Ağustos’ta yayınlanan bir ittifak modeli önerisi var. Bu da hayli uzun, bu da yine madde madde gidiyor, temel ilkeler, amaçlar diyor ve bunların hepsinin altında ayrıca hedefler var. Bunların hepsi de üç sayfalık bir metin, bunların hepsinde de ayrıca maddeler var — bir, iki, üç diye giden.

Mesela ittifakın temel ilkeleri çağdaş bir anayasanın toplumsal sözleşme ruhuna uygun olarak yapılması, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi, kaynağı ne olursa olsun her türlü şiddetin nihâî olarak sona erdirilmesi ve toplumsal barışımızın kalıcı olarak sağlanması, yargı bağımsızlığı gibi.

Bütün bunlara baktığımızda, içeriği tartışmadan önce birkaç notu vurgulamak lâzım. Son dönemde Türkiye’de siyaset iyice kısır bir döngü içerisinde gidiyor. Gerçek sorunlar konuşulmuyor, konuşulamıyor. Zaten gerçek sorunların konuşulmasını iktidar çok fazla tercih etmiyor. Ve birtakım tâli alanlarda birtakım tartışmalar var ve iktidarın taktiği de klasik: Kutuplaşma yaratma. Muhalefet de buna karşı, bu taktiği bildiği için, kutuplaşmadan kaçmaya çalışıyor. 

Dolayısıyla iktidarın kendi alanındaki düello tekliflerine muhalefet icâbet etmiyor veya ittifakın umduğu tepkilerin dışında tepkiler veriyor — en son Karadeniz’de bulunan doğalgaz kaynaklarıyla ilgili de böyle oldu; şu âna kadar benim gördüğüm birkaç tane hafif yollu sorgulayıcı çıkış dışında muhalefet temsilcileri bunu sevgiyle karşıladılar — öyle diyelim.

Hoşlarına gittiğini belirttiler, mutlu oldular ve bunun devamının gelmesini istediklerini söylediler; burada kalkıp iktidarın iddialarını sorgulayan bir yöne gitmediler. Ayasofya’da da benzer bir şey olmuştu; hatta Ayasofya’da muhalefetin bazı parçaları bundan çok büyük bir coşkuyla da bahsetmişlerdi. Meral Akşener daha sonra gidip namaz da kılmıştı.

Böyle bir kısırlığın içerisinde, Türkiye’nin çok ciddi ve kritik bir dönemden geçtiği, her açıdan çok ciddi krizler yaşadığı –tabii başta ekonomik kriz–, ama ülkedeki siyaset aygıtının tam anlamıyla kilitlenmiş olduğu bir dönemde, bunda da Erdoğan’ın “Türk işi” başkanlık sisteminin başlamasıyla beraber Türkiye’de zaten siyasî alanda var olan sorunlar katlanarak, çarpılarak arttı. Böyle bir dönemde esas meseleler, yapısal meseleler konuşulmuyor. Temel meseleler konuşulmuyor. Bu bakımdan Selahattin Demirtaş’ın iki ayrı metni de, gerçek anlamda tartışamayan bu ana akım siyasetin dışında bir yerde duruyor. O anlamda takdire şâyan bir hareket. Türkiye’nin yapısal sorunlarını, sistemle ilgili sorunlarını bütün boyutlarıyla ele alan iki ayrı metin söz konusu.

Ve tabii bunu cezaevinden yapıyor olması işi daha da ilginç ve bence değerli kılıyor. Bu metinlere baktığımız zaman, Selahattin Demirtaş’ın bu cezaevi koşullarına rağmen, tam olarak olmasa da bir ölçüde unutulmuş bir halde bunları yapabiliyor olması, onun Türkiye siyasetinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu bize gösteriyor. Ve Erdoğan’ın da onu cezaevinde tutma ısrarını anlamamızı kolaylaştırıyor. 

Cezaevinde bu performansı sergileyen Demirtaş’ın, cezaevinde olmayıp özgür biçimde aktif olarak siyasetin içinde olması durumunda herhalde Erdoğan çok ciddi rahatsızlıklar yaşayacaktır. Selahattin Demirtaş –sadece Demirtaş değil tabii–, HDP’nin çok önemli birçok ismi cezaevinde tutuluyor yıllardır, siyasi bir şekilde tutuluyor; çünkü Türkiye’de yargının siyasallaşmış olduğunu, bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan uzak olduğunu biliyoruz — bunun anlamı daha da belirginleşiyor. Şöyle düşünelim: Selahattin Demirtaş’ın burada yazıp çizdikleri, söyledikleri aslında partisi HDP tarafından değişik vesilelerle dile getirildi. Meclis’te de dile getiriliyor, değişik açıklamalarla, gösterilerde, basın açıklamalarında dile getiriliyor, ama bunlar bir ilgi yaratmıyor. Öncelikle Türkiye’nin genel kamuoyunda bir ilgi yaratmıyor, heyecan yaratmıyor, hatta HDP’nin kendi tabanında da bu tarz şeylerin çok etkili olamadığını, HDP’nin yaptığı birtakım açıklamaların ve açılımların kendi tabanında bile çok ciddi karşılık bulmadığını, bulamadığını görüyoruz. Ama Selahattin Demirtaş söz konusu olduğunda, yerel seçimler öncesinde de böyle olmuştu, HDP tabanındaki birtakım kafa karışıklıklarının giderilmesinde Demirtaş’ın yolladığı mesaj, yani Millet İttifakı’na yönelik desteği çok belirleyici oldu.

İktidarın bunu kesmek için dolaylı bir şekilde Abdullah Öcalan mesajını devreye sokmasının işe yaramadığını gördük, bu da ayrı bir tartışma olarak aslında önümüzde duruyor. Çok câzip bir tartışma, Demirtaş ve Öcalan’ın etkisini kıyaslamak; ama hem câzip hem zor, hem de çok riskli bir alan diyelim, onu şimdilik bir kenara bırakalım.

Fakat şöyle de bir husus var: Demirtaş’ın yaptığı bu açıklamaların da hak ettiği ilgiyi tam olarak gördüğü kanısında değilim. Kendisi en son Twitter’da yaptığı açıklamada T24’teki yazısına yönelik sosyal medyadan gelen eleştiri ve yorumların kendisine iletildiğini ve bundan çok mutlu olduğunu söyledi. Sosyal medya da olmasa, aslında Selahattin Demirtaş’ın birçok açıklamasının bir tür üstü örtüldü, gündeme getirilmedi, görmezden gelindi. Sessizce geçiştirildi, yeterince tartışılmadı, hak ettiği ölçüde tartışılmadı.

Peki içeriğine baktığımız zaman ne karşımıza çıkıyor? Burada Demirtaş’ın yazısında, aslında partisinin, kendisinin ve kendisini daha çok solda tanımlayan değişik kesimlerin yıllardır dile getirdiği birçok şeyi ve sadece soldakiler değil, demokrasi iddialı tüm yapıların geçmişteki “Yeni Demokrasi Hareketi”nden tutun şu anda yeni kurulmuş olan, AKP’den kopmuş olan partilerin de bir ölçüde yaptığı, AKP’nin ilk ortaya çıktığında dile getirdiği birçok hususun burada yer aldığını görüyoruz. 

Bunlar aslında, evrensel anlamda bakıldığı zaman demokrasinin temel önermeleri. Şeffaflık var, sivil toplum katılımı var, kadınların önünün çok daha açılması var, kotalardan bahsediyor ve özellikle partilerde yüzde 50 olarak önermiş Selahattin Demirtaş. Baktığımız zaman, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı gibi, en azından sözel olarak kimsenin itiraz edemeyeceği, “Olur mu öyle?” diyemeyeceği şeyleri söylüyor. Bir anlamda bunları tekrar ediyor ve derli toplu bir arada koyuyor, dolayısıyla içeriğinde dile getirdiği hususların üzerinde çok tartışma yaratabileceğini açıkçası sanmıyorum; ancak ilk başta onun söylediği “güçlendirilmiş parlamenter sistem”de mesela cumhurbaşkanının sembolik olması –ki bir zamanlar öyleydi–, esas olayın hükümet tarafından yürütülmesi ve hükümetin Meclis’ten çıkması gibi önermeleri bir anlamda geçmişte olan sisteme geri dönüşü çağrıştırıyor; ama Demirtaş geçmişten ders çıkarılması gerektiği ve ona göre birtakım şeylerin düzenlenmesi gerektiğini de söylüyor. 

Bu açıdan bakıldığında onun parlamenter sistemi anlatması tek başına yetmiyor; zaten kendisi de onu söylüyor, güçlendirilmiş parlamenter sistem parlamentodan ibaret değildir diyor ve en önemli husus da zaten orada çıkıyor. Sivil toplum, tek tek vatandaşlar, medya, basın özgürlüğü, seçim sistemi, partiler yasası gibi. Ama bunlar da aslında değişik dönemlerde, özellikle siyasî partiler yasası meselesi, siyasî partilerdeki lider sultasını kaldırmaya yönelik önermeler Türkiye’de yıllardır dile getirilir, ama hep bir şekilde ertelenir. Seçim barajı gibi hususlar da benzer bir şekilde öyle.

Buradaki sorun, aslında hem güçlendirilmiş parlamenter sistem, ama esas olarak, daha sonra, sosyal medyada yayınladığı o ittifak önerisi. Bir ittifak modeli, diyor; oradaki en önemli sorun bence ne olması gerektiğini anlatan bir Selahattin Demirtaş var, aslında bu “ne” konusunda insanların, hemen hemen herkesin, hatta iktidar mensuplarının da çok fazla itiraz etmeyeceği –yer yer itirazları olabilir ama– ifade olarak baktığınız zaman “Tabii ki öyle olması lâzım” diyeceği birçok şey var. 

Ama diyelim ki sadece muhalefetten hareket ediyoruz ve bir ittifak kurmak istiyoruz, şimdi amaçlarını şöyle sıralıyor: toplumsal kutuplaşmanının önüne geçilmeli, her inançtan her kimlikten yurttaşları ortak bir demokratik gelecek hedefi etrafında birleştirmek, içeriden çöküş yaşayan kurumları toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla demokratik çerçevede inşaa etmek, ekonomik yıkımın önüne geçmek, iktidara geçenlerin ideolojisine göre değişmeyecek kurumsallaşmış demokrasinin tüm ilkelerini eksiksiz uygulayan kamusal alanı inşa etmek gibi. Ve burada esas rolün partilerde olduğunu söylüyor; ama partilere ek olarak sivil toplum kuruluşlarının ve vatandaşların da bu ittifakta yer alması…, diyor ki: Demokrasi ittifakının ilanından sonra bu ilkelere, amaçlara ve hedeflere inanan kim varsa bu ittifakı desteklediğini açıklayabilir, ilk etapta o veya bu nedenle demokrasi ittifakına katılmayan siyasî partiler de bunu yapabilir, sivil toplum örgütleri de bireyler de; böylece bu ittifak giderek büyüyen, toplumsallaşan, büyük bir ülke ittifakına dönüşür. 

Bu ittifakı bir seçim ittifakı olarak tanımlamıyor, seçimden bağımsız olarak tanımlıyor, ama seçim aşamasına gelindiği zaman bunun ayrıca üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Ama burada çok önemli bir sorun var, aslında özellikle ittifak bahsinde ama güçlendirilmiş parlamenter sistem bahsinde de, neyi yapmak, hedefinin ne olduğu meselesinde anlaşmak prensip olarak pekâlâ mümkündür, ama sorun “nasıl” da. Ve Selahattin Demirtaş’ın bu iki metinde de “nasıl” konusunda birtakım soyut şeyler var. 

Yani tüm vatandaşların katılımı, isteyen herkesin katılımı, özgür medyanın katılımı gibi. Ama bunu nasıl gerçekleştireceksiniz? Özellikle ittifak meselesinde, tüm partilerin başını çekeceği, seçimlerden bağımsız ama seçimlere de yürüyecek bir ittifak kuralım, demokrasi temelinde. Tamam, kuralım. Nasıl olacak? Kimlerle olacak? İsimlendirme yok. Tabi isimlendirme zor bir iş, Selahattin Demirtaş işin zor kısmına girmemiş, belki ileride girecektir; ama tabii buradaki en önemli mesela bence, Türkiye’de ittifak tartışmalarında, ister seçimlerden bağımsız demokrasi ittifakı olsun, ister seçim ittifakı olsun, en önemli mesele aslında HDP’nin kendisi. HDP mesele derken, HDP’nin yarattığı bir mesele değil; özellikle iktidarın, muhalefet bir ittifak halinde olmasın diye kullandığı bir sorun bu. İktidar bunu giderek daha büyük bir sorunmuş gibi gösteriyor, HDP’yi şeytanîleştirerek, onu terörle eşleştirerek, onunla yan yana durmanın da aynı şekilde terörle işbirliği olduğu iddiasıyla bunu yapıyor, ve bunu yaparken de özellikle tabii sağ partilerden, İYİ Parti mesela, daha önce Saadet Partisi de vardı, şimdi yeni kurulan DEVA ve Gelecek için de, bu HDP’yi bir tür tehdit olarak kullanıyor. Yani, “Siz bununla mı ittifak yapacaksınız? Teröristlerle mi ittifak yapacaksınız?” diye.

Fakat şunu da görüyoruz: Şu âna kadar özellikle DEVA ve Gelecek partileri HDP konusunda aslında çok da serinkanlı bir pozisyon izlediler. İktidarın bu kışkırtmalarına çok kapılmamış gibi gözüküyorlar; ama iş ciddiye bindiğinde, seçim öncesi veya bir seçim ittifakı diyelim söz konusu olduğunda bu işler nasıl olur? Açıkçası bunu kestiremiyorum. Yani burada Selahattin Demirtaş’ın bir şekilde –ve diğer HDP’lilerin bir şekilde–, bu ittifaklarda –demokrasi veya seçim ittifakı, her neyse–, HDP’nin yeri nedir? HDP bu ittifaklarda nasıl yer alır? Ve diğer partilerin bu konudaki bazı çekince ve kaygıları nasıl giderilir? İktidarın bu konudaki stratejileri nasıl bozulabilir?” soruları üzerine bir şeyler söyleyebilmesi gerekiyor. Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer burası oluyor.

Şimdi Selahattin Demirtaş bir güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisiyle çıkıyor, bir ittifak önerisiyle çıkıyor; dolayısıyla ne anlıyoruz? Bunun içerisinde HDP önemli bir paydaş olarak yer almak istiyor, yer alacak, istiyor böyle bir şeyi; ama o zaman işte akla ilk gelen, diğer partiler HDP ile nasıl yan yana duracaklar? Burada kim neyi yapabilir, yapmalı? Bu tartışmaların yapılmasının artık zamanının geldiğini ve hatta geçmekte olduğunu düşünüyorum. Bu “Nasıl?” meselesi üzerine özellikle Selahattin Demirtaş’ın metinlerinde dile getirdiği şiddet eleştirisini –ama o da bir muğlak, “nihâî olarak sonlandırmak” diye tanımlıyor–, şiddet meselesini, şiddetin siyasette kullanılabiliyor olması meselesini, özellikle Kürt sorununda kullanılabiliyor olma meselesini, tabii ki de doğal olarak sonuçta PKK meselesini ne şekilde nasıl tanımladığı ve tanımlayacağı hususu da çok ciddi bir şekilde önümüzde duruyor.

Kandil, elinde silahla Türkiye’de, Suriye’de ve diğer yerlerde, Irak’ta varlığını sürdürdüğü müddetçe, HDP’nin her türlü ittifak önerisi, her türlü demokratikleşme önerisi karşısında diğerlerinin adım atması her zaman için çok zor olacak. Tabii ki HDP’nin bu örgütü silahsızlandırabilmesi diye bir şey mümkün değil, böyle bir şey imkânı yok, dolayısıyla örgütün kendisinin bu konuda atacağı adımlar önemli. Yani, HDP ve Selahattin Demirtaş ve diğer HDP temsilcileri ne kadar iyi niyetli, ülkenin önünü açmaya yönelik öneriler geliştirirlerse geliştirsinler, sonuçta önlerine kendilerinin birinci derecede sorumlusu olmadığı bir olgu engel olarak çıkartılacak.

Bu sadece sağ partiler için geçerli bir husus değil; CHP’ye oy veren kesimlerin içerisinde de çok ciddi bir şekilde bu konuda tutum, tavır alanlar var. Ve zaten iktidar da en çok bunu kullanıyor CHP içerisinde bir yarık açmak için, ve birtakım isimlerin ortaya çıkmasını bu anlamda da özellikle teşvik ediyor, çünkü CHP tabanında da olan bu “terör rahatsızlığı”” ve dolayısıyla HDP’ye yönelik rahatsızlık meselesini de iktidar çok ciddi bir şekilde kullanmak istiyor.

Bu sadece İyi Parti’den ya da Gelecek, Deva ya da Saadet Partisi’nden ibaret bir zemin değil. Bu, CHP’nin içerisinde de ya da CHP’ye oy veren kesimler içerisinde de belli bir karşılığı olan bir damar. Dolayısıyla iktidar ve ortakları bu damara oynamaya hep devam edecek. Şimdi yanlarında kendilerini solcu gibi gösteren ya da artık hâlâ gösteriyorlar mı emin değilim ama bir zamanların en azından solcu bilinen birtakım aktörler de var, yaşları ilerlemiş de olsa, onları da kullanarak sürekli olarak CHP tabanını terör üzerinden ayartmaya çalışan, bozmaya çalışan bir iktidar stratejisi var. Ve burada HDP’nin yapması gerekenin şu anda yaptıklarından çok daha fazla olduğu kanısındayım.

Özellikle 2015’te, Haziran ve Kasım seçimleri arasındaki süreçte HDP’nin bence– ki bu tartışma tam olarak yapılmadı birçok nedenle–, HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın –o zaman eşbaşkanlardan birisiydi–, tam olarak o süreçte, o kaotik ortamda, Türkiye’nin kaderini kötü anlamda değiştiren o dönemde güçlerinin potansiyelini tam olarak sergileyemedikleri kanısındayım, böyle düşünüyorum. Ve bu hesaplaşmanın da, bu muhasebenin de tam olarak yapıldığı kanısında değilim.

Evet, toparlayacak olursak, Demirtaş’ın söyledikleri Türkiye demokrasisi için önemli şeyler; çoğu bildiğimiz, değişik zamanlarda değişik kişiler, partiler tarafından dile getirilmiş şeyler. Ama bunlar derli toplu bir şekilde dile getirilmiş ve bu anlamda hem HDP’nin hem Türkiye’nin önünü açmaya elverişli birtakım önermeler. Ama en önemli eksik bunun “nasıl” ı konusunda ve çok somut pürüzler, pürüzün ötesinde, arızalar, engeller konusunda çok fazla bir şey dile getirmemiş olması. Ama bu haliyle bile, başta söylediğimi tekrar söyleyeyim, kimsenin ciddi bir şekilde Türkiye demokrasisinin yeniden inşasının nasıl mümkün olduğu konusunda çok fazla konuşmadığı bir dönemde, Demirtaş’ın cezaevinden bunları yapmış olması önemli ve bir kere daha Erdoğan’ın Demirtaş’ı cezaevinde bütün uluslararası baskılara rağmen, yargı kararlarına rağmen cezaevinde Demirtaş ve arkadaşlarını, ama özellikle Demirtaş’ı tutma ısrarını da çok iyi bize gösteren iki ayrı metin olarak karşımıza çıktı. 

Yeterince tartışıldığı kanısında değilim, ama sanıyorum Demirtaş bu tür şeyleri yapmaya, cezaevinden üretmeye ve tartışmaya katmaya devam edecek. Yine tekrar olacak, burada parti olarak HDP’nin ve HDP’nin birtakım yönetici isimlerinin –popüler isimleri diyelim–, Selahattin Demirtaş’ın yaratmaya çalıştığı bu tartışma zeminini zenginleştirebilmeleri gerekiyor; ama şu âna kadar bunun tam olarak yapılabildiği kanısında değilim.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus