Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (99): Fazla hamaset, habaset üretir

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“5 Soru 10 Cevap” programında Kemal Can, şu sorulara yanıt aradı:

1- Doğu Akdeniz ve Ege geriliminde gelinen son durum nedir?

2- Türkiye’nin gelişmeler karşısında tutumunda değişiklik var mı? 

3- Uluslararası bir mevzu, neden iç politika üzerinden konuşuluyor? 

4- Dış politika gerilimleri nasıl bir hamaset dili ile besleniyor? 

5- Bu gerilimden somut bir sonuç alınması mümkün mü ve isteniyor mu?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar. 

Malum üst üste çok fazla dış politika gerilimiyle ve Ağustos zafer ayı söylemiyle hamaset dalgasının yükseldiğini gördük. Özellikle Doğu Akdeniz ve Ege’deki gerilim bunu tetikledi. 

Doğu Akdeniz ve Ege geriliminde gelinen son durum nedir?

Geçtiğimiz hafta, Fransa, Yunanistan ve bir kaç ülkenin daha katılımı ile Doğu Akdeniz’de askeri bir tatbikat yapıldı. Tatbikatın öncesi ve sonrasında gerilim hayli yükseldi. Bunun dışında, şimdiye kadar blok tavır göstermeyen AB’nin hatta Almanya’nın da dahil olduğu biçimde daha homojen tavır almaya yaklaştığı iddiaları gündeme geldi. Hatta Merkel’in basın toplantısında söylediği “Biz Yunanistan’ı desteklemek zorundayız” sözü bir kesin yargı gibi yansıdı. Merkel tam öyle demiyor aslında, bir pozisyon zorunluluğundan bahsediyor; Yunanistan’ın arkasında duracağız gibi bir şey söylemiyor henüz. Ama bu konuda Fransa ile yakınlaştığı yolunda bir takım gözlemler var. 

Bu işin sürükleyici aktörü Macron,  “Kırmızı çizgi politikası uyguluyoruz Türkiye’ye karşı ve sözlerle değil eylemlerle de  göstereceğiz” dedi. Alanda bir takım şeyler oldu: Sismik araştırma gemisini taciz eden Yunan uçaklarıyla küçük gerilimler yaşandı. Ama son haftanın en belirleyici tırmanması Yunanistan’ın tekrar 12 mil hadisesini yeniden gündeme taşıması. Adaların kıta sahanlığını dahil ederek 12 mile çıkartma iddiası. Bu Türkiye’nin Ege’de hiçbir deniz alanı kalmaması demek. Senelerdir fiilen uygulanmayan bir şey. Bu da yetmezmiş gibi 1947 anlaşmasıyla silahsızlandırılması gereken Meis’e asker çıkartması. Bunlar gerilimi tırmandırdı. 

Türkiye’nin gelişmeler karşısında tutumunda değişiklik var mı? 

Türkiye tam tersine dozu artırdı. En yetkili ağızlardan sürekli hodri meydan deniliyor. Her yeni gelişmeye karşı bir restleşme söz konusu. İşin hukuki bir tarafı var, Türkiye’nin hukuki haklılık zemini var. Ama Türkiye, bu hukuki haklılık zemini üzerinden yürümüyor. “Benim gücüm var, siz bana bir şey yapamazsınız, ben dediğimi yaptırırım” tutumunu devam ettiriyor. Karşıdan kışkırtıcı hamleler geldiğinde bu dozun da yükseldiğini görüyoruz. Hatta Erdoğan Cuma namazı sonrası açıklamalarında, “biz bedeli göze aldık onlar acaba bu bedelini ödemeye hazır mı?” diyerek çıtayı yükseltti. Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay 12 mil meselesinin savaş sebebi olacağını hatırlattılar. 

Erdoğan dedi ki: “bu Yunanlılar ve Fransızlar, kifayetsiz yöneticilerinin kendilerine ödeteceği bedelden haberdar mı?” Aslından benzer bir şey Türkiye’de de söz konusu. Haklı olup olmamaktan bağımsız olarak, her türlü dış politika gerilimi ve ucu savaşa varabilecek her türlü gelişmenin toplumun bütününe her yönüyle anlatıldığı, onların rızası ve onayının alındığı bir süreç işlemediğini biliyoruz. Yürütülen dış politikanın Türkiye’ye ödetebileceği ya da önüne getirebileceği maliyetler konusunda insanların yeterince bilgi sahibi olup olmadıkları tartışmalı. Bu tür meseleler, iki tarafta da hamasetle dolduruluyor. Resmi açıklamalara yansıyan hamaset, aşağıya doğru katlanarak gidiyor. Dozu yüksek seviyelere çıkıyor.

Uluslararası bir mevzu, neden iç politika üzerinden konuşuluyor? 

Yapabilirlik kapasiteniz, gücünüz önemli ama diplomasi diye bir araç da var. Bu aracın da devreye girmesi ve hukuki haklılığınızı bu zeminlerde savunmanız, işbirliği ve destek alanınızı genişletmeniz gerekir. Ama sürekli güç üzerinden ve yapabilirlik kapasitenizi zorlayarak, karşınızdakilerin de cevap verme imkanlarını test ederek yürümek tercih ediliyor. Birini sürekli teste zorlamak aslında kendini de sürekli teste girmek zorunda bırakıyor kaçınılmaz olarak. Aynı şey Yunanistan tarafından da deneniyor. Meis’e asker çıkartmak, askeri tatbikat yapmak ve 12 mil tartışmalarını tekrar ısıtmak gibi. Dolayısıyla, bu karşılıklı hal, aynı güç dilini konuşan ve bunu hamasetle perdeleyen, hakikatin açığa çıkmasını engelleyen bir ortak zemin oluşturuyor. Bunun iç politika malzemesi olarak konuşuluyor olmasının nedeni de, aslında bu tutumun kendisi. Bu meselelerde dışarıya hodri meydan dendiğini duyuyoruz ama bunların çoğunun aslında içeriye doğru söylendiğini fark ediyoruz. Bu Amerika, Rusya, Avrupa ile ilişkilerde de böyle. Büyük bir düşmanlık ve saldırı altında olunduğunu içeriye anlatan, dışarıdaki muhatapları ile başka bir zeminde ilişki kurmaya çalışan, dolayısıyla oradaki hamaset dozuyla buradaki hamaset dozu arasında bir oransızlık bulunan meseleler haline geliyor dış politika meseleleri. 

Suriye ve Libya’da bunu yaşadık ve şu anda Doğu Akdeniz’de devam ediyor. Yani aslında niye bunu iç politika malzemesi olarak eleştiriyorsunuz diyenler, bunu iç politikaya taşıyan ve onunla birlikte konuşulmasına neden olan adımları atıyorlar. Coğrafya değişiyor, Irak, Suriye, Libya, Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz ama hiç bitmeyen dış politikadan içeriye yansıyan bir olağanüstülük hali. Bunu sürekli yeni gerilim üreterek yenilediklerini görüyoruz. Dolayısıyla iç politikanın temel malzemelerinden biri olarak kullanılıyor. En belirleyici noktalardan biri; muhalefet partilerinin çok büyük bir kısmı iktidara özel bir eleştiri getirmiyorlar hatta bu politikaların karşısında bile yer almıyorlar, çoğunu desteklediklerini açıklıyorlar. İktidar ise “bakın ne kadar haklıyız ve doğru yoldayız muhalefet de bizi destekliyor” diye anlatmıyor bunu, tam tersi sürekli muhalefetin aslında dış güçlerin yanında yer aldığını anlatıyor. Yani birlik fikrini, genel konsensüsü bir güç olarak kullanmak yerine bunu iç politikada saldırısı vesilesine çeviriyor. Bu meselelerin hepsini iktidarın dilinde, neredeyse hiçbir şey dememiş muhalefeti yabancı güçlerin uzantısı olarak suçlamak için kullanmasını görüyoruz. Bunların hepsine baktığımızda neden bunlar iç politika mevzusu oluyor diye soranların önce kendi tutumlarından bunun cevabını aramaları gerekir. 

Dış politika gerilimleri nasıl bir hamaset dili ile besleniyor? 

Ağustos ayının da özelliğinden Malazgirt ve 30 Ağustos meselesi üzerinden hamaset dozu arttı. Kızıl Elma klibi, marşlar, sosyal medyada çok yüksek perdeden iddialar. Mesela Devlet Bahçeli 12 adayı  tartışmaya açmaktan bahsetti. 9 Eylül’de İzmir’de bu konuda bir yürüyüş yapacak MHP. “Tekrar Yunanlıların denize dökülme iştahı kabardı” gibi demeçler verildi. Sanki yarın Yunanistan ile savaşa giriliyormuş havasına yükseltildi konu. Bu aşağıya -biraz daha teşvikle- daha da kabararak yansıyor. 

Sosyal medyada 30 Ağustos tartışmaları etrafında bir takım troller, daha önce Mustafa Kemal ile ilgili son derece yakışıksız değerlendirmeler yapan tarihçi iddialı bir insanın videolarını paylaşıp “Yunan’ı yenmekle övünmek, çocuğu yenen pehlivana benzer” sesleri paylaşıyorlar. Ama şu andan Yunanistan’a karşı bu kadar çok yüksek perdeden güç gösterisi ve restleşmenin de o alay edilen hamasetle kıyas kabul etmeyecek bir benzerlik oluşturduğunu görmek lazım. 30 Ağustos’ta  Anıtkabir’de Erdoğan’a tezahürat yapılması gibi kutuplaştırmayı tırmandıracak bir takım karikatür sonuçları da ortaya çıktı. Tablo tabi ki riskleri içeriyor ama ne Avrupa ülkelerinin ne de Türkiye’nin ciddi bir çatışmaya tutuşacağı bir zeminden bahsedilmiyor. Ama hamasetin vardığı seviye biraz oralara gitmiş durumda ve içeriye negatif olarak yansıyor. 

Bu gerilimden somut bir sonuç alınması mümkün mü ve isteniyor mu?

Herkes, Yunanistan, Fransa, BAE, Mısır pek çok aktör çıtasını mümkün olanın üzerinde bir yere koyarak pazarlığı oradan açmaya çalışıyor. Bu da belki de herkesin kaybedeceği bir denklem kuruyor. Buna herkesin katkısı var. Türkiye’nin de tutumu bu genel tavırdan farklı değil. Hatta bu tavrı artıracak güç dışındaki enstrümanları yeterli aktiflikte kullanmıyor. Bu bir takım kaza risklerini her zaman taşır ama dediğim gibi çatışma çok gerçekçi görünmüyor. Ama dili bozan ve ilişkiyi imkansızlaştıran şey, gerilimden kısa vadeli kazançlar elde edilse bile, orta ve uzun vadede herkesin zararlı çıkacağı bir tablo oluşturuyor. Türkiye’nin haklı olduğu meselelerde nerelerde önünün kesilmek istendiği, nerelerde haklı adımlar atmaya çalıştığı ortada. 

Ancak hangi noktada “tamam tezimiz kabul gördü, haklılığımız ortaya çıktı ve almamız gerekeni aldık” deneceği konusunda bir belirsizlik var.  Neye itiraz ettiğimiz açık ama neyi istediğimiz yeterince açık değil. Hele Türkiye kamuoyunda hiç açık değil. Mavi Vatan denilen tez son derece muğlak olan bir mesele olarak duruyor. Aslında görüntü, şu anda gerilimin neticelenerek bir sonuç alınmasından çok, gerilimin sürdürülerek sağlayacağı sonuca bağlı. Büyük ölçüde dikkatler ona yönelmiş durumda. Her taraf, gerilimi finalize ederek alınacağı sonuçtan çok, gerilimi sürdürerek alacağı sonuçla ilgili görünüyor. Pek çok dış politika meselesini hala iç politika gündemi içerisinde konuşmak zorunda kalıyoruz.

Bugün de şimdilik bu kadar diyelim. Tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus