Haftanın Konuğu (1): HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi akşamlar. “Haftanın Konuğu” bugün itibariyle başladığımız yeni programımız. İlk konuğumuz HDP Eş Genel Başkanı Prof. Mithat Sancar. Hoşgeldiniz.

Mithat Sancar: Hoşbulduk.

Çakır: Siftahı sizinle yapıyoruz. İnşallah devamı da gelir.

Sancar: Hayırlı olsun bu program da.

Çakır: Geçen hafta, eski eş genel başkanınız Selahattin Demirtaş’la, yazılı bir soru-cevap söyleşisi yaptım ve gündemi bâriz bir şekilde belirledi. O söyleşide, Demirtaş’ın “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?” başlıklı yazısı ve sosyal medya hesabından paylaştığı “Bir İttifak Modeli” önerisiyle ilgili sorular hazırladım ve cevapları da oldukça ilgi çekti. Sanıyorum siz Pervin Buldan’la birlikte bu hafta başında kendisini ziyaret de ettiniz; önceden planlanmış bir ziyaretti bu.

Sancar: Evet.

Çakır: Hepsi denk geldi, şimdi de stüdyomuza geldiniz. Öncelikle Selahattin Demirtaş’la ilgili konuşalım. Nasıl gördünüz kendisini? Morali, keyfi nasıl?

Sancar: Morali iyi. Şüphesiz, cezaevi şartlarında olabilecek kadar iyi. Hatta bence, cezaevi şartlarında olabilecekten çok daha iyi. Ayrıca, pandemi süreci de görüş şartlarının kısıtlanması olarak yansıdı; o da bir parça sıkıntı yaratıyor doğal olarak. Bütün bunlara rağmen, son derece heyecanla, çalışmaya, düşünmeye üretmeye devam ediyor. Bu, benim açımdan ve onu seven, onu yoldaş olarak gören herkes açısından en önemli husus diye düşünüyorum. Son derece inançlı, kararlı ve motive durumda. Çalışıyor da.

Çakır: Bugün Başak Demirtaş’ın bir açıklamasını gördük: Başak Hanım, özellikle pandemi koşullarında görüş kısıtlaması nedeniyle öğretmenliği bıraktığını açıkladı. Bundan haberiniz var mıydı?

Sancar: Bırakacağından haberim yoktu; ben de medyadan öğrendim. Ama neden bıraktığını ayrıca kendisiyle sohbet eder öğrenirim. Kısa açıklamaları okudum. Mutlaka bir bildiği vardır. Mutlaka şartlar onu zorlamıştır. Tabii biraz da, bir öğretmen olmayı da zorlaştıracak, rahatsızlık verici uygulamalarla karşı karşıya kaldığını anlıyoruz. Yani tâciz diyebileceğimiz bazı durumlar da ortaya çıkmış anlaşılan. Tabii pek çok konuda baskı, zulüm, yasak var; ama en kötüsü, bu bireysel tâcizin de siyaseten bir araç haline getirilmiş olmasıdır. Bugün artık aileyi tâciz etmenin, tek tek bireyleri özel hayatlarında zora sokmanın bir siyaset yöntemi, bir yönetme tekniği olarak kullanılmasıdır. Bu gerçekten çok can sıkıcı, moral bozucu, hatta mide bulandırıcı bir yöntem.

Çakır: Selahattin Demirtaş’ın şiddetle yalanladığı bir mesele var. Onu konuşmakta yarar var çünkü onu olduğu kadar sizleri de, hatta belki sizleri daha fazla ilgilendiriyor. Selahattin Demirtaş’ın başını çektiği varsayılan bir yeni parti oluşumu. Anladığım kadarıyla bu çok yeni bir olay değil sanki.

Sancar: Sanki birileri böyle bir senaryoyu bazı yerlere üflediler; fısıldadılar da diyebiliriz. Çünkü bir köşe yazarı bunu açıkça dile getirmeden önce de bu konu havada söylentiler şeklinde de dolaşıyordu. Açıkçası biz hiçbir zaman bunu ciddiye almadık, üzerinde durmayı ayıp saydık. Çünkü bizim Selahattin Demirtaş’a güvenimiz sonsuzdur. Ona güvenimizin sorgulanması anlamına gelebilecek en ufak bir davranıştan hicap duyarız. O nedenle üzerinde durmadık. Esasen, parti içi dengelerin oturmuş olması, partinin kararlığı ve sağlamlığı, zaten ciddiye almamamızı gerektiriyordu. Selahattin’le cezaevinde görüştüğümüzde de, böyle bir konuda isminin geçmesinden büyük rahatsızlık duyduğunu gördük. Bunu söyledi, ama daha fazlasını da söyledi: “Açıkçası, böyle bir söylentinin olmasına dahi öfkeleniyorum. Sadece söylenti düzeyinde olsa bile, hiç kaale alınmayacak bir gazetede bir köşe yazarı dile getirse bile, yine de öfkeleniyorum. Çünkü benim hiçbir şekilde arayışımın olmayacağı alan budur. Ben partimle varım. Siyaseti ve hayatın birçok yönünü de bu partide öğrendim — bu partide ve öncesi partilerde. Kaldı ki burada da her şeyimle partimle birlikteyim. Bütün bunlara rağmen ismimin geçmesi beni kızdırıyor” dedi. Biz de, buna kızmak yerine bunu not etmek gerektiğini söyledik. Böyle bir mutabakatla ayrıldık.

Çakır: Şu anda, partinizde eş genel başkanlık yapmış, belediye başkanlığı, milletvekilliği, grup başkanvekilliği yapmış çok sayıda arkadaşınız yıllardır cezaevinde. Farklı farklı yerlerde yatanlar da var. Onlarla irtibatınız nasıl? Sürüyor mu?

Sancar: Evet, sürüyor. Mesela, Selahattin Demirtaş’la düzenli olarak haberleşiyoruz. Diyelim ki bir röportaj verecek. Eğer önemli bir röportajsa, bazen gerekmeyebilir ama siyasî konularda partinin politikalarını da doğrudan ilgilendiren önemli bir röportajsa, zaten önceden bize de gönderiyor, görüşümüzü soruyor. Biz de, ciddi ve önemli konuları tartışacağımız zaman, kendisinden görüş istiyoruz. Bu iletişim düzenli olarak sürüyor. Tabii ki Demirtaş’ın konumu biraz farklı, bunu kabul etmek lâzım. Bunu diğer arkadaşlarımızın önüne geçirmek gibi anlaşılmamalıdır. Sadece, eş genel başkanlık yaptı; çok ciddi bir tecrübesi var. Eş genel başkanken tutuklandı ve içeri alındı. Bu açıdan, yönetimin bir parçası olarak algılıyoruz kendisini. Biz partiyi yönetirken de içerideki bütün arkadaşlarımızdan mümkün olduğunca görüş almaya çalışıyoruz. Kritik konular söz konusu olduğunda, Kandıra’ya da avukat arkadaşımızı gönderiyoruz. Tabii ki Selçuk (Mızraklı) arkadaşımıza da soruyoruz. Ya da onlar bize iletiyorlar zaten. Figen Yüksekdağ, Gülten Kışanak, Sabahat Tuncel de Kandıra’da. Hepsi partimizin eş genel başkanlığını yapmış insanlar. Onların görüşleri çok önemli. Gülten Hanım gibi, bazıları düzenli olarak köşe yazısı yazıyor. Biz de onlardan yararlanıyoruz ve onlara mutlaka bilgi veriyoruz. Ancak imkânlarımızı zorlayan bazı durumlarla da karşılaşıyoruz. Mesela, cezaevi şartlarında ve bu kadar çok sayıda arkadaş içerideyken çok hızlı bilgi alışverişini yapamayabiliyoruz. Yine de, olabilecek en hızlı şekilde, parti politikaları, yönetim sorunları ile ilgili görüş alıyor ve buradan bilgi gönderiyoruz.

Çakır: Peki, bizim yaptığımız söyleşiye gelelim. Tabii“Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim” başlığı çok çarpıcı oldu. Selahattin Demirtaş içeride, ama siz dışarıdasınız. Doğrudan sorayım: Eşinizi alıp, çat kapı Meral Akşener’e kahvaltıya gider misiniz?

Sancar: Bu güzel bir öneridir. Böyle bir yöntem olsun ya da olmasın, her birimiz farklı örnekler üzerinde düşünebiliriz. Selahattin’in önerdiği şey açıktır; daha samimi, daha yüz yüze, doğrudan, daha insanî bir iletişim öneriyor. Buna itiraz etmek için de hakikaten epeyce bir gerekçe aramak gerekiyor. Bunu reddetmek için, herhalde muhataplar zorlanırlar. Nitekim öyle oldu. Ben bu fikri ciddiye alıyorum ve önemsiyorum. İnsanî ilişki önemlidir. Bunun bir örneği, kız kardeşimin vefatı üzerine, muhalefet partilerinin başkanlarının tamamı telefon ettiler. Ahmet Davutoğlu ise bizzat tâziyeye geldi. Bunlar önemlidir. İnsanî temas ve insanî iletişim mutlaka gerekiyor. Türkiye gibi şimdi çok ağır siyasî şartların yaşandığı, kutuplaşmanın bu kadar sert geçtiği bir toplumda, muhalefet partileri sorunlara gerçekten demokrasi zemininde çözüm bulmak istiyorlarsa, insanî iletişimi de önemsemeliler. İnsanî iletişimle ilgili ortaya çıkan refleksler bir test olarak da okunabilir. Bu testler önemsiz değil. Çünkü siyaset daha sonra bu testlerin toplamından ortaya çıkacaktır. Eğer muhalefet bir araya gelecekse, daha güçlü ve ciddi bir alternatif için samimiyse, bu testlerin bir kısmından geçmek gerekiyor.

Çakır: HDP’nin durumu var, ama yok gibi. Bunu özellikle 31 Mart yerel seçimlerinde çok yaşadık. Bir seçim oluyor. HDP, özellikle büyükşehirlerde, İstanbul’da, Ankara’da, Adana’da, Mersin’de seçimin kaderinin belirlenmesinde bayağı rol oynuyor. Ama HDP yok ortada. Bir ittifak, bir koalisyon varsa, görünmeyen bir ittifak var, ya da görünen kısmında HDP yok. Buna katılıyor musunuz? İkincisi, bu sizi rahatsız ediyor mu, etmiyor mu? “Ne olacak? Önemli olan sonuç” mu diyorsunuz?

Sancar: Bunu bir iki ayrımla anlatmaya çalışayım. Birincisi, 31 Mart’ta belirlenen politika, partinin kendi politikasıydı. Kurullarımız o günün şartlarında, farklı bir politikanın doğru olmayacağı sonucuna vardı ve o politikayı uyguladık. Dolayısıyla, orada amaç zaten ilan edilmişti: Türkiye’nin batısında iktidara kaybettirip, demokrasi güçlerine alan açmak. Bunu başardık. Yalnız burada bazen şöyle bir duygu ya da şöyle bir algı ve beklenti olabilir. O nedenle soru önemli. Şöyle diyeyim: Teşbihler bazen çok riskli olabiliyor, ama kullanayım. Biz 31 Mart ve 23 Haziran’da, demokrasi için “Kürt Memet nöbete” politikasını kabul ettik. Fakat bunun bir sınırı var. Biz Türkiye’de demokratik dönüşümü hedefliyoruz. Orada da, bu konudaki kararlığımızı ve samimiyetimizi ortaya koyduk. Fakat bundan sonra “Kürt Memet nöbete” politikası işlemez.

Çakır: Peki ne olacak bundan sonra?

Sancar: “Kürt Memet yönetime”, Türkiye’nin yönetimine geçecek. HDP, Türkiye’nin yönetimine ortak olmaya taliptir. HDP’nin olmadığı bir yeni yönetim fikri varsa, bu, doğru bir fikir değildir. Bu, Türkiye’nin şimdi geldiği bu sıkışıklığı aşma konusunda umut veren bir yaklaşım olmaz. Çünkü karşı karşıya olduğumuz şey, sadece restorasyonla aşabileceğimiz tahribatlar değil. Bizim yeni bir şey inşa etmemiz gerekiyor. Bu yeni şeyi inşa ederken de, HDP’nin temsil ettiği en temel sorun, Kürt sorununda, bütün eskilerden farklı bir şey yapmak gerekiyor. AKP’den farklı bir şey yapmak gerekiyor. AKP-MHP iktidarından farklı bir şey yapmak gerekiyor. Bundan önceki iktidarlardan farklı bir şey yapmak gerekiyor. Ve 100 yıllık politikadan farklı bir şey yapmak gerekiyor. Bu farklılığın ayrıntılarını kimseye dayatmıyoruz, kimseye ön şart koşmuyoruz. Ama Türkiye’de önümüzdeki dönem gerçekten bir fırsat olarak görülüyorsa, demokrasiyi korumak, eskiye dönmek değil, yeni bir şey denemek; bunun adı ister “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” olsun ister başka bir şey; ama esası, güçlü bir demokrasi olacaktır. “Güçlü demokrasi” boş bir lâf değil. Siyaset teorisinin önemli teorilerinden biridir. “Radikal demokrasi” dersiniz, onu dersiniz, bunu dersiniz. Ama daha sade bir tabir, “güçlü demokrasi” terimidir. Burada da, esas meseleleri göz ardı etmeyen bir yeni dönem ruhuna; eski tahribatları dikkate alan, bunlarla hesaplaşmayı da ciddiye alan bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu da HDP’siz olmaz.

Çakır: Demirtaş’la yaptığım söyleşide bu konuyu kendisine özellikle sordum. Geçmişin unutulmayacağını, ama herkesin bagajlarıyla çok fazla dert etmemesini, özellikle de kişiselleştirmemesi gerektiğini söyledi.

Sancar: Çok doğru söylemiş, yüzde yüz katılıyorum. Ben bugün de hiç kimseyle, bu çerçevede şahsî herhangi bir polemiğe girmeyi asla doğru bulmuyorum. Yani, “Sen şu dönemde şunu yaptın. Şahsen şunun hesabını ver” üslûbu, böyle dönemlerde doğru değil. Benim çok sevdiğim, hocalığım zamanında da siyaseti anlatırken kullandığım formüllerden biri, “Nefret siyaset değildir” ifadesidir. Nefret bir duygudur ve siyasette rol oynar. Ama siyasetin kendisinin yerine geçmez. Nefreti ve kini siyasetin yerine geçiremezsiniz. Dolayısıyla, kin üzerine kurulmuş, “Sen çok acayiplikler yaptın, bunun hesabını ver. Vermezsen konuşmam seninle” anlayışı, şartların bu kadar ağırlaştığı, baskının bu kadar derinleştiği zamanlarda doğru değildir. Esasen genel olarak doğru değildir. Ama bu, kimseye de geçmişi bir anda temize çekme duygusu vermez. Yani herkes kendisiyle hesaplaşmanın yolunu mutlaka bulsun ve bu hesaplaşmanın sonuçlarını, açık özür, açık düzeltme gerekmeden, kamuoyuna inandırıcı mesajlarla iletsin. Dolayısıyla, Selahattin Demirtaş’ın söylediği çerçeve esas budur, benim de katıldığım, önemsediğim bir şeydir. 

Çakır: Selahattin Demirtaş’a Davutoğlu’nu da sormuştum, ona verdiği cevabı da biliyorsunuz. Demin siz söylediğinizde… Daha önce konuşmuştuk, ama tekrar başınız sağ olsun.

Sancar: Evet, teşekkür ederim.

Çakır: Size herkesten mesaj geldi, ama Ahmet Davutoğlu bizzat geldi. 

Sancar: Evet, bizzat kendisi geldi. 

Çakır: Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde, AK Parti iktidarı ile HDP arasında bayağı ciddi atışmalar, polemikler olmuştu. 

Sancar: Doğrudur. Bunların hiçbirini yok sayan bir durum değildir bu karşılaştığımız tablo. Hatta 1-1,5 saat kadar kaldı Ahmet Bey, sağ olsun, var olsun. Aslında başka ziyaret etmek isteyen arkadaşlarımız da oldu başka partilerden. Fakat ben İstanbul’daydım. Bugünkü şartlarda tâziye, kalabalık gidiş gelişler pek doğru olmuyor. Ev içi, aile içi tâziye yürüttük. Dolayısıyla, bizzat ziyaret taleplerini karşılayamadık. Başka partilerden de üst düzeyde heyetlerle tâziye ziyareti talepleri ulaştı. Ahmet Davutoğlu Hoca ile bizim burada karşılaşmamız, şartların da uymasıyla oldu. Ya Ankara’da denk gelecekti, ama İstanbul’a geldi görüştük; çok da makbule geçti. Kendisine de söyledim, çok teşekkür ettim. Türkiye için de, siyasî kültür açısından da, insaniyet açısından da önemlidir. Elbette konuştuk o gün, kısa da olsa sohbet açıldı. Benim de Ahmet Davutoğlu ile tanışıklığım biraz eskiye gider. Farklı görüşlerdeyiz. O, döneme ilişkin bazı şeyler anlattığında, ben farklı baktığımı söylüyorum; fakat bunları konuşabilmek önemlidir. Eğer bunları konuşacak zemini de ortadan kaldırırsak, asıl o zaman geçmişin yükünün ağırlığını geleceğe çok daha ağır bir biçimde taşırız. Eğer bu diyaloğu ilerletirsek, geçmişin yükünü hafifletecek yollar da yaratırız. 

Çakır: Burada şöyle de bir husus var: Özellikle iktidar, kendi her türlü imkânıyla –ki başta medya imkânı olmak üzere, her türlü imkânı çok– muhalefetin farklı farklı unsurları arasındaki bu yaşanmışlıkları ya da temel farkları sürekli gündeme getiriyor, hatırlatıyor, kaşıyor, tahrik ediyor. Sizin de aynı imkânlarla onlara cevap verme imkânınız yok. 

Sancar: Olsa da yapmayacağız, onu söyleyeyim. Bu bir tercihtir, imkânsızlık meselesi değil. Biz siyaseti buradan yapmayı tercih etmiyoruz. Sürekli olarak çağrılar yapıyoruz: “Türkiye’de güçlü ve geniş bir demokrasi ittifakına ihtiyaç var” diyoruz. Bu demokrasi ittifakının ilk adresi siyasî partiler değildir. Biz çağrımızı sadece siyasî partilere yapmıyoruz, öncelikle onlara da yapmıyoruz. Biz önce gerçekten, biraz önce söylediğim, “Toplumsal zeminde dönüşümü ciddiye alan bir demokrasi ittifakı oluşturalım” diyoruz. Toplumsal zeminde güçlü ve dönüşümü hedefleyen bir ittifak. Eğer biz bunu başarırsak, siyasî partileri de zaten etkileyecek bir dinamik yaratmış olacağız. HDP olarak, bizim 3 aydır yaptığımız o demokratik eylem planının ana hedefi buydu. Partilere de aynı şekilde çağrımız var, onu konuşacağız zaten. Her bir parti ile ilgili de söyleyebileceğimiz bir sürü şey var. 

Çakır: Onların üzerinden teker teker geçeceğim. 

Sancar: Bazen tabanımızdan da bize kızanlar oluyor: “Dokunulmazlıkların kaldırılması realitesi ortadayken, CHP ile nasıl böyle ilişki kurarsınız?” Ya da: “Diğeri size böyle sözler söylemişken, siz niye daha yumuşak davranıyorsunuz?” eleştirileri geliyor. Ama ben tercihimizin doğru olduğuna inanıyorum. Bunu uygularken, somut örneklerde yanlış yapıyor olabiliriz. Eksiklerimiz olabilir, bazen seçmenimizin duygularını yeterince gözetemiyor olabiliriz ya da görmüyor olabiliriz. Bütün bu eleştirileri kabul etmeye, ben, Eş Genel Başkan olarak samimiyetle hazırım. Fakat temel politikamızın doğru olduğuna inanıyorum. 

Çakır: Muhalefet partilerine geçmeden önce, iktidar hakkında soru sormak istiyorum. Demirtaş söyleşisinin en çarpıcı yönlerinden birisi, zamanında rahmetli Dengir Bey’in tavsiyesiyle Tayyip Erdoğan’a da gitmeye niyetlendiğini, ama sonra bir şekilde olmadığını söyledi. Şunu merak ediyorum: HDP’nin iktidar partileriyle –partiler diyorum, çünkü MHP de var içinde– hiç mi ilişkiniz yok? 

Sancar: İlişki derken, bazı alanları ayırmak lâzım. Meclis’te bütün partilerin birbiriyle ilişkisi oluyor. Grup başkanvekilleri görüşüyor mecburen, milletvekilleri görüşüyor, komisyonlarda diyalog oluyor. Fakat bizim siyasî düzeyde diyaloğumuz yok. Siyasî düzeyden kastım şudur: Kurumsal olarak HDP ile AKP arasında bir diyalog yok. Bu diyalog, elbette CHP ile var. Bu diyalog, ihtiyaç halinde DEVA Partisi ile var. Biz isteriz ki bütün diğer partilerle olsun. Geçmiş dönemde Saadet Partisi ile de oldu. Biz kurumsal olarak bu tür bir diyaloğu önemsediğimizi zaten hep söylüyoruz, bu da var. Ama iktidarla yok. 

Açlık grevleri döneminde doğal olarak hükümetle yani Adalet Bakanlığı ile de oldu. Çünkü artık o, devletle, hükümetle çözülmesi gereken bir meseleydi. Bu tür somut sorunlar söz konusu olduğunda, elbette görüşmeler, alt düzeyde bakanlarla, grup başkanvekilleri arasında oluyor. Ama siyasî düzeyde, kurumsal bir diyaloğumuz yok. 

Çakır: Şimdi arkadaşlar bir not getirdi, konumuzun dışında ama aynı zamanda içinde de. Devlet Bahçeli demiş ki: “Türk Tabipleri Birliği derhal kapatılmalıdır, sabrımız kalmadı.” 

Sancar: Söyleyecek çok şey var. Fakat bir anda, böyle bir taleple karşılaşıyor olmak, içinde bulunduğumuz şartların hakikaten ne kadar vahim olduğunu, ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Türk Tabipleri Birliği gibi dünyada da saygınlığı olan bir kurumun, iktidarı rahatsız eden tavırları, iktidar ortaklarından biri tarafından onların kapatılması için bir gerekçe olarak kullanılıyorsa, durum çok vahimdir. O nedenle buradan tam o konuştuğumuz konuya bağlayalım: “Üzümün çöpü, armudun sapı” meselesinin ötesindeyiz. Herkes hakikaten ciddi olsun ve meseleleri ciddiye alsın. Biz ciddiyiz. Biz, Türkiye’de bu felaketin en çok farkında olan parti olduğumuza inanıyoruz. O nedenle de bütün saldırılara, muhalefetten bile gelen bazı rahatsızlık verici sataşmalara rağmen, ısrarla, Türkiye’nin demokrasisini, Türkiye’de demokrasiye doğru dönüşümü ciddiye alan politikalar uyguluyoruz ve üslûbumuzu da buradan uzaklaştırmamak için elimizden geleni yapıyoruz. 

Çakır: Muhalefet konusuna gelirsek: Burada benim şöyle bir gözlemim var, bilmiyorum katılır mısınız? Yeni kurulan iki parti, DEVA Partisi ve Gelecek Parti’sinin HDP’ye bakışları, diğer muhalefet partilerine göre daha pozitif. Yanlış mı algılıyorum? 

Sancar: Bana göre, Gelecek Partisi’nden ve Ahmet Davutoğlu’ndan bazı mesajlar doğru değil, sıkıntılı. DEVA Partisi’nin mesajlarını çok daha anlamlı buluyorum. Daha doğrusu, üslûp olarak daha olumlu buluyorum. Bir defa, denklemi böyle kurmaya itirazım var: “Bize yaklaşımları olumlu” diye bir şey yok. Kimsenin kendini, böyle yargılayan ve değer tercih eden bir konumda görmeye hakkı yok. Yani hiçbir parti, “Bakın! Ben HDP ile iyi ilişki kuruyorum” derken, “lûtfediyorum” havasına bile kayabilecek bir psikolojiye kapılamaz. Bunu reddediyoruz. Yorumlar da –sizin sorunuz dahil Ruşen Bey–, bu psikolojiyi küçücük de olsa yansıtıyor, bunu reddediyoruz. Diyalog, kimsenin kimseye lûtfu değildir… 

Çakır: Diyaloğa daha açık oldukları söylenemez mi? 

Sancar: Demokrasi isteyenlerin mecburiyetidir. Birileri bize dayatmada bulunmaya kalkarsa, ön şart koşarsa, diyalog istemediği sonucuna varırız. Biz bu ülkede, üçüncü büyük partiyiz. Bizim en büyük diyaloğumuz halkımızladır. 6 milyon civarında oy alıyoruz; Türkiye’nin batısında ve Kürt bölgesinde bunlarla yürüyoruz biz. Sayısız çevreyle, pek çok partiyle, kuruluşla ilişkimiz var. Bir partinin çıkıp, bizimle diyalog için ön şart koşma hakkını nereden aldığını kendisine sorması lâzım. Biz meşruiyetimizi halkımızdan, yürüttüğümüz siyasetimizden alıyoruz. 

Çakır: Peki oradan devam edecek olursak, en çok “arıza”nın çıktığı parti sanki İYİ Parti olarak gözüküyor. Çünkü çok değişik vesilelerle yapılan açıklamalar var. Ve bu anlamda aslında Selahattin Demirtaş’ın Meral Akşener hakkında söylediği şey, bir anlamda, oradan gelen bütün o sert mesajları açığa düşürdü sanki. Katılır mısınız? 

Sancar: Evet, bence de. Fakat orada sanki farklı kanatlar da var gibi. Ben partilerin içiyle ilgili değerlendirme yapmaktan sakınmaya çalışırım. Bunu da çok temkinli yapacağım, en azından temkinli yapmaya çalışacağım: Mesela, Meral Hanım’ın kan davası örneği üzerinden yaptığı açıklamada, kastın aşılması olduğunu düşünüyorum. Yani bunu düşmanlık ve kan davası üzerinden açıklamayı, bilinçli olarak ve kasıtlı olarak tercih edeceğini düşünmüyorum. Ama İYİ Parti’de böyle bakmayı tercih edenler olduğunu da görüyoruz. Onlar sürekli HDP ile sürtüşen bir politika ya da üslûp tercih ediyorlar; HDP’ye yüklenmeyi, kendileri için siyaseten var olma ya da kendilerini siyaseten kanıtlama aracı olarak kullanıyorlar. Ben onları çok ciddiye almıyorum. Ayrıca, genel başkan düzeyinde olmayan açıklamalara da ben cevap vermem açıkçası. Bir grup başkanvekili ya da parti sözcüsü çıkıp bizimle ilgili bir lâf etmişse, bizim arkadaşlarımız da gereken cevabı aynı düzeyde verir. Ama ben de, bütün halka, kamuoyuna şöyle bir mesaj vermeyi tercih ederim: HDP’ye bugünkü iktidarın diliyle saldıran, HDP’ye bugünkü iktidarın yöntemlerini çağrıştıracak anlayışla bakan, kişi veya partiler, Türkiye’de demokrasi ittifakını zayıflatırlar. Bu iktidara gerçek muhalefet ettikleri iddiasında da samimi değildirler. Bu kadar net söylüyorum. Sonuç itibariyle bu bakış açısını kullananlar, muhalefette olduklarını iddia etseler bile, “Cumhur İttifakı”nın işini kolaylaştırıyorlar. 

Çakır: Peki CHP meselesi? Normal şartlarda, HDP ile CHP arasındaki ilişki nasıl? Yani CHP’nin daha yakın olduğu varsayılıyor, geleneksel olarak bu böyle. En son 31 Mart yerel seçimleri örneğinde yaşadık. Sonuçta o seçimde CHP’li adayların seçilmesinde HDP’nin, HDP seçmeninin ve… 

Sancar: Unutmadan, şu alttaki yazıyı düzeltmek isterim, sonra onlar kalıyor. Şunu söylemek istemiştim ben: Genel olarak DEVA Partisi’nin mesajları, diyalog açısından çok daha olumlu görünüyor; yani bu bize yönelik olma anlamında değil. Mesela, Gelecek Partisi’nin, Ahmet Davutoğlu’nun bazı açıklamalarında, şart koşan, bazı konuları sanki dayatıyormuş havası veren…

Çakır: Bir üslûp mu var?

Sancar: Var. Ara ara oluyor. Bunu sorunlu görüyorum. DEVA Partisi’nde bu üslûbu görmediğimi söylemek istedim. Yoksa bize dönük özel bir mesajı olduğu anlamında kullanmadım. Sonra bu cümleler sosyal medyada dönüp o şekilde kalıyor. Yazıyı görünce düzeltmek istedim.

Çakır: CHP meselesine gelirsek: CHP ile HDP arasında nasıl bir ilişki var?

Sancar: Bizim CHP ile kurumsal olarak da diyaloğumuz var. İhtiyaç duyulduğunda genel başkanlar düzeyinde de görüşürüz. CHP’yi, tabanıyla, geçmişiyle ve temsil ettiği güçle, Türkiye muhalefetinin önemli bir unsuru olarak görüyoruz. Bu açıdan, bugün muhalefete baktığımızda, bütün muhalefet partilerini demokrasi ve birkaç ilkede buluşmak kaydıyla değerli görüyoruz. Fakat CHP aynı zamanda muhalefet partilerinin en büyüğü ve en eskisi. Dolayısıyla bizim açımızdan da yeri önemli. Meclis içinde de diyalogumuz oluyor. Diğer partilere göre ortak noktalarda buluşma yüzdemiz çok daha yüksek. Özellikle Meclis’te yaptığımız muhalefette, birçok noktada aynı tutumu ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla şu anki pratiğe göre buluştuğumuz yerler de daha fazla. Diğer partiler Meclis’te olsaydı, muhtemelen benzer bir değerlendirmeyi onlar için de yapma imkânımız olabilirdi. Ama mevcut verilerle baktığımızda, CHP’nin büyük bir parti olması, Türkiye’de önemli bir temsiliyeti taşıması ve Meclis’te de aynı noktalarda buluşuyor olmamız dolayısıyla, CHP ile daha fazla ilişkimiz olduğunu söyleyeyim.

Çakır: 31 Mart’ta HDP’nin rolünü kabul ediyoruz. Seçim sonuçları büyük ölçüde sizin beklentilerinizi karşıladı diye tahmin ediyorum.

Sancar: Evet, karşıladı.

Çakır: Aradan geçen 1,5 yıllık süreçte belediyelere baktığınızda, sadece belediye faaliyetleri değil, 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin Türkiye siyasetine yansımalarına baktığınızda, beklentinizi buldunuz mu?

Sancar: Kendi siyasetimizin sonuçları açısından bulduk. 31 Mart öncesinde toplumsal psikolojiyi hatırlayalım. Hatta hiç unutmayalım: Karamsarlık çok fazla yayılmıştı. Yine el altından bazı çevreler bunu yaymaya çalışıyorlardı: “Seçimle bir şey olmaz. Bu iktidar seçimle de gitmez. Gitse de, seçimi kaybetse bile devretmez.” Bunlar bana göre iktidarın psikolojik propagandaları ve savaş yöntemleridir. Ama maalesef muhalefette çok alıcısı var. Biz o psikolojiyi kırdık. Biz 31 Mart’ta bu iktidarın ağır bir şekilde yenilebileceğini gösterdik. Gerçekten ağır bir yenilgiydi. Bugün bu ülkede hâlâ bir iktidar krizi varsa –ki vardır–, bunun belirgin hâle geldiği tarih 31 Mart’tır. Dönüm noktasıdır. Dönüm noktasının temelinde yatan politika da bizim politikamızdır. Bu politika ittifak politikası değildi. Bu politika demokrasinin önünü açma politikasıydı. Ve bugün muhalefette hâlâ umut devam ediyorsa, muhalefet partileri arasında arayışlar ciddiyetle devam edecek gibi görünüyorsa, o politikanın yarattığı etkilerle ilişkilidir bu. “Her şeyi biz yarattık” demiyorum, “Bütün bu dönüşümler bizim sayemizde oldu” demiyorum. Ama biz olmasaydık, olmayacaktı. Tam da o söze geliyor her şey: “HDP’siz olmaz, gördüğünüz gibi. Ama sadece HDP ile de olmaz, gördüğünüz gibi.” Bu sözü de boşuna kullanmıyoruz.

Çakır: “HDP’siz olmaz. Ama sadece HDP ile de olmaz” gerçekten çarpıcı bir motto. Peki, yakın gelecekte ne yapacaksınız? Açıklamanızda genel saptamaların dışında somut birtakım adımlar var mı?

Sancar: Çok somut adım olarak yarın MYK’mız toplanıyor. Bizim 31 Ağustos’ta ilan ettiğimiz “Barış’a Çağrı” deklarasyonumuz var, yeterince tartışılmıyor. Sanki bazı çevreler ona karşı, “ölü balık” numarası yapıyorlar. Oysa biz çok önemli bir çıkış olduğunu biliyoruz. Bunun not edildiğini de biliyoruz. Çünkü orada biz somut bir barış programını oluşturmak için herkese çağrı yaptık. Sadece soyut bir barış çağrısı değil bu. Bu ülkedeki temel sorun Kürt sorunudur. Kürt sorununun demokratik çözümü savaş meselesidir. Bunun da barışla, yani demokratik siyasetle, diyalog ve müzakereyle sonlandırılması gerekir. Biz bu konuda sorumluluk almaya hazır olduğumuzu söyledik ve farklı kesimlere de çağrı yaptık. Bu çağrı da boş bir çağrı değil. Bu çağrının altını adım adım “barış politikası” olarak dolduracağız ve “Barış Eylem Programı” hazırlayacağız. Neden bu kadar barışa vurgu yapıyoruz? Bu iktidar, pek çok yıkıcı politikasını, savaşı bahane ederek veya kullanarak yürütebiliyor. Muhalefeti bölme meselesini de oradan başarabiliyorsa, başarabiliyor. Öte yandan, savaşı sadece ülkeyle de sınırlı tutmuyor; savaş tehdidini artık bölgesel bir politika haline getirmiş görünüyor, en azından gerilim ve çatışma politikasını. Bunların Türkiye halklarına faydası yok. Biz içeride demokratik siyaset, diyalog ve müzakere, bölgede diplomasi ve diyalog istiyoruz. Bunu da ülkedeki bütün demokrasi güçleriyle inşa etmek istiyoruz. Somut önerilerimiz olacak. Bölgede de, hükümetleri aşan, toplumlar arası ilişkiyi de geliştirecek bir yolla hayata geçirme niyetindeyiz. Yunanistan’daki barışseverlerle, demokrasi güçleriyle diyaloğumuz var. Ortadoğu’da da, aylar önce, bir büyük “Ortadoğu Barış Hareketi” çağrımız oldu; benim Avrupa’da yaptığım bir konuşmada ve başka yerlerde de söyledik. Çünkü bu iktidarın elinden savaş aracını alın. Bu iktidarın ayakta duracak başka dayanağı kalmıyor.

Çakır: Ama biliyoruz ki muhalefet partilerinin birçoğu, bu tür “milli dava”lar söz konusu olduğu zaman, iktidarın yanında yer alıyor.

Sancar: Muhalefeti de iktidarı da zorlayacak geniş bir toplumsal güce ihtiyaç vardır. Biz öncelikle o gücü oluşturmak peşindeyiz. Başta da söyledim ya, “demokrasi ittifakı” çağrımızın ilk etapta muhatabı toplumsal güçlerdir. Eğer hem bu ülkede hem bölgede bunu başarabilirsek, o zaman iktidarı da muhalefeti de bir şekilde hizaya getirecek demokratik bir basınç, halk basıncı oluşur. Ben buna inanıyorum.

Ayrıca, muhalefetin bu devlet politikası anlayışının, Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar yarattığını anlatmaya devam edeceğiz. Bu konuda muhalefetin tamamıyla ayrışıyoruz; bizim tutumumuz çok net. Kutsal dış politika, kutsal devlet politikası anlayışı, bu iktidarı daha da güçlendirmekten ve çatışmaları derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmaz. O nedenle, dış politikada ve iç politikada, hepsi halk denetiminde ve demokratik zeminlerde üretilir ve böyle yürütülür. Bu iktidarın Libya politikası niye milli politika olarak kabul ediliyor? Neden milli menfaat olarak görülüyor? Bunun millete, bu ülkenin halklarına faydasını birileri bana anlatsın bakalım. Neden S-400 bir milli mesele olabiliyor? 2,5 milyar dolar kimin cebinden gitti ve S-400’ler nerede? Biz neden süper güçler arasında cambazlık yapmayı milli menfaat sayalım? Böyle bir şey yok. Bunlar, bedelini bu toplumun, bu ülke halklarının ödediği iktidar manevraları ve oyunlarıdır. Türkiye halklarının çıkarlarını biz de gözetiriz, hiç şüphe yok. Mesela, Doğu Akdeniz. Doğu Akdeniz’de, uluslararası hukuka göre, doğal kaynakların paylaşımında bütün komşu ülkelerin payları vardır. Burada Türkiye halkının çıkarını biz de gözetiriz. Elbette bizim ekoloji politikamız vardır. Yani her gaz ille çıkarılmak zorunda değildir. Orada ekolojik dengeyi, çevre politikalarını da gözetmek lâzım. Ama eğer bu çerçevede çıkarılacak bir gaz varsa, burada da kıyısı olan devletlerin hepsinin payı olur. Uluslararası hukuka göre bu belli şekillerde ortaya konur. Elbette Türkiye’nin de vardır. Ama biz bu meseleleri çatışma, savaş, gerilim yöntemlerinin konusu haline getirmeyi reddediyoruz. Halklarla, tehdide dayalı, savaş şantajıyla bir ilişkiyi reddediyoruz. Barış politikamızın temeli budur.

Çakır: Selahattin Demirtaş’a sorduğum bir soru vardı. Yanlış hatırlamıyorsam en son soruydu: “HDP’nin mevcut potansiyelini tam olarak harekete geçiremediği yolunda eleştiriler var ve ben de buna katılıyorum. Ne dersiniz?” diye sordum.  O da “Ben de katılıyorum” diye cevapladı.

Sancar: Ben de katılıyorum.

Çakır: Peki, sorun nerede?

Sancar: Sorun şurada…

Çakır: Sözünüzü keseceğim ama sorunun devamı da şöyleydi:“HDP’nin harekete geçememesinin tek sebebinin, devletin engellemeleri olmadığı…” 

Sancar: Tam onu söyleyecektim. Evet, tek nedeni bu değildir. Böyle bir mazeret arayışı, bizim gibi bir partiye yakışmaz zaten. Devlet baskısının ne kadar ağır olduğunu anlatmama gerek yok. Her seferinde de böyle bir mağduriyet dili kurmanın ve kullanmanın gerekli olmadığına inananlardanım. Tamam, biz çok ağır baskılar altındayız. Bir de sürekli ve sadece bunu anlatmak, bu kadar büyük bedeller ödeyen, bu kadar güçlü bir halk desteğine sahip bir partiye yakışmaz. O nedenle oraya girmeyelim. Evet, bizim de oturtmamız gereken şeyler var. Bir defa, HDP yeni bir denemedir. HDP öncesi partiler vardı. HDP, elbette onların devamcısıdır; elbette o mirası almıştır, 1980’lerin sonundan bu yana. Kurulan partilerin mirası burada billurlaşmıştır. Fakat HDP yeni bir denemedir. Onların hepsinde, ittifak politikası vardı. Burada ise bileşen ve Türkiyelileşen bir parti anlayışı var. Bunu oturtmak zaman alıyor maalesef. Bu zamanı da maalesef Türkiye’deki krizler dolayısıyla yeterince yaratamadık. “Bulmadık” demeyeceğim, bunu yaratmak bizim görevimizdir. Şimdi ben eş genel başkan isem, bu benim görevimdir. Birlikte çalıştığım Eş Başkan Pervin Buldan’la beraber, MYK ve Parti Meclisi olarak, hepimizin görevidir. Geçmişte bu görevi üstlenmiş arkadaşların da eksikleri varsa, bu eksikleri hep birlikte, büyük bir medeni cesaretle masaya yatırırız. Mekanizmalarımızı, politikaları sürekli ve sürdürülebilir hâle getirecek sistemli çalışmalarımızı güçlü bir biçimde oturtamadığımız kabul ediyorum. Fakat bu yönde çalışmalarımız var. Biz bu dönemde, sürekli olarak yeniden siyaset üreten ve siyaseti sürükleyen bir hat yaratmaya çalışıyoruz. Buna uygun bir işleyiş yaratma zorunluluğumuz ve sorumluluğumuz var. Ben temel eksiği burada görüyorum. Elbette bunun içinde başka şeyler de ortaya çıkar. Ama bunu oturtursak, sorunlarımızı bu mekanizmalar içinde daha kolay çözüp, daha ileriye gitmeyi mümkün hâle getiririz.

Çakır: Şu anki en önemli önceliğiniz nedir?

Sancar: Parti olarak bizim temel önceliğimiz, barış, demokrasi, özgürlük ilişkisini oturtan bir toplumsal demokratik ittifak oluşturmaktır. Bunun için de, sahada ve masada ne gerekiyorsa yapmak istiyoruz ve yapacağız da. Bizim temel önceliğimiz budur. Barış, demokrasi, özgürlük; bunlar birbirine bağlıdır. Bu üç ayağı oturtulmuş bir siyaseti, bu ülkede geniş bir toplumsal desteğe kavuşturmak istiyoruz.

Çakır: Ama realist olmak gerekirse, Türkiye sağcı bir ülke. Sağcı bir ülke ve sağcı refleksler. Sağcı reflekslerin çoğunda bu söylediğiniz şeyler yok.

Sancar: Ben buna katılmıyorum Ruşen Bey. Toplumların, verili bir öze sahip oldukları anlayışını net reddederim. Eğer sol anlayıştan geliyorsam, bu, materyalist ve diyalektik bir anlayış değildir. Hadi onu geçelim. Hiç kimse, şahıslar bile değişmez özlere sahip değilken, ben insana böyle bakarken, toplumları değişmez özlere sahip görmek, siyaseten çok talihsiz bir pozisyon olur. Hele dönüşüm iddiasında olan insanların o zaman siyasete hiç girmemesi, siyasetin yanından yakınından geçmemeleri gerekiyor. Hatta gazetecilik bile yapmamak gerekiyor, eğer kişisel tatmin tek mesele değilse. Kişisel tatmin esas hedef değilse, akademisyenliğin de anlamı olmuyor. Eleştirel bakanların akademisyenliği de, gazeteciliği de anlamlı olmaz. Dönüşüm mümkündür; bu ülke bunu göstermiştir. Bu toplumda, çok farklı zamanlarda, bu imkânın mevcut olduğunu gördük. Bu toplum, çözüm sürecinde, silahların susması için yürütülen görüşmelere yüzde 80 destek vermiştir. Bu toplum, 12 Eylül generallerinin ısrarla işaret ettiği partiyi sonuncu parti yaparak, 3 yıl içinde silip atmıştır. Bu toplum, kendisine tepeden bakan veya kendisini küçümseyen partileri silip atmıştır. Benim gördüğüm talihsizlik, bu toplumun bu şekilde görülmesi zaten talihsizliktir, ama esas mesele, bu toplumu sağcı olarak görmek anlayışında yatıyor. “Bu toplum sağcı bir toplumdur” demek yerine, “Sol, bu topluma inandırıcı, güçlü bir alternatif sunamamıştır” diye bakmayı tercih ederim. Eğer güçlü bir alternatif sunabilseydi, bugün bu sözü tekrar etme ihtiyacını duymayacaktık. Aynı kuşaktanız; 73 ve 77 seçimlerini en az benim kadar hatırlıyorsunuzdur. Oradaki yükselmeleri hatırlıyorsunuzdur. 80’lerin sonundaki yerel seçimleri, HEP (Halkın Emek Partisi) deneyimini hatırlıyorsunuzdur. Bunların hepsi bu toplumda oldu. Başka şeyler de var. Yeter ki biz, doğru seçenekler, inandırıcı alternatifler sunabilelim. Bunu becerirsek, bu toplumda çoğunluğu bu politikaların arkasına alacağımıza inanıyorum.

Çakır: 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP, “Türkiye Partisi” sloganı ile çok büyük bir başarı elde etti. Arada geçen, çatışmanın tırmandığı o süreç ve sonrasında, “Artık o defter kapandı, artık oraya dönemeyecekmiş” hâli var. “Türkiye Partisi” kavramını hâlâ kullanıyor musunuz?

Sancar: Elbette. Kongrede temel sloganlarımızdan biri buydu. Benim konuşmamda da vardı; Pervin Başkan’ın konuşmasında da. Bizim, “Türkiyelileşme” dediğimiz şey devam ediyor. Bazıları bu konuyu çok farklı anlıyor. Biz bunu “Türkleşme” olarak söylemiyoruz. Bunu iki açıdan açıklamam gerekiyor: Birincisi, biz Türkiye’nin sorunlarını çözmeyi hedefleyen bir partiyiz. Tek soruna kilitlenmiş ve sadece o sorun etrafında politika yapan bir parti değiliz. Şunu demek istiyorum: Kürt sorunu Türkiye’nin temel sorunudur ve HDP’nin varlık sebebidir. Kürt sorununun demokratik çözümü, HDP’nin varlık sebebidir. Fakat biz bununla birlikte Türkiye’deki bütün sorunlara çözüm öneren bir partiyiz. Bu anlamda “Türkiye Partisi”yiz.

İkincisi, Türkiye’yi yönetmeye talip bir partiyiz. Ve bu anlamda da “Türkiye Partisi”yiz. İster koalisyonlarla, bir gün gelir tek başımıza da, Türkiye’nin yönetiminde ortak olmaya talibiz. O nedenle “Türkiye Partisi”yiz. Üçüncüsü, Türkiye’nin bütün renklerini içeren bir partiyiz ve o nedenle “Türkiye Partisi”yiz diyoruz. Etnik olarak, inanç olarak, sınıfsal olarak bütün kimlikleri kendileri olarak temsil etme imkânıyla partide buluşturan bir yapımız var. Bu nedenle “Türkiye Partisi”yiz. Bu çerçevede baktığınızda, bizim kadar Türkiye Partisi olan ikinci bir parti yoktur. Bu politikada en ufak bir sapma, en ufak bir geri çekilme yok. Bugün, daha iddialı olarak “Türkiye Partisi” çizgisini sürdürüyoruz. Çünkü Türkiye’nin yönetimine ortak olmaya talibiz, adayız.

Çakır: Bu soracağım spekülatif bir şey, ama sormadan edemeyeceğim: Yine bir şekilde, iktidarla yeniden, yeni bir çözüm süreci –adı başka bir şey olabilir– olma ihtimali hiç mi yok?

Sancar: Eski tarz bir çözüm sürecinin gündeme gelmesi zaten doğru olmaz. Ama hangi iktidar olursa olsun, Türkiye, bu sorunu diyalogla, müzakereyle, siyasetle çözmek zorundadır. Bugün bu iktidardan buna dair hiçbir işaret gelmiyor. Gelse bile, bizim tercihimiz, iktidarla HDP’nin oturup bu meseleyi baş başa çözebilecekleri bir yöntem değildir. Biz “Evet, bugün iktidar tekrar bu politikaya dönsün” diyoruz. Fakat dönse bile, eski tarz bir yöntemi biz doğru bulmuyoruz, kabul etmiyoruz. Bir süreç olacaksa, muhalefetin tamamını içerecek şekilde bir dizayn yapılmalı ve Meclis bunun merkezinde olmalı. Zaten Barış Deklarasyonu’muzu Meclis’te açıkladık. Orada da “Üç toplumsal desteği en geniş seviyeye çıkartacak bir çalışma yapılmalıdır” diye belirttik. Böyle olursa, buyursunlar, hemen şimdi getirsinler. Bütün muhalefet, olabilecek en geniş ittifakla, bir yöntem belirlesin. Çağrımız budur. Biz istiyoruz. Fakat bu, “AKP ile HDP oturacaklar, bu sorunu çözmek için eski tarz bir yol izleyecekler” demek değildir. Biz böyle bir şeyde yoğuz.

Çakır: “Sütten ağzımız yandı” mı diyorsunuz?

Sancar: Sadece öyle değil. Geçmiş dönemde yapılan şeyin eksiklikleri, çok önemli bir fırsatın harcanmasına yol açtı. Biz o eksikliklerin, yanlışlıkların tekrar edilmemesini istiyoruz. Yoksa sorun bizim buradan zarar görmememiz değil. Kendimizi düşündüğümüz için değil. Hakikaten Türkiye’yi ve bu hayatî meseleyi doğru çözmeyi önemsediğimiz için böyle düşünüyoruz.

Çakır: Programı yavaş yavaş bitireceğiz, ama bir soru daha sormama izin verin: Mardin milletvekiliniz Tuma Çelik hakkında –gerçi artık milletvekili değil– tecavüz nedeniyle soruşturma başlatılmıştı. Ne oldu o mesele? 

Sancar: Bizim açımızdan konu şu noktaya geldi: Biz fezlekeyi öğrendiğimiz anda, disiplin süreci başlattık ve disipline sevk ettik. Merkez Disiplin Kurulu’muz Tuma Çelik’i ihraç etti. Kesin ihraç. Yani partiden tamamen uzaklaştırdı. Dolayısıyla artık partimizle bir ilişkisi yok. Meclis’teki süreç, dokunulmazlığın kaldırılması süreci devam ediyor. O da Meclis açıldığında, yeni dönemde gerçekleşecek.

Çakır: Sizin bir itirazınız olmayacak mı buna?

Sancar: Hayır. Dokunulmazlığın kaldırılmasına karşı çıkmayacağız. Bize kalan kısmı ise şudur: Acaba böyle bir sorunun içimizde yaşanması nasıl mümkün olabildi? Biz, nasıl oldu da daha önceki süreçlerimizde böyle boşluklar yaratmışız? HDP, bu kadar güçlü bir şekilde “kadın partisi” iddiasıyla yürürken ve gerçekten böyle yapılanmışken, böyle bir iddia ve olay, bizim içimizde nasıl gerçekleşebiliyor? Bu sorgulama devam ediyor. HDP bunun muhasebesini yapıyor. Halkımız buna inansın. Orada eksiğimiz, kusurumuz, yanlışımız varsa hesabını vereceğiz.

Çakır: Mithat Bey, programı bitireceğiz. Sözü size bırakıyorum, siz bitirin. 

Sancar: Ben tekrar söyleyeceğim: Bu iktidar, bu ülkede savaş politikalarından besleniyor. İçeride ve dışarıda, gerilim, çatışma ve kutuplaştırma politikalarından… Gelin, barışı somut bir programa dönüştürelim. HDP üzerinden, sadece bugünkü iktidarın değil, geçmişte derin devlet bağlantılı pek çok iktidarın üslûbunu kimse kullanmasın. HDP, Türkiye’de demokratik dönüşüm için… Öyle basit bir isim değişikliği değil; “Bir Cumhurbaşkanı A gidecek, B gelecek” değil; Türkiye’de eskiyi de aşan, geleceği kuracak bir demokratik dönüşüm için, HDP üzerine düşeni yapmaya hazırdır, kararlıdır. Bu açıdan, muhalefetteki bütün partilerin, bu sözlerimizi ve çağrılarımızı dikkatle incelemelerini ve değerlendirmelerini istiyoruz. Halkımıza da mesajım var: Karamsarlık asla doğru değil. Umutsuzluk ise en kötüsüdür. Hayat varsa, umut vardır. Eğer mücadele ediyorsanız, umut kendiliğinden doğuyor. Bu ülke, bu kadar felakete ve bu kadar rezalete müstahak değildir. Bunu değiştirmek zorundayız, bu bizim sorumluluğumuzdur. Değiştirecek gücümüz vardır, buna inanalım.

Çakır: Çok teşekkürler.

Sancar: Ben teşekkür ederim.

Çakır: “Haftanın Konuğu”nun ilk yayınında, HDP Eş Genel Başkanı Prof. Mithat Sancar’ı konuk ettik. Güzel bir söyleşi oldu. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus