Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (38): Sarıgül ve İnce’nin hareketleri, İYİ Parti neden hedefte? Gerçek sorunlar neden gündem olamıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta Kemal Can’la birlikte yine haftanın olaylarını değerlendireceğiz. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Medyascope’un yeni yerinden ilk yayınımızı yapıyoruz şu anda.

Kemal Can: Hayırlı uğurlu olsun.

Çakır: Sağol, hepimize. Bu hafta biraz sönük geçiyor gibiydi, ama bugün üst üste birbirinden çok farklı olaylar yaşadık. Öncelikle Mesut Yılmaz’ın ölüm haberi geldi; zaten kötü bir durumdaydı, onu biliyorduk. Ardından, Muharrem İnce’nin “Memleket Hareketi”yle ilgili yaptığı basın toplantısını ve İzmir’de meydana gelen depremi konuşacağız. Hatta bir iki rüzgârlı yayınını oradan yaptın sanırım. Oldukça ciddi bir depreme benziyor. Şu âna kadar can kaybı olduğuna dair bir haber gelmedi, ama yıkılan binalar var. Sığacık’ta, Seferihisar’da deniz taştı. Buraları bizim çok bildiğimiz, zamanında kaldığımız yerler. Arkadaşlarımızın yerleri vardı, sen de gelmiştin. Bayağı sıkıntılı bir durum var. Türkiye, depremi ancak tekrar böyle bir şey olunca konuşmaya başlıyor. 

Can: Evet. Türkiye zaten pek çok meselesini “kafasına vurulduğu anda” konuşmaya yatkın. Ekonomide de böyle oluyor, iklim sorununda da böyle, deprem meselesinde de böyle. Deprem ülkesi burası. Bu tür olayların yaşanma riski her zaman çok yüksek, ama gündemde kendine fazla yer bulamıyor. Hele önlem ve buna ilişkin hazırlık anlamında daha da kötü noktada. İstanbul depremi vesilesiyle zaman zaman konuşuluyor, ama büyüklük olarak hiç de azımsanacak bir deprem gibi görünmüyor. Senin söylediğin gibi, yıkılan binalar var; umarım can kaybı haberi gelmez. Bu uyarılar, bu musibetler, aslında bunun ne kadar önemli ve ne kadar yakın bir sorun olduğunu hatırlatıyor; ama ne yazık ki çabuk unutuluyor.

Çakır: Mesut Yılmaz’dan söz etmek istiyorum biraz. Ben onu düşüşünden sonra tanıdım. O iktidardayken, bakan ya da başbakanken, bir gazeteci olarak kendisiyle hiç tanışmadım. Ama sonra Rize’den bağımsız milletvekili olduğunda, ben de NTV adına salı günleri grup toplantılarını izlemeye giderken, o da Genel Kurul’a gidiyordu; Sabiha Gökçen Havaalanı’nda epeyce sohbet ettik. Daha sonra Galatasaray maçlarında çok karşılaştık kendisiyle. Farklı bir kişiliği vardı. Tabii bütün siyasetçiler birbirinden farklıdır. Şöyle diyeyim: ANAP’ın yükselişiyle birlikte yükselip, düşüşünün taşıyıcılığını yapmak gibi bir bahtsızlığı oldu sanki. Yani olay bittiği zaman direksiyona o geçti ve defter kapandı. Bağımsız milletvekili olduğu zaman da pek bir şey yapmadı. Sadece milletvekilliği sürdü. Bir de, çocuklarıyla ilgili çok talihsiz bir olay yaşadılar. Mesut Yılmaz’ın vefatıyla bir dönem kapanmış oldu. Bugün Murat Yetkin de yazısında bunu yazmış.  O dönemden Tansu Çiller var, arada sırada bir şeyler söylüyor; ama Erdoğan dışında kimsenin, onun söylediklerini ciddiye aldığını sanmıyorum. Zaten tuhaf bir “Erdoğan yandaşlığı” çizgisine geldi Tansu Çiller. Senin Mesut Yılmaz’ı tanıma imkânın oldu mu?

Can: Gazetecilik dolayısıyla yüz yüze karşılaştığımız birkaç olay olduğunu hatırlıyorum. Ama 90’lı yıllar boyunca, ANAP döneminde, senin de söylediğin gibi, bugünü oluşturan final tablosunun önemli aktörlerinden biri. 99’da kurulan Bahçeli, Ecevit ve Mesut Yılmaz’dan oluşan üçlü koalisyon hükümetinin, bugünün Türkiye’sinin ve AKP iktidarının kuruluş sürecinin de bir tür trio’su. Bu anlamda hepsinin önemli bir rolü var. Mesut Yılmaz o dönemde, siyasetin ve partisinin siyasetteki varlığının finale yürüdüğü günlerde, bugün yine çok gündemde olan dış politika meselelerindeki rolüyle hatırlanıyor çoğunlukla. Hatırlarsan, Avrupa Birliği sürecinin özellikle koalisyon hükümeti içinde de çok tartışmalı olduğu, Türkiye’nin çok belirleyici gündemi olduğu günlerdi. O dönem, Mesut Yılmaz’ın siyasette son aktif olduğu dönemdi; en çok akıllarda kalan şeyler de o döneme ait oldu. Ama Mesut Yılmaz’ın daha uzun bir siyasî geçmişi var. Senin de söylediğin gibi Mesut Yılmaz, sağ siyasetin çok alışık olduğu, otantik, “bizim adam” havasındaki bir figür değildi. Ne Çoban Sülü, ne Erdoğan ne Demirel ne de Özal’ın temsil ettiği gibi bir halk adamı tipi değildi. Daha değişik bir siyasetçiydi ve galiba siyaset yapma tarzı da bu açıdan biraz daha farklıydı. Dediğim gibi, ben çok yakından tanımadım ve çok fazla mesaimiz olmadı; ama gösterdiği tepkilerden, daha farklı bir siyaset tarzının insanı olduğunu biliyoruz. Murat Yetkin’in yazısına referansla söylediğin gibi, o tarz siyaset epey önce bitti. Belki Bülent Ecevit de onlardan biri sayılabilir. Ama o tarz siyaset biteli epey uzun zaman oldu. Mesut Yılmaz da uzunca bir süredir rahatsızlığı nedeniyle gündemde yoktu. En son, Mirgün Cabas’ın 2001: Eski Türkiye’nin Son Yılı kitabında uzunca bir Mesut Yılmaz söyleşisi vardı. Galiba siyasî tutumuyla ilgili en kapsamlı final söyleşilerinden biri olarak o hatırlatılabilir.

Çakır: Eski siyaset dedik, yeni siyasete bakalım. Yeni siyaset deyince, yine eski isimler karşımızda: Mustafa Sarıgül, İsmail Saymaz’a verdiği röportajda, DSP’den istifa edip “Türkiye Değişim Hareketi”ni başlatacağını ve bir parti kuracağını söyledi. Bugün de Muharrem İnce, İstanbul Polat Otel’de “Memleket Hareketi” adına ekibiyle birlikte bir basın toplantısı yaptı. O da, “Parti işi kolay iş, ama zaten şu aşamada gerek de yok. Zaten Türkiye’de Başkanlık Sistemi var” deyip, CHP ile çok fazla bir ilgisinin kalmadığını îmâ eden sözler de söyledi. Demek ki, oradan da bir parti çıkacak. Geçen gün Yeni Arayışlar, Eski Yüzler başlığıyla yaptığım yayında, zamanında bolca yaptığımız, “Siyaset boşluk kaldırmaz” klişe cümlesi üzerine konuştum. Bütün bu girişimler aslında bu noktadan hareketle yola çıkıyor, öyle değil mi? Sedat Pişirici ile buraya gelirken konuşuyorduk. “Bu kadar çok kararsız varken, yeni parti çıkması anlaşılır bir şey” diyor.  Ben de ona “Kararsızlar var diye birileri çıkabilir. Ama en azından, çıkanların kararlı olması lâzım” dedim. Ama şu anda, Mustafa Sarıgül ya da Muharrem İnce ne demek istiyorlar, ne anlatıyorlar çok emin değilim. İkisi de “Bu iktidar yönetemiyor, bu muhalefet muhalefet yapamıyor” diyor. Tamam, ikisi de “Atatürk, Yurtta sulh, cihanda sulh” diyor. Ama onun ötesinde neyi nasıl yapacaklar, nesi farklı olacak ve referansları nedir? Mesela, Mustafa Sarıgül bir ara Şişli Belediyesi Başkanlığı’nı referans veriyordu. Böyle bir şey de yapabilirlerdi. Açıkçası, ben burada neyin yeni olduğunu çok anlayabilmiş değilim. Sen anladıysan izleyicilerimizi ve beni aydınlatırsan sevinirim.

Can: Ben de anlamış değilim, ama zaten şöyle bir şey var: Evet, bu kadar çok kararsız olan, iktidarın gerilediği ama muhalefetin de bu gerilemeden faydalanamadığı bir tablonun içerisinde bir imkân olabilir; “Burada bir boşluk var” hissi mâkul bulunabilir. Ama şimdi saydığın örneklerdeki isimlerin yeni bir parti arayışının mâkul bulunmasıyla kolayca ilişkilendirilebilecek isimler olduğunu söylemek zor. Çünkü yeni parti arayışı ya da yeni bir aktör arayışı varsa, bunlar yeni değiller. İkincisi, senin söylediğin gibi, yeni bir söz de söylemiyorlar. Üstelik daha fazlası, her iki örnek için de söyleyebiliriz, ikisi de, bu iddialarla ortaya çıkmış ve boyunun ölçüsünü almış insanlar. Hatırla, bu ülkede, Deniz Baykal’a bile 60’nı 70’ini geçtikten sonra “genç lider” denildiği günler gördük. Ama Muharrem İnce de, Mustafa Sarıgül de, kendilerinin yeni bir aktör olarak farklı bir sonuç alabilecekleri iddiasıyla, hem kendi bulundukları parti içerisinde yönetim mücadelesine girdiler hem genel kamuoyu nezdinde özel bir ağırlıkları olduğu iddiasıyla yarışa girdiler. Her ikisinde de kaybettiler. Muharrem İnce CHP’de de tartıya çıktı, kaybetti. Yok, “CHP’de bir kilitlenme var, ben genel kamuoyunda çok daha etkiliyim” deyip, orada da tartıya çıktı. Hatırlandığı gibi orada da, meşhur seçim gecesi “adam kazandı” ile bitirdi etti. Keza Sarıgül de kendi partisinin içerisinde bir hizip gibi, bir muhalefet hareketi gibi çıktı ve yine sonuç alamadı. Sonra tekrar döndü. Hatırlanacağı gibi başka kesimlerden de oy alabilen bir CHP’li havasıyla seçime girdi ve yine kaybetti. Kendi adaylığıyla İstanbul’da önemli bir seçim yenilgisi aldı. Bu ikisinin, ne söyledikleri yeni bir lâf var, ne kendileri yeni, ne de denenmemiş oldukları söylenebilir.

Çakır. Burada belki şöyle bir istisna olabilir: Ayrıntısıyla incelemedim, ama gördüğüm kadarıyla Muharrem İnce’nin ekibindeki isimlerin büyük bir kısmı siyasette yeni isimler ve farklı alanlarda belli uzmanlıkları olan insanlar. Hatta hatırlanacaktır; Cumhurbaşkanlığı Seçimi sırasında, ekibinden bahseder ama ekibini hiç göstermez, seçimin ikinci turunda duyuracağını söylerdi. Benim de altını çok çizdiğim bir husustu bu. Bu sefer bir ekiple beraber çıkıyor. Mustafa Sarıgül’ün de ekibinde birilerinin olduğu söyleniyor, ama onları henüz göremedik. Muharrem İnce’nin ekibinden bir iki kişinin adını biliyorum. Diğerlerinin isimlerini Google’dan aratınca belli ağırlıkları ve deneyimleri olan insanlar olduğu görülüyor. Belki orada bir istisna olabilir, bunu da bir not olarak düşmekte yarar var.

Can: Tabii, olabilir. Ama bu ülkede siyaseti senelerdir izliyoruz. Siyasî partilerin ya da yeni hareketlerin kadroları meselesi, ona yüklenen anlamla yaratabildikleri etki arasında sürekli bir açı olan meseleler. Çünkü siyasî partilere ya da hareketlere ilk teveccüh, ya üstlendiği siyasî rol, söylediği yeni kuvvetli söz ya da onun liderliğini yürüten kişinin sembolize ettiği duruşla sonuç alıyor. Kadro meselesine birazcık daha profesyoneller bakıyor. Sıradan seçmen, ilk ilgisini, “Getir bakalım, bu partinin kadrosunda kimler var?” diye yapmıyor. Bu iş böyle olmuyor. O ikinci aşamada. Ya da profesyoneller, gazeteciler, yorumcular ya da belirli güç merkezleri, bu siyasî hareketin devam edebilirliğini anlamak için, “Bunu taşıyabilecek bir kadro var mı?” diye baktıklarında biraz anlam kazanıyor. Dolayısıyla, orada “Kuvvetli unvanı olan bilmem kaç profesör, bilmem kaç ekonomist var” meselesi başlangıçta çok önemli değil. Tabii bunun yokluğu, “Bu adam bu iddiayı tek başına nasıl sürükleyecek? Arkasında kimse yok” tezini güçlendiriyor. Kadronun olmaması bir eksi. Ama bir kadro toparlayabilmek de çok büyük bir artı değil. Yani bu işin tam simetriği aynı değil. Çünkü biraz önce senin de söylediğin gibi, buradaki heves, büyük ölçüde kararsız blokundaki problemlerden, onun hâlâ bir yere güven duyup yönelmemesinden kaynaklanıyor. Ama bu güven duymama hâli, kadro zâfiyeti, birinci öncelikli olarak yapılan bir değerlendirmenin sonucu değil. Bu açıdan bakıldığında, yeni kurulan partilerin –Gelecek Partisi’nin de, DEVA Partisi’nin de, kısmen İYİ Parti’nin de keza, belki CHP’nin de senelerdir geliştirdiği– kadrolar hiç de hafife alınmayacak, alt alta yazdığında kuvvetlice görünebilecek, her kesimden, her meseleyle ilgili uzman sayılabilecek insanlardan oluşuyor. Ama bu kadrolar kendi başına yeterli değil. Evet, dediğin gibi burada bir istisna söz konusu olabilir; ama bunun taşıyıcı bir şey olacağını, denklemi çok etkileyeceğini düşünmüyorum açıkçası.

Çakır: Kadro demişken, istersen İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu olayına geçelim. Buğra Kavuncu, siyasî yapıdan gelen bir ailenin genç bir ferdi. Siyasetle ilk tanışmasında çok parlak bir çıkış yaptı ve başına da bir yığın iş gelmeye başladı. Nitekim Ümit Özdağ’ın kendisini televizyon yayınında ihbar etmesinin ardından, suç duyurusunda bulundu. Ama suç duyurusu kendi aleyhine işledi ve soruşturma açıldı. Onunla ilgili medyada bir tarama yaptım. “Buğra Kavuncu ve FETÖ” diye google’dan arattığımda, hakkında büyük bir kampanya yaptıklarını gördüm. Sen yandaş medya takibi yapıyor musun bilmiyorum. Ben yapmıyorum; ama oraya bakınca, Buğra Kavuncu hakkında son günlerde peş peşe inanılmaz bir kampanya yürütüldüğünü gördüm. Şu anda ne olacağını bilmiyoruz. 

Ama altını çizmek gereken şöyle bir husus var: İYİ Parti, son dönemde yapılan kamuoyu araştırmalarının hepsinde, istikrarlı bir şekilde başarılı görülen tek parti sanki. Yeni kurulan DEVA Partisi ve Gelecek Partisi hakkında çok küçük rakamlar telaffuz ediliyor. CHP ile ilgili büyük bir artış yok. MHP ve AK Parti’de gerileme var. En çok kazanan “kararsızlar” diyelim. İYİ Parti epey istikrarlı şekilde oyunu artırıyor gözüküyor. Ne derece doğrudur onu bilmem. Ama araştırmalara itibar edecek olursak, İYİ Parti bir fark yaratıyor. Buğra Kavuncu olayı da, tam da bu farkın yaratıldığı dönemde yaşanan bir olay. Buradan bayağı yükleniyorlar. Buğra Kavuncu’ya yükleniyorlar, ama tabii ki esas olarak hedef Meral Akşener. Çünkü Ümit Özdağ “Ben Meral Akşener’e defalarca söyledim” dedi. Buğra Kavuncu’dan daha çok, Meral Akşener’e ve partiye yüklendi. Geçen haftaki yayında bunu tartıştık, sen suç duyurusunun siyaseten yanlış bir şey olduğunu söyledin. Daha doğrusu, “Siyasî cevap bu değil” dedin.

Can: Evet.

Çakır: Siyasî cevap olmadığı ortaya çıktı. Ama şöyle ilginç bir husus var: Geçenlerde İYİ Parti’den Yavuz Ağıralioğlu ile telefonda sohbet ettim. Onun söylediği ilginç bir şey var: “Parti içinde, kongre nedeniyle üzeri çizilenler konusunda bir rahatsızlık vardı. Ümit Özdağ bu çıkışı yapınca, bu kişiler, onunla aynı safta görülmemek için rahatsızlıklarını askıya aldılar” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Parti içerisinde böyle bir kenetlenmeye yol açmış olabilir. Ümit Özdağ’ın İYİ Parti’den tasfiye edileceği anlaşılıyor. Anlaşılan kendisi de buna razı. Açıkçası soruşturmadan ne çıkacağını kestiremiyorum. Her şey olabilir, öyle değil mi? “Bağımsız yargı inceler, araştırır ve doğrusu neyse karar verir” gibi bir şey diyemiyoruz; bu tamamen siyasî bir soruşturma. Dolayısıyla karar da siyasî olacak. Buradan nasıl bir şey çıkacak? İYİ Parti’yi daha da mı güçlendirecek, yoksa bir kırılmaya mı yol açacak? Açıkçası ben şu anda kestiremiyorum. Sen ne dersin?

Can: En başta söylediğinden başlayayım: Buğra Kavuncu’nun suç duyurusu meselesinde, o suç duyurusunun doğru siyasî cevap olmadığını söylememin nedeni tam da buydu zaten. Çünkü siyasî meselelere siyasî cevap verilir. Bunu hukukî alana bıraktığınız zaman, bu mesele adlî bir mesele olmadığı için, “Kim haklı kim haksız?” diye bunu yargının çözmesini… Hatta bu sadece Buğra Kavuncu’nun suç duyurusunda bulunmasıyla kalmadı. Birtakım İYİ Parti sözcüleri de, “Kim haklı, kim haksız göreceğiz bakalım” havasına girdiler. Daha önce genel başkan yardımcılığı yapmış, kongrede iki kere il başkanı olarak seçilmiş, “Akşener’in prensi” gibi lanse edilmiş, İstanbul seçim başarısında önemli bir figür olarak önde durmuş ve böyle lanse edilmiş birine yönelen ve dolaylı olarak partiye ve hatta Akşener’e uzanan bir siyasî müdahaleyi, bir yargı meselesi gibi kenara itmeye çalışmak, bir siyasî duruş ve tavır değildi. Benim işaret etmek istediğim buydu. Bunun da zaten sonuçlarını görüyoruz. Meseleyi oraya ittiğiniz zaman, daha önce yaşadığımız pek çok dava ile ilgili, “Bu dava hukukî değil ki, bunun hukukî tarafının nesini tartışacaksın? Bu başka bir mesele. Dolayısıyla buna başka bir zeminde tartışma açmak lâzım” diye konuştuk. Enis Berberoğlu meselesi de başından itibaren böyleydi. Zaten bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu yürüdü. Ama sonunda yine mesele bir adlî meseleymiş, Anayasa Mahkemesi’nin çözeceği bir meseleymiş olayına döndü. Olay siyasî. Bu olayda da gayet siyasîydi. 

İkinci kısmına gelince: “İYİ Parti başarılı mı?” dersen; evet, araştırmalarda oyunu tek artıran o gibi görünüyor. Ama bu başarı mıdır? Tartışmalı bir şey. Bir siyasî partinin başarısı, bir anda, bir durumdaki oy oranıyla açıklanamaz. O oy oranı artışındaki etkisiyle bir başarıdan bahsedebiliriz. İYİ Parti’ye yönelen ve araştırmalarda görülen oy artışının, İYİ Parti’nin yaptıklarından daha çok, İYİ Parti’nin kontrol etmediği çeşitli dinamiklerin etkisiyle oluştuğunu düşünüyorum. Bu artışı ya da başarı gibi görünen şeyde, İYİ Parti’nin yaptıklarının değil, diğer partilerin henüz yapamadığı şeylerin ve iktidarın önemlice bir kısmında, özellikle de MHP cenahında artmaya başlayan erimenin daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Evet, Akşener, söylemini biraz daha merkeze yaklaştıran, daha somut durumlar etrafında konuşan, dolayısıyla kararsızların somut sorunlar üzerine yoğunlaşmış kesimlerinin dikkatini çeken bir tutum içerisinde. Bunun bir etkisi de olabilir. Ama ben, İYİ Parti’deki kısmî oy artışının, iktidar blokunda ve özellikle de MHP’de başlayan çözülmeyle ve Bahçeli’nin, iktidar blokunun en kuvvetli direnç noktası olan milliyetçilik alanında iktidarla çok iç içe girmesinden duyulan rahatsızlıkla, parti kurulduktan sonra MHP’den İYİ Parti’ye geçen ama 2018 itibarıyla büyük ölçüde durmuş olan MHP’nin çekirdek oyundan bir kısmının da yavaş yavaş tekrar İYİ Parti’ye doğru kaymaya başladığı hissinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu yüzden de, MHP’li görüntüsünün ya da eski MHP’li görüntüsünün, iddia edildiği gibi İYİ Parti’de hızla tasfiye edilmesi gibi bir niyetin olmadığını ve bu akışı onların da gördüğünü düşünüyorum. Akşener’in, söylemi merkeze taşımak, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin açtığı alanı, bir tür kendisine gelmekte şimdiye kadar tereddüt etmiş merkez seçmene ulaşma imkânı olarak kullandığı doğru. Bundan sonuç aldığı da kısmen doğru. Ama ben hâlâ, bu sürecin büyük ölçüde İYİ Parti’nin kontrolüne henüz girmediğini, dolayısıyla bu anlamda İYİ Parti’nin sahiden bir başarı hikâyesi olarak tanımlanamayacağı fikrindeyim. Bunu bir başarıya çevirebilir, bu potansiyel var.

Çakır: Aslında hem yeni olması nedeniyle hem de birçok yönüyle, İYİ Parti üzerinde çok zengin tartışmaların yapılabileceği kanaatindeyim. Mesela şimdi burada Meral Akşener çok önemli bir rol oynuyor, biliyoruz. Hatta ben bir yerde, “başı ve sonu” dedim; bu, iyi bir şey. Popüler bir lider, kadın olması, deneyimli olması, net ve doğrudan konuşuyor olması, mert kadın görüntüsü gibi yönleri var. Ama bir taraftan da, parti içi tartışmalar ve gerginlikler meselesinin o kadar da önemsiz olmadığı kanısındayım. Çünkü AK Parti’nin ilk kuruluş yıllarını iyi biliyorum. Erdoğan tabii ki taşıyıcı figürdü, ama orada bir parti yapısı ve çok deneyimli kadrolar vardı; onların inisiyatifleri olmadan Erdoğan tek başına bunu yapamazdı. 

Eğer Akşener ve yakın çevresi “Meral Hanım nasıl olsa bunu götürür, diğer şeyler çok da önemli değil” diye düşünüyorsa, bence orada büyük bir hata yapıyorlar. Partinin aynı zamanda oluşması da önemli. Bu son kongrede yaşananların bu anlamda çok ciddi bir zaaf olduğu kanısındayım. Orada, değişik yerlerden gelmiş olan insanlar, bir şekilde siyaseten deneyimsiz oldukları için harcandılar; üzerlerine çarpı atıldı. En önemli neden, siyaseten deneyimsiz olmalarıydı. Belki bir sonraki kongrede onlar da bir hazırlık yapabilirler. Mesela şu anda çok önemsiz gibi görünüyor ama, “Tamam, Meral Akşener seçildi; şimdi MYK ile, MKYK ile kim ilgilenir?” yaklaşımı var. Ama bu yaklaşım bir yerden sonra çok yürümeyebilir. 

Bir diğer husus: Meral Akşener’in, sürekli Anadolu’yu dolaşmasını, halka dokunmasını hiç yabana atmamak lâzım. Bu bir artıdır. Tamam, sosyal medya çağındayız, ama insanlar hâlâ siyasetçiyi görebilmeye önem veriyorlar, bunu istiyorlar. Mesela, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart’taki en önemli hareketi, insanlara dokunmasıydı. Bu çok ciddi bir şeydi. Çünkü medyada yarışamayacağı da belliydi. O konuda da, diğer muhalefet partilerini, hele iktidar ortaklarını kıyaslarsak, Meral Hanım’ın böyle bir artısı var. Mesela Devlet Bahçeli hiçbir yere gitmiyor. Erdoğan en son, Malatya’ya ve Şırnak’a gitti. Ama o ekmek muhabbeti nedeniyle, belki de Malatya’ya gittiğine pişman olmuştur. Davutoğlu ve Babacan da gidiyor, ama onlar daha yolun çok başında oldukları için pek fark edilmiyor. Meral Akşener’in böyle bir avantajı olduğunu, “halkın insanı” görüntüsünü vermekte başarılı olduğunu düşünüyorum. O anlamda, MHP ya da AK Parti’den kopanların, hatta CHP’den çok tatmin olmayan birtakım seçmenin ona ilgi göstermesi bana çok doğal geliyor.

Can: Aslında bunu başka vesilelerle de konuştuk: DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin de denkleme girmesiyle, iktidar blokundan kopup, gri alana, “kararsız” cebine doluşan bir kalabalık var. Bütün araştırmalar, bunun önemli bir kısmının iktidar blokundan koptuğunu gösteriyor. Ama henüz tercihlerini değiştirip, muhalefetteki bir partiye netleşmiyorlar; bu yüzden hâlâ kararsız cebindeler. DEVA Partisi ve Gelecek Partisi, kendi oyunu çok büyütemese bile, bu kararsız cebine seçmen taşıyor. Söylemi kırarak, iktidar blokunun, özellikle AK Parti, yani Erdoğan ve Bahçeli üzerinden yürüyen, son derece sert iktidar dilini kıran, onun bu yaklaşımından rahatsız olan seçmeni buraya taşıyorlar. Akşener, bu havuzda biriken seçmene, İYİ Parti’nin, daha önce kendisi kopartıp oraya getirememiş olsa da, hazır kararsıza geçmiş seçmeni kendisine çekmek için bir fırsat yakaladığını da görüyor bence. Aslında ilk başta “DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin kurulması, İYİ Parti’nin aleyhine olur. Madem İYİ Parti merkeze oynamak istiyor, ona iki rakip geliyor” diye düşünülüyordu. O zaman ben birkaç yazı yazmıştım. Hatta galiba sen de böyle bir değerlendirme yapmıştın. Tam tersine, siyaseti merkeze taşımanın zeminini büyüten bir sonuç doğurdu. İYİ Parti’ye yeni rakipler gelmedi; İYİ Parti’nin kullanabileceği potansiyeli büyütmeye yarayan, o havuzu dolduran yeni bir musluk açılmış oldu.

Çakır: Hani büyük müteahhit ve taşeron vardır ya, onun gibi. Onların hazırladığı zemin ya da daha da genişlettiği zeminde daha rahat hareket ediyor.

Can: Evet. Şu anda pek çok nedenle muhalefet partileri bir iktidar alternatifi oluşturamıyorlar. Ama bunun oluşabilmesi için, iktidar blokunda kilitlenmiş görünen çekirdeğin kırılması gerekiyordu. Hem KONDA’da hem MetroPOLL’de yapılan son araştırmalarda, konsolide ederek garantide gördüğü ve “Ne yapsam bunun gerisine gitmem” dediği eşiğin zorlanmaya başladığını görüyoruz. Yani, AK Parti için yüzde 25-30’lar eşiği kırılmaya başladı. Bir muhalefet çıkışı olmasa bile bunu kıran şeyin artması, bu potansiyeli büyütecek. Tabii bunu tamamına erdirecek olan, muhalefet blokunun da sözle, eylemle, yapabilirlik kapasitesini göstererek, bunu kendi tarafına çekebilmesi. Ama Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin çıkışı, ilk etapta İYİ Parti’ye yaramış gibi gözüküyor. Çünkü o, İYİ Parti’nin kendi başına açamadığı bir musluğu, vanayı açmış oldu. Bu havuza dolan suyun bir kısmını İYİ Parti, Akşener’in hamleleriyle ya da İYİ Parti ve Akşener’in dışında gelişen bazı noktalar itibarıyla kazanmış görünüyor. Kazanma ihtimalini göstermiş olduğunu anlıyoruz. Bu, bir potansiyel. Ama bunu henüz başarıyla sonuca vardırdığı konusunda, Akşener’in yaptıkları söylediklerinden daha fazla, partinin bir bütün olarak bu misyonla uyumlu kadro ve söylem seviyesine geldiğini söylemek çok zor. O yüzden başarı meselesine ihtiyatla bakıyorum. Çünkü AK Parti’de olduğu gibi, tek liderin sesine yüklenen bir parti olabilir. Ama bütün diğer sesler onunla eş bir koro hâlinde olduğu için, tek adamın sesi kuvvetli oluyor. Burada bu tam oluşmuş değil. Birbirinden çok farklı sesler, ama o seslerin bir temsil kabiliyeti olmaksızın var olduğu bir durum, parti olamamış bir görüntü, hâlâ devam ediyor. Tek avantajları şu: İYİ Parti’ye teveccüh gösteren seçmen, henüz partide ne olduğuyla fazla ilgilenmiyor. İYİ Parti seçmeni, CHP’de ya da başka partilerde olduğu gibi, “Bizim partide ne oluyor?” diyen, parti meseleleriyle ilgili bir seçmen değil. Bu da onların şimdilik avantajı.

Çakır: Kemal, şimdi bakıyorum: Dolar 8,36, Euro 9,77-9,78. Dolar bugün yüzde 0,94 artmış. Euro yüzde 0,88 artmış. Neredeyse birkaç gündür, gündelik yüzde 1 devalüasyon yaşıyoruz, öyle değil mi?

Can: Evet, öyle görünüyor.

Çakır: Ama bu, gündemde yok. Ben ekonomiden çok anlayan birisi değilim; ama eskiden böyle şeyler olduğu zaman, hani nasıl İzmir depreminden sonra uzmanlar çıktıysa, medyada insanlar bunları bir konuşurdu. Bunlar önemli şeyler. Türk Lirası’nın 1 günde dolar karşısında yüzde bir –bazen daha fazla– değer kaybetmesi artık kanıksanmış bir hâle geldi. Bir ara, “Dolar kaç para olur?” tartışmaları vardı. Şimdi 8’i geçti. “Acaba 9, 10 ne zaman olacak?” gibi, kadercilik desem değil, biraz kinizm durumu var.

Bir diğer sorun, Avrupa’da koronavirüs ile ilgili yeniden çok ciddi bir şekilde kapanma ve karantina uygulamaları başladı. Birçok yerde denenen normalizasyon uygulamalarından geriye dönüş çalışmaları var. Bizde hâlâ, Sağlık Bakanı’nın “Vaka sayısı ve hasta sayısı şu kadar artıyor” diye yaptığı açıklamalar var. Onun dışında herhangi bir şey görmüyoruz. İki temel sorun –salgın ve ekonomi– ilginç bir şekilde gündemde yok. İktidar gündeme getirmiyor, çünkü artık kontrol edemiyor. Muhalefet getirmiyor, getiremiyor ya da getiriyorsa da insanlara anlatamıyor, insanların ilgisini çekemiyor. Bir de, bunlarla bağlantılı olup olmadığını bilmiyorum ama, insanlar da bunları konuşmak pek istemiyor. Böyle de bir gariplik var. “İktidar dış politika hamleleriyle filan bunun üzerini örtüyor” basitliğinde değil. Örtmese de, bir çaba sarf etmese de, insanlarda, “Bizim gündemimiz bu. Bunu konuşup çözelim. Salgınla nasıl baş edeceğiz, Türk parasının değer kaybı ve bunun ekonomiye yansımalarından nasıl kurtulacağız?” diye bir tartışma talebi de yok. İşlerin bu kadar kötüye gidip, kimsenin kötü gidişat üzerine konuşmak istemediği acayip bir durum var.

Can: “Konuşulmaz yaşanır” durumu var ya; ekonomideki ve dolardaki durum biraz bu. Bu “gündem yapma, yapmama” meselesi, iktidar açısından da öyle. Hatırlarsan, çok yakın zamana kadar, iktidar da dolarla ilgili meseleleri konuşmaktan kaçmıyordu. Tam tersine, meydanlara çıkıp durmadan bundan bahsediyorlardı. Berat Albayrak neredeyse iki günde bir, bazen taklit yaparak, bazen espri yaptığını düşünerek, dolar alanların nasıl “çuvallayacağı”nı, nasıl “uçulduğu”nu ve Erdoğan da, doları nasıl indireceğini anlatıyordu. Yani, iktidar, “Dolar indi-çıktı” meselesini konuşmaktan kaçmıyordu, tam tersine konuşmayı çok da seviyordu: Bunu dış saldırı argümanı olarak kullanıyordu, aslında başka göstergelerin nasıl kuvvetli olduğunu söylüyordu. Sonra, Berat Albayrak bir televizyon yayınında, “Dolarla mı maaş alıyorsunuz?” diye sordu. Peşinden de “Ben dolara bakmıyorum” dedi ve iktidar cephesinde olay kapandı. Çünkü doları söylem olarak kullanmak ya da ona bazı finans atraksiyonlarıyla küçük taklalar attırıp indirip kaldırarak, “Bak nasıl indirdik?” “Bak nasıl kaldırdık?” “Bak saldırıydı” yapmalarının imkânları bitti. Merkez Bankası rezervi bitti, şu bitti, bu bitti. Artık düzenli bir yükseliş hâline girdi ve dolayısıyla bunu gündemden çıkardılar. 

Ama bunları ekonominin bütününde, biraz önce senin söylediğin gibi Malatya olayında, işçiler meselesinde izliyoruz. Hatta sen de Bahçeli’nin “askıda ekmek” kampanyası üzerine bir yayın yaptın. Ekonomik sıkıntının, gündem etme, gündemde konuşulma, gündemde yer bulması ve üstüne bir şey söylenmesinden çıkıp, artık insanların gündelik yaşamlarının bir parçasına dönüştüğü bir tablo yaşıyoruz. Bunu sahiplenen, bunu taşıyan, bunu gündemde kullanan birinin olup olmaması, bunu değiştirmeye kalkan birilerinin olup olmamasından bağımsız olarak, işliyor ve sonuç doğuruyor. Yine biraz önce konuştuğumuz o çekirdek oyu kıran temel dinamik de bu. Muhalefet birdenbire iktidarı çok hırpalamaya başladığı ya da dış politikada büyük sorunlar ürettiği için seçmen cezalandırmaya kalktığı için değil, gündem olsun ya da olmasın, insanlar çok net biçimde bunu yaşamaya başladığı için, o kemik oylar ve kutuplaştırmanın konsolide ettiği iddia edilen oylar, artık direnç seviyelerinin altında birtakım kırılmaların işaretlerini veriyor. 

Bu salgın meselesinde de, bu olayda da tablo çok net. Malatya olayından sonra Erdoğan’ın gazetecilere dönüp “Eve ekmek götüremeyen var mı?” seviyesinde bir cevap performansı da aslında bunu gösteriyor. Sağlık Bakanı’nın tuhaf tuhaf sayı oyunları, “Orası yüzde 2 arttı. Vaka sayısı geçen haftanın yüzde 80 üzerinde” gibi ne anlattığı belirsiz istatistik numaraları ve “pazar bulmacası” kılığındaki açıklamaları da artık sonuç vermiyor. Çünkü iki durumda da tam görünen ve herkesin yaşayarak fark ettiği şey, birtakım yöneticilerin –şu ya da bu biçimde tercihlerine katılırsın ya da katılmazsın, doğru bulur ya karşısında yer alırsın– “Bir şey yapıyor” olduklarının göründüğü bir durum yok. Şu anda herkes bunu kendi başına yaşadığı bir sorun olarak hissediyor. Ekonomide de böyle, salgında da böyle. İnsanlar “Bizi yönetenler yanlış yaptığı için başımıza bu geliyor” diye düşünmüyor. Artık “Kimse yönetmediği için biz bunu yaşıyoruz” aşamasına geçildi. “Kimse bununla ilgili bir şey yapmıyor. Bunlar bizim kendi baş etmemiz gereken sorunlar” hâli yaşanıyor. Bunu ekonomik krizin başından beri söylemeye devam ediyorum. Büyük kırılmada, iktidarın yaptığı en riskli tutum da, bu konuda meselenin yokluğu üzerine kurulmuş savunma, en zayıf oldukları nokta. Şimdiye kadar kullandıkları, ”Biz saldırı altındayız” söylemi, nispeten bir cevap oluşturuyordu. Ama “Evine ekmek götüremeyen var mı?” dediğiniz anda, bunu kaybetmiş oluyorsunuz. Sorunları başkalaştırmak ya da sorunlara karşı kendi geliştirdiğiniz başarısız politikaları savunmak başka bir şey, sorunları yok saymak başka bir şey. Bu, çok temel bir kırılma noktası. Galiba asıl o eşik geçildi.

Çakır: Bahçeli’nin “askıda ekmek” kampanyası üzerine, “Bir muhalefet partisi olarak MHP” başlığı ile yaptığım yayını sen de demin referans verdin.Normalde bunu bir muhalefet partisi yapsa, Erdoğan ve Bahçeli çok öfkelenir, mutlaka cevap verirler. “Bu yaptığınız suiistimaldir, şudur budur” derler. Aslında hep biliyorduk, ama en son Malatya olayından sonra, tekrar jeton düştü. Erdoğan’ın çay dağıtma meselesi. Yani bunu nasıl yapar? Yeni bir şey değil, bunu uzun süredir yapıyor. Miting alanlarında çay dağıtıyor. Çocuklara oyuncak dağıtmasını anlıyorum; Çocuk bu, zengin de olsa, yoksul da olsa, oyuncak sever. Ama birisinin insanlara çay dağıtması, hatta fırlatması –Giresun’da da yapmıştı–, insanlara “Bir poşet çay verilmeye muhtaç” olduğu göndermesini taşıdığı için, çok riskli bir şey. Bunu Malatya’da görünce jeton düştü. “Askıda ekmek” kadar net gözükmüyor, ama çay dağıtmak da yanlış. Tıpkı Tanzim Satış Mağazaları açıp, buradan oy kazanacaklarını sanmaları gibi bir şey. Tanzim satışı açtığın zaman, “Biz fiyatları kontrol edemiyoruz” diyorsun. “Vatandaş alamıyor”u ifşa etmiş oluyorsun. İşlerin iyiye gitmediğinin kabulü bu. Çay meselesi de Erdoğan’ın aleyhine çalışan bir şey bence — ki biliyorsun, Erdoğan ilk iktidara geldiği zaman, simit hesaplarıyla, öyle muhalefet yaparak geldi.

Can: Evet, ama orada, bir bilinçaltı, sistematik bir şeyin parçası olarak kullanıldı bence. Ama dediğin gibi, artık aleyhe dönüyor. Başlangıçtan itibaren, kendileri açısından yanlış olmadığını şöyle düşünüyorum: Yerleşikleştirilmeye çalışılan siyaset algısı açısından, “haklarını savunan vatandaşlar”la, “yöneticilerinden kendileri için lütuf bekleyen kalabalıklar” farkı meselesi. Oradaki bilinçaltı imaj, orada halkına oyuncak, çay ya da başka bir şeyler atan ya da kolonya gönderen lider imajı, insanların siyasete veya devlete bakışının ve siyasî tercihlerin temel meselesi. Bu, uzunca bir süre işledi. Ona uyumlu davrandığında ondan fayda geleceğini düşünen kalabalıklar ya da kendileri için iyi olan her şeyi –bu, atılan bir çay da olabilir, getirilen bir yasa da olabilir, dağıtılan kömür de olabilir– “Onun sağladığı”, “Her şey ondan geliyor” fikrini besleyen bir şey. Bu kaba ve kötü görünen, bize çok irrite edici gelen o atma görüntüsü, aslında bilinçaltında başka bir siyasî bilinci besliyor. Başka bir şeyi yerleşikleştiriyor. İnsanların, devlet ve siyasetle kurduğu ilişkiyi derinden bozan bir şeyi yerleştiriyor. Ama dediğin gibi artık, atılan ya da dağıtılan şey –bunu aslında sağlanan fayda diye özetleyebiliriz– fazla olmadığı ve bunun da devamı olmadığı fikriyle birleştiği zaman, insanlar, “Bir dakika yahu! Aslında bizim haklarımız var” meselesini hatırlamaya başlıyor. Kırılma burada. Bence tercih, bir hatadan değil, insanların tam olarak bunu böyle algılaması istendiği için yapılıyordu ve bu işliyordu.

Çakır: Yani Erdoğan onlara “çay bahşediyordu” diyorsun.

Can: Her şeyi bahşettiği gibi. O, Erdoğan’ın sembolü. Özgürlük de bahşedecekse, o bahşedecek.

Çakır: Peki, artık toparlayacağız. Ama Cumhuriyet konseptinden ne kadar uzaklaşmış olduğunu konuşamadık.

Can: Tam bu işte.

Çakır: “Eşit vatandaş”, “hakları olan vatandaş” yerine, insanlara “tebaa” muamelesi yapmak. Evet, o çok ciddi bir kopuş. Cumhuriyet’in 97. yılında, halkın kendi gücüyle, kendi haklarıyla değil, kendisini yönetenlerin lütuflarıyla ayakta kaldığı bir noktaya doğru geldik. Giderek artan yoksulluk ve yoksullaşma da eklenince iş iyice çetrefilleşiyor ve orada bir kopuş olması bekleniyor. O zaman da tekrar, “Muhalefet meselesine geliyoruz” döngüsü başlıyor. Kemal, toparlayalım istersen, 53 dakika konuşmuşuz. Maaşallahımız var.

Can: Evet, bugün biraz uzattık.

Çakır: Aslında konuşacak çok şey vardı ama Cumhuriyet’i konuşmadık. Türkiye-Fransa, Erdoğan-Macron meselesini konuşamadık. Anlaşılan, haftaya yine devam edeceğiz gibi görünüyor. Evet, “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus