Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (37): İYİ Parti’de neler oluyor? İmamoğlu-Koca tartışması & “Sen kimsin” videosu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız. Kemal Can’la birlikte haftanın olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Bu hafta çok da fazla olay olmadı sanki. Geçen hafta biraz daha hareketliydi. Bu hafta biraz daha sakin geçti. Ülkede işler kötüye gidince siyasette bir hareket olmuyor. Garip bir durum değil mi?

Can: Ya da şöyle oluyor: Zaten çok sayıda yerde hareket olduğu için, tıpkı korona vakaları gibi, bir öncekine göre artışa bakıyoruz. Aslında toplamda bir sürü vaka var da, bu hafta yenisi az oldu.

Çakır: O zaman korona konusu ile başlayalım. Dün İstanbul’da Sağlık Bakanı pandemi toplantısı için ilgili bütün kurumları topladı. Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu toplantıya çağrılmadı. Daha sonra toplantının “ânî geliştiği” açıklaması yapıldı. Ekrem İmamoğlu dün Medyascope’un konuğuydu. Kendisiyle 1 saati aşkın yayın yaptım. En önemli konuyu, salgını en sona bıraktığımızda, İmamoğlu belli ki olaydan habersizdi. Haberdar olsaydı, mutlaka bahsederdi zaten. Çok pozitif ve sakin bir şekilde konuştu. Aslında merkezî yönetimle ilk başta görülen sorunların azaldığını, hâlâ sorunlar olduğunu, ama koordinasyonun biraz daha iyi sağlandığını söyledi. Ve ısrarla, tıpkı deprem konusunda olduğu gibi, bu konunun da bir parti meselesi olmadığını vurguladı. “Bu mesele hepimizin meselesi. Bu süreci siyaset malzemesi yapmamak gerekir” dedi. Ama göz göre göre çağırmamışlar. Sağlık Bakanı bugün de salgın toplantısı için Bursa’ya gitti. AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanı da bu toplantıdaydı. Hatta Belediye Başkanı sosyal medyadan fotoğrafları paylaştı. Bu konunun siyasî olduğu kesin. Ekrem İmamoğlu’nun AKP iktidarını, Erdoğan’ı ve AKP’yi destekleyenleri en çok rahatsız eden siyasetçi olduğunu sanıyorum. Hatta Kılıçdaroğlu’ndan daha fazla rahatsız ediyor anladığım kadarıyla. İmamoğlu ile ilgili sistemli bir trol kampanyası yapılıyor. Bunu da yayında sordum. Meğer sadece troller değil, iktidar yanlısı gazetelerdeki köşe yazarları sürekli İmamoğlu ile ilgili yazıyorlarmış. Ben okumadığım için bilmiyorum. Belli ki hepsini önüne getiriyorlar. İktidarda epeyce bir İmamoğlu rahatsızlığı var. Bunun en temel nedeni, İmamoğlu’nun, 25 yıl sonra Erdoğan’ın gözbebeği İstanbul’u elinden almış olması. Bir diğer mesele de, her ne kadar kendisi buna doğrudan “evet” demese de, muhtemel bir seçimde, cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ın karşısına çıkma ihtimali. Şimdiden onu yıpratmak için olduğunu söylüyorlar. İmamoğlu’nun belediye başkanlığı görevinde 15 ay geçti. Ben dünkü yayınımda İmamoğlu’nu konulara gayet hâkim, iddialı gördüm. Hele taksi meselesinde, “Uzaktan ve sabırla izliyorum, ama sabrım taşabilir. Halkım adına bunun hesabını sorarım” diyor. Çok şikâyet edilen sakin, muhalif profilinin dışında da bir görüntüsü var. Sen ne düşünüyorsun?

Can: Senin söylediğin o İstanbul’daki pandemi toplantısına Ekrem İmamoğlu’nun davet edilmemesi konusunda Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan “Aceleye geldi” açıklaması çok inandırıcı değil. Çünkü hatırlarsan, salgının 1. pik döneminde, Soylu’nun İstanbul’da yaptığı koordinasyon toplantısına da Ekrem İmamoğlu çağrılmamıştı. “Salgınla ilgili bir koordinasyon toplantısına Büyükşehir Belediye Başkanı nasıl çağrılmaz?” diye o zaman da aynı mesele gündeme gelmişti. Bunu sistematik hâle getirmiş durumdalar. Sağlık Bakanı sanki biraz farklı bir profil çiziyormuş gibi bir hava verdi. Türk Tabipleri Birliği ile bile görüştü. Ama söylediğin gibi, İmamoğlu’na yönelik sistemli bir tavır var. Evet, anketlerde de, hem popülerlik hem cumhurbaşkanlığı seçimi için kıyaslamalar yapıldığında, İmamoğlu’nun, bir tür, Erdoğan’a karşı ortaya konulan isimlerden biri olması, onu önemli bir isim hâline getiriyor.  Ve dediğin gibi de, zaten yerel seçimle ilgili bir rövanşist hınç var. Sonuçta, büyükşehir yönetimleri, belki İmamoğlu’nu daha kolay trolleyebilecekleri aktör olarak düşündükleri için, ona daha çok abanıyorlar; İzmir ve Ankara’yı o kadar öne çıkartmıyorlar. Bir de tabii ki taban profilleri açısından da farklı karakterler bunlar. Aslında iktidarın, muhalefetin vitrini gibi gördüğü alanlar burası. Yani, seçmenin de biraz böyle baktığı alanlar. Seçmen, “Bu iktidara alternatif bir iktidar olur mu? Onlar bu ülkeyi yönetirler mi? Yönetirlerse nasıl yönetirler?” meselesini, biraz büyükşehirler vitrininden izliyor. Dolayısıyla, o sahnede olup bitene müdahale etmek, iktidarın muhalefetle mücadelesini büyükşehirlerde yerel yönetimlerdeki muhalefet iktidarını hırpalayarak yürütmek istediği çok açık. Aslında, belediye meclislerindeki performanslarından da gördüğümüz, muhalefet olursa, iktidarın, nasıl bir muhalefet olacağını da izliyor seçmen. İktidar da şunu yapmaya çalışıyor: Bu muhalefetin, bir iktidar alternatifi olarak vitrinde göründüğü yerel yönetimlerde, işi beceremediğini, “Bunlar bir şey yapamazlar. Siz eleştirseniz de, şikâyetçi olsanız da, bizden daha iyi yapacak kimse yok” iddiası üzerine kuruyor savunmasını. İktidar, çok uzun süredir hikâyesini kaybettiği için, geleceğe dair bir şey söyleyemediği için, “Ben her şeyi iyi yönetiyorum” ya da “Daha iyi olacak” iddiasını bıraktı. Bir yandan tehdit, beka derken, bir yandan da “Benden daha iyisini mi bulacaksınız?” üzerine kuruyor. Aslında bu, bir iktidarın kendini ifade etmesi için çok zayıf bir zemin. Dolayısıyla, bunun vitrini de yerel yönetimler ve özellikle İstanbul. İstanbul, seçmenin de yüzde 20’sinin bulunduğu bir yer. Dolayısıyla, İmamoğlu’nun üzerinde, senin söylediğin başlıklar dışında bir de böyle bir yoğunlaşma var.

Çakır: Bu arada, hani “Nasıl başladı, Nasıl bitti?” diye eski ve yeni hâli fotoğraflarla gösteren yeni bir trend başladı ya, İmamoğlu aleyhine de birtakım şeyler yapıyorlar. Bakıyorum bakıyorum; o kadar ıvır zıvır şeyler yapılıyor ki olayın ne olduğunu anlamıyorum. Kazara, çok bâriz, net bir olay yaşanmış olsaydı, herhalde İçişleri Bakanlığı kararıyla görevden alınırdı. Sorun gibi gösterilmeye çalışılan şeylerin ne olduğunu anlamak bile mümkün değil. Hele geçmiş dönemlerde, mesela Melih Gökçek’in belediye başkanı olduğu dönemlerde yaşanan olayları düşünecek olursak… Aslında İmamoğlu onlara çok da fazla malzeme vermiyor. Böyle kenardan köşeden bir şeyler bulmaya çalışıyorlar. Mesela, Haliç dediler, aslı çıkmadı. Yani post-truth, hakikat-sonrası çağın şeylerini kullanarak bu tür şeyler yapıyorlar. Ama İmamoğlu onların dilini anlıyor ve onlara cevap verebilen bir siyasetçi profili var. Belki o da iktidarı rahatsız ediyor. Mesela Mansur Yavaş da kısmen böyle; ama İmamoğlu gibi değil. Ben şuna da çok inanıyorum: İmamoğlu’nun Karadenizli olması, ona yönelik öfkeyi çarpıyor. Çünkü o alan, Erdoğan’ın kendisinin ve AKP’nin çok fazla tuttuğu bir alandı. Muhalefetin, hele CHP’nin oralara uzanamayacağını düşünüyorlardı. Karadenizliler olsa bile, Karadenizli kimliği çok öne çıkan kişiler yok CHP’de. Ama İmamoğlu Trabzonlu. Hatta kulübün yönetiminde de yer almış. Bundan ayrıca rahatsız oluyorlar. 31 Mart ve 23 Haziran’da İmamoğlu’nun seçim kazanmasında, bir Karadeniz efektinin de olduğu söylendi.

Can: Tabii bir de şöyle bir şey var: İmamoğlu’na şahsîleştirerek yapılan bütün saldırılarda –ki buna bir biçimde Karadenizli kimliğini de dahil edebiliriz–, bu şekilde saldırdığın zaman, o kimlikle ilişkisi olan insanlara da dokunan bir rahatsızlık yaratmış oluyorsun. Hatırlarsan, “Pontus” tartışmaları sırasında, sadece İstanbul’daki Trabzonlular değil, Trabzon’daki insanların, üstelik politik olarak CHP’li olmayan insanların da birtakım rahatsızlıklar duyduklarına şahit olduk. Mansur Yavaş olayında da, İmamoğlu olayında da biraz zorlanılan taraf, kendi tabanı içerisinde de, bu kimliklerle şu ya da bu biçimde bir yakınlığı olabilecek kesimleri rencide etme riski büyüyor. Bir de, iktidarın bu saldırgan tutumunun içerisinde, bu her zaman geçerli bir şey. Aynı şey Kürtler meselesinde de yaşanıyor. Yani bu kadar yüksek perdeden saldırganlık, kaçınılmaz olarak kendi tabanınızdaki birilerini de rahatsız eder. Çünkü saldırganlığı bu ölçeğe çıkarttığınız zaman, kişiselleştirdiğiniz zaman, onların kimlikleri üzerinden bir tartışma başlattığınız zaman, siz ne kadar şey anlatırsanız anlatın, “Yok, ben o kimliğe değil, o kimlikten bağımsız olarak bunların politik varlığına karşı bir şey söylüyorum” deseniz bile, buna çok inandıramayabilirsiniz. İktidar bunu pek çok alanda yaşamaya başladı: Kadınlar meselesinde başladı. Kürtlerde çok önceden beri yaşamaya başladı. Yoksullarda yaşamaya başladı. Pek çok alanda birilerine bir şey söylemeye kalktığınızda, onların kimliği üzerinden bir saldırı dili kurduğunuzda, onun sizin tabanınızdaki parçalarını da rahatsız ediyorsunuz. Belki bu büyük reaksiyonlara yol açmıyor, ama bir süre sonra bir rahatsızlık büyümesine neden oluyor. Bence bunu her düzeyde yaşıyorlar. Ama İmamoğlu özelinde, başka bir kimlikle de olsa, İstanbul meselesi Erdoğan’ın özel dikkat gösterdiği, “İstanbul’u kaybetmek, Türkiye’yi kaybetmektir” denklemi üzerinden, İstanbul vitrinine çok özel bir önem veriyorlar. İstanbul’da kim olsa mecburen hedefte olacaktı. Çünkü muhalefetin İstanbul’da sadece bir yönetim başarısı göstermesi değil, ortalama, “Sorun çıkmadan meseleyi idare edebiliyor” görüntüsü bile iktidar için çok tehlikeli bir şey. Çünkü temel tezi: “Bizim dışımızda kimse yapamaz.” Bu aslında politika kurmak açısından da böyle. Bizim hep muhalefeti eleştirirken, “Gerekli siyasî adımları atamıyor, siyasî bir gündem kuramıyor” dememizin nedeni bu. Çünkü iktidarın siyaset yapamadığını göstermenin yolu, onun çelişkilerine odaklanmak değil, kendisinin bir siyaset üretmesi. Bunu, nasıl ki kendin hizmet üretebildiğinde, onun hizmet yapamadığını açığa çıkartıyorsan, kendin siyaset kurabildiğinde ve siyasî gündem oluşturabildiğinde, aslında onun bunu beceremediğini gösterebiliyorsan, bu denklem yıkıcı. Dolayısıyla iktidarın kırmaya çalıştığı şey, muhalefetin yönetebilirlik kabiliyetini gösterebileceği vitrini imha etmeye çalışıyor. Yetkileri alarak, onu sürekli başka tartışmaların içine çekmeye çalışarak yapmaya çalıştığı bu. Ama bunun tersini yapabildiği her alanda, muhalefet bir etki yaratabiliyor. Ama burada savunmacı bir pozisyona geçip, iktidarın hataları, çelişkileri gibi bir alana daraldığında, sonuç alamıyor. Bence yerel yönetim vitrininin farkı da burada ortaya çıkıyor.

Çakır: Dünkü “Çoğulcu musunuz, çoğunlukçu musunuz?” başlıklı yayında söylemeye çalıştım: Aslında AKP, MHP’yi de yanına alarak, bir süredir oyunu şu şekilde kuruyor: Ülkenin çoğunluğunu, Türkler, yani Kürt olmayanlar, Sünni, hatta Hanefi, milliyetçi ve hafif muhafazakâr insan tipi oluşturuyor. Muhalefete de hep, bunların dışında kalan Kürt, laikçi “halkın değerinden kopmuş ötekiler”i atfediyor. Ekrem İmamoğlu ile ilgili en çok rahatsız eden husus da bu: “Öteki” diyebilecekleri bir profil çizmiyor. İmamoğlu Yasin suresi okudu biliyorsun. Tayyip Erdoğan’dan neresi farklı? Yani tabii biraz fark var. Eşinin başı açık. Ama onun dışında, onların tarif etmeye çalıştığı muhalefet, “öteki” dediği, sayıca az olanlardan değil, sayıca çok olanlardan. CHP’yi İYİ Parti’den kopartmak istemelerinin esas nedeni de bu bence. İYİ Parti de sayıca çok olanlarda yer alıyor aslında. İmamoğlu konusunda en büyük rahatsızlık veren husus bu. O, “sessiz çoğunluğun” değerlerine uzak, yabancı bir profil olarak resmetmekte çok zorlandıkları bir isim — ki bu, 31 Mart öncesinde, ama esas 23 Haziran öncesinde çok görünür hâle geldi. Birçok dindar insan, Ekrem İmamoğlu’na oy vermekten dolayı kendini zorlanmış hissetmedi. Orada hakkaniyetli bir şekilde oy verdiler. İmamoğlu, CHP’nin açılımı gerçekleştiren figürlerden birisi oldu. Mansur Yavaş da bunu başka bir şekilde yapıyor. Ama Ekrem İmamoğlu, CHP’nin içerisinden yapıyor. Az önce “Karadenizlilik” derken, biraz da onu söylemeye çalıştım. Karadeniz bu ülkenin “gerçek” sahipleri olarak gösterilmeye çalışılıyor AKP iktidarı tarafından. Zaten devletin birçok yerinde Karadenizli var. İmamoğlu o anlamda bu fotoğrafın içerisinde yer alan bir isim. Onu nasıl dışlayacaklar? Mesela, Kılıçdaroğlu’nu, bazen açık açık, bazen îmâlı bir şekilde, Alevilik üzerinden dışlıyorlardı. Ama İmamoğlu’nda böyle bir şey yapamıyorlar. Böyle bir yönü olduğunu da düşünüyorum. Yani çoğunluğun verdiğiyle yetinmesi gerekenlerden değil; o da onlar gibi birisi. Bu yüzden onu dışlamakta zorlanıyorlar diye düşünüyorum.

Can: Evet, doğru. Bu da önemli faktörlerden biri bence.

Çakır: İstersen İYİ Parti’yi konuşalım. Sen bu haftaki yazında İYİ Parti’yi ele aldın. En çok dikkatimi çeken, Meral Akşener’in, bütün bu yaşanan olaylar sanki kendisini fazla ilgilendirmiyormuş gibi davranması ile ilgili yazdığın cümleler. Galiba olayın püf noktası da bu. Parti, aslında Meral Akşener’in partisi. Meral Akşener, Koray Aydın, Ümit Özdağ –tabii başkaları da var– MHP’den dışlandıkları zaman, Meral Akşener, “Ben artık siyaseti bıraktım” ya da “şu partiye geçtim” deseydi, böyle bir parti çıkabilir miydi? Ya da, Ümit Özdağ ve Koray Aydın’ın ayrı ayrı veya birlikte kuracakları bir partiyi şimdi konuşabilir miydik? Ama şimdi İYİ Parti’yi içeriden çok ciddi olarak sarsan bu olaylarda… Aytun Çıray’la Ümit Özdağ’ın yaptığı, birbirinden farklı şeyler, ama sonuçta ikisi de Genel Merkez’e tepkili ağır toplar olarak çıkıyorlar. Bu arada, son kongrede üstüne çizik atılanlardan, hâlâ konuşmamış ve çok tepkili olan insanlar var, biliyorsun. Meral Akşener niye böyle yapıyor? Yazında bunun önemi vurgulamışsın, ama çok deşmemişsin. Çaresizlik mi bu, yoksa bir şey mi? İstersen bunu konuşalım.

Can: Ben bunun bir tür tercih olduğunu düşünüyorum. Aslında bu, kuruluştan itibaren vardı. Hatırlarsan, MHP içerisindeki bir muhalefet olarak doğduğunda, o Olağanüstü Kongre sürecinde de, Koray Aydın, Ümit Özdağ, Sinan Oğan da genel başkan adayıydılar ve parti içinde muhalefet liderleri pozisyonundaydılar. Ama bir biçimde, Meral Akşener etrafında bir uzlaşma oluştu. Daha sonra o kongre süreci, bildiğimiz biçimde neticelenince, bir parti ortaya çıktı. Bu partinin oluşum sürecinde de, bildiğimiz anlamda bir parti yaratma hazırlığı ya da bunların çok uzun bir süre bir parti oluşturmak için bir arada bulunmuş hazır ekip olmamasından kaynaklanan bir mutabakatla yüründü. Yani geçici bir koalisyon gibi oldu. Hatırlarsan, ilk seçimden sonra Meral Akşener’in bir istifa hamlesi oldu, sonra Olağanüstü Kongre ile genel başkanlığı tescil edildi. O süreçte, diğer bütün aktörlerin senin söylediğin görüntüye razı olması, buna karşılık Meral Akşener’in de, partiyi tamamen kendisinin belirlediği, her şeyi kontrol ettiği bir durum yaratmaması konusunda, örtülü bir uzlaşma oluştu. Bence bu, tercih edilen bir şeydi. Mecburiyetler de buna zorluyordu; ama şöyle bir şeye tercih edildi: Partiyi oluşturan diğer unsurların hemen hepsi, Akşener’in liderliğine bir tür biat ettiler; bunu tartışma konusu etmemeye razı oldular. Ama buna karşılık Meral Akşener de, partide tamamen her şeyi kendisinin belirlemesi üzerine ısrarcı ve belirleyici olmaktan vazgeçti. Bu, aslında karşılıklı olarak herkesi koruyan bir durumdu. İlginç biçimde, seçmenin de çok rahatsız olduğu bir şey değildi. Çünkü İYİ Parti seçmeni, iki seçimdir, partinin nasıl biçimlendiğiyle çok ilgili bir seçmen değil. İYİ Parti bu yüzden hâlâ bir parti olmuş sayılamaz; çünkü tabanıyla teşkilatı ve parti yapısı arasında hâlâ bir mesafe var. Şu anda İYİ Parti’ye oy veren seçmenin büyük bir çoğunluğu, bu partinin nasıl bir parti olduğu, nasıl bir ekibi olduğuyla değil, bunun alacağı sonuçla ilgili. Öbür tarafıyla çok ilgilenmiyor. Hatta partisiyle bile çok ilgilenmiyor. Yani, İYİ Parti’ye oy veren seçmen, henüz İYİ Partili değil. Sadece İYİ Parti’ye oy veren seçmen. Hatta son araştırmalara göre, bu, giderek büyüyen bir seçmen bloku. Dolayısıyla bu söylediğim tercih, Akşener’in önde durduğu, hatta son zamanlarda partiyi merkeze çektiği iddialarına neden olan “Hayata dokunmak, dolaşmak, insanlara daha temas eden bir dil kurmak” konusunda, kendisine bir serbestlik kazandırdı. Ama buna karşılık, partinin sözcüsü tamamen başka bir havadan, Meclis grubu bambaşka bir havadan, teşkilat iyice bambaşka bir havadan gidebilme rahatlığı içerisinde davrandı. Bu, herkesi koruyan, herkesin idare edebildiği, hatta seçmenin de çok rahatsız olmadığı bir durumdu. Ama buna dışarıdan müdahale edilmeye başlandığı anda, bunların çatlakları ortaya çıkıyor. Akşener, şimdiye kadar, müdahil olmadan bunları büyük ölçüde halletmeyi başardı. Çünkü sonuçta, ona dokunmadan geçiyordu bu hâdiseler. Parti sözcüsü televizyonlara çıkıp kendi bildiği İYİ Parti’yi anlatıyor. Aytun Çıray başka bir İYİ Parti anlatıyor, Ümit Özdağ da o partide görünüyor filan. Herkes partisini kendi meşrebince anlatıyor. Seçmen de “Bu İYİ Parti aslında hangisidir?” diye sormuyor, İYİ Parti’nin aldığı sonuçla ilgileniyor. Orada da, oyunu koruyan, yüzde 10’un üzerinde duran, hatta yüzde 15’e doğru ilerleyen, MHP’deki erimeyi tekrar çekmeye başlayan bir parti görüntüsü var.

Bu arada bir parantez olarak şunu da söyleyeyim: Son zamanlarda, “merkez sağ ve oylar” meselesi çok fazla konuşuluyor. Evet, Meral Akşener ve İYİ Parti’nin, sağ seçmenin önemli bir kısmını tekrar merkeze doğru çekmek gibi bir fonksiyonu var, böyle bir isteği de var. Fakat hazır bir merkez sağ seçmenin varlığından bahsetmek çok gerçekçi değil. Çünkü en son 2007’de, yani bundan 13 sene önce yüzde 5 almış bir merkez sağdan bahsediyoruz.

Çakır: Yani, önce seçmeni merkeze çekecek. Sanki şöyle bir hava yaratılıyor: Merkezde bir seçmen var, bekliyor gibi bir durum yok.

Can: Hayır, öyle bir şey yok.

Çakır: O seçmen aslında merkezden başka yerlere doğru gitti. Birileri onu ikna ederse, belki birlikte merkeze gidecekler.

Can: Evet. Politik olarak ya da söylem olarak, onları alıp merkeze taşımaktan bahsedebiliriz. Buradaki politik olay bu. Akşener’in buna niyet ettiğini, İYİ Parti’yi böyle konumlandırmak istediğini biliyoruz. Fakat bunu bütün partiye, teşkilata, bütün diline hâkim olarak yapmak istemiyor. Tam tersine, aslında Erdoğan’ın AKP’de yaptığının bir benzeri gibi, ona hiçbir şeyin dokunmadığı, aşağıda birilerinin farklı farklı hareket ettiği bir pozisyon üretmeye çalıştı. Ama gelinen bu noktada, Buğra Kavuncu meselesinde, problemi Buğra Kavuncu’nun üzerine bırakarak, Koray Aydın’ın hamlelerinde, onun kişisel bir meselesiymiş gibi davranarak, meseleleri ortaya bırakarak, onlarla ilişki kurmayarak liderliğini tescil etti. Liderliğini koruyabilir; ama “güçlü lider” imajını sürdürmesi ve seçmenin etkilenmemesi artık zorlaşıyor.

Çakır: Tam da onu söyleyecektim. Mesela Koray Aydın bugün Muharrem Sarıkaya’ya verdiği röportajda “Benim gücüm Akşener’den geliyor. Bu benim gücüm değil. Bu gücün sahibi, partinin lideri Meral Akşener’dir” diyor. Yani, “Bana lâfınız varsa, Meral Akşener’e lâfınız var” demeye getiriyor.

Can: Evet. Yani, Meral Akşener sorunları birilerinin üzerine bırakıyor. Ama herkes de, sorunları getirip Meral Akşener’in üzerine bırakıyor.

Çakır: Evet. Mesela Aytun Çıray’ın anlattıklarına bakarsan, sanki şöyle bir hava vardı: Koray Aydın Meral Akşener’e rağmen kongreyle ilgili bir şeyler çevirdi; “Meral Akşener’e de oldu-bitti yaptı” gibi bir hava esmişti. Ama Aytun Çıray, “Oy verilmeyecekler listesi” ile ilgili olarak, Meral Akşener’le oy vermeden önce gidip konuştuğunu ve kendisini uyardığını, ama Akşener’in müdahale etmediğini açıkladı. Ve sonrasında da, yapılanların Meral Akşener’in bilgisi dahilinde olduğunu söyleyerek, doğrudan Akşener’i suçladı. Yani bunu, Koray Aydın’ın Meral Akşener’e rağmen yaptığı bir operasyon olduğunu söylemedi. 

Ümit Özdağ, Buğra Kavuncu olayını anlatırken, “Meral Akşener’i birden fazla kez uyardım” diyor. Şunu da hatırlayalım: AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan sosyal medya hesabında eski videoları paylaştı. O videolarda, eskiden FETÖ iddiasıyla suçlanan Meral Akşener’di. Şimdi Buğra Kavuncu üzerinden yapılan FETÖ suçlaması, bir şekilde bir etki yaratırsa, sonuç almaya başlarsa, bu aslında tüm partinin aleyhine bir sonuca yol açar. Ve ucu bir şekilde Meral Akşener’e kadar dokunur.

Bir diğer yönü de, başta konuştuğumuz husus, Ekrem İmamoğlu bağlamına gelirsek: Buğra Kavuncu öyle bir isim ki, aynı zamanda İmamoğlu’nun İstanbul zaferinin aktörlerinden birisi. Seçim öncesinden başlayarak hep aktif bir şekilde vardı, fotoğraflarda da hep var. Aslında, Buğra Kavuncu’ya bir operasyon yapılıyorsa –ki yapılıyor, en azından yapılmak isteniyor– onun ucu, Ekrem İmamoğlu’na, hatta Canan Kaftancıoğlu’na kadar götürülmek istenecek. Çünkü birlikte yaptıkları şeyler var. Yanlış hatırlamıyorsam İsmail Saymaz, Ümit Özdağ’la konuşmuş. Ümit Özdağ kendinden çok emin görünüyor. O söylediklerinden geri adım atacakmış gibi durmuyor. Özdağ hakkında disipline sevk kararı ve suç duyurusu yapıldı. Yani bu olay daha çok konuşulacak. Belli ki ortaya bayağı bir malzeme saçılacak. Ümit Özdağ’ın başlattığı, İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu FETÖ iddiasıyla suçlaması, olayı çok geniş çaplı bir yere doğru götürebilir. Zaten konuya dayısı Enver Altaylı dahil edilmişti. Şimdi babası (Orhan Kavuncu) da dahil ediliyor. Bu her iki isim de ülkücü hareketin çok önemli figürleri. İşin ilginç tarafı, olayın aktörleri İYİ Parti’deki isimler; Ümit Özdağ, Buğra Kavuncu, Meral Akşener gibi görünüyor. Ama burada başka faktörler de devreye girmiş durumda. Ülkeyi yönetenlerin elindeki bu malzemeyle, medya da devreye girince, işler çok çetrefilleşebilir.

Can: Elbette. İYİ Parti’de “Bu mesele bizim parti içi meselemizdir” diye konuşuluyor ya, biraz önce söylediğim gibi, aslında tam bir parti olmadığı için, meselenin bir parti içi çekişme tarafı var, doğru. Bazıları orayı diğer partiler gibi değerlendirip, “Hangi kanat kimi tasfiye ediyor?” “Kazanan kim, kaybeden kim?” gibi yorumlar yapıyor. Senin Murat Yetkin’le yaptığın yayını da izledim,  Burak Bilgehan Özpek’in yayınını da izledim. Murat şöyle bir şey söylüyor: “Ama bir de kazanan taraf var.” Kazanan taraf filan yok. Koray Aydın, kuruluşundan itibaren teşkilatı yöneten, dolayısıyla delegelerin tamamını kontrol eden biri; birilerini “sil” dediği zaman silerler. Burada partide bir kanat güçlenmiş de kongre almış gibi bir durum söz konusu değil. Buna izin verildiğinde ya da müdahale edilmediğinde, bu gerçekleşir. Bunda tartışılacak bir şey yok. Dolayısıyla, “Partide bir eğilim güçlenmiş, o eğilim kendini yansıtmış. Yönetimde kaybedenler var” gibi bir resim yok.

Tersinden bakarsak: Burak Özpek “Faz değişimi” diye bir yorum yapıyor: “İYİ Parti yeni bir çizgiye oturmak istiyor. Burada gereksiz olan birtakım insanlar tasfiye oluyor.” Böyle bir tablo da çıkmıyor.

Çakır: Ama unutma, Burak’ı da Meral Akşener’in başdanışmanı ilan ettiler, biliyorsun.

Can: Evet öyle şeyler olmuş. Cem Küçük bahsetmiş galiba. Yayında ismi geçmiş.

Çakır: Hatta Burak da, “Beni Ümit Özdağ tanıştırdı” dedi, işler iyice karıştı. Kim kimdir, ne nedir? Böyle karman çorman bir durum ortaya çıktı.

Can: Evet. Tasfiye olan, şikâyetçi olan ya da bu tartışmalara konu olan, tartışmaların tarafı olan insanlar, aynı şeyde konuşulabilir isimler değil. Ayrıca onlar tasfiye oluyorsa, tasfiye olmayıp yeni ekibi oluşturan profil kimdir? O da son derece belirsiz. Niyetler seviyesinde, evet, doğru. Bunun politik gerekçelerinden çok, tek tek bu partinin içinde olan insanların niyetleriyle bir ilgisi var elbette. Ama bu tartışmaların çoğunda daha belirleyici olan şey, bu partinin, toplam siyasî resim üzerindeki etkisine dair tartışmalar. Mesela, Buğra Kavuncu’nun, ittifakın yerel seçim başarısının en önemli resimlerinden birinin tamamlayıcısı olduğunu sen de söylüyorsun. Yani, İmamoğlu, Kaftancıoğlu ve Buğra Kavuncu ortak resmi, aslında Millet İttifakı resminin seçmendeki en çarpıcı karşılığı. Ama buna karşılık, tasfiye olan Aytun Çıray da, “Millet İttifakı’nı ben kurdum” diyor. Dolayısıyla, hem bu aktörlerin müktesebatı ve pozisyonları itibariyle, hem de İYİ Parti’nin şu andaki iç dengeleri itibariyle, bunu bir “parti içi mesele” olarak okumaya çalışmak yanıltıcı olur. Bunun çok büyük bir kısmı, partinin dışındaki dinamiklerle ilgili görünüyor. Bu, “İYİ Parti’ye bir operasyon yapılıyor”dan ibaret değil. Çünkü İYİ Parti, bir sürü dinamiği oldukça gevşek bir biçimde bir arada tutan ve alabileceği sonuca odaklı olarak çok önemli rol oynayabilen ama nihâî pozisyonunu tam olarak netleştirmemiş bir hareket. Meral Akşener’in bir lider olarak, bu muğlaklığı hem kendi liderliğinde hem parti tabanının genişlemesinde bir avantaj olarak kullandığını gördük. Bu, çok somut olarak önümüzde. Hatta bazı yorumcular, bu “Maksatlı muğlaklığın” işe yaradığını da düşünüyorlar. Evet, yarıyor da. Bu, merkeze taşınma işinde işe yarayan bir şey. Netleşme, çoğu zaman küçülme anlamına da gelir. Muğlaklık işe yarar. Ama gelinen noktada, bir il başkanının uğradığı suçlamanın, “Bakalım hangisi haklı çıkacak?” diye ortaya bırakılması, o kadar basit bir iş değil.

Çakır: O zaman şöyle toparlayabiliriz: Bu zorlu süreç, İYİ Parti’nin bir parti olmasının da imkânı aslında. Meral Akşener bunu iyi yönetebilirse ve az zararla, hatta kârla atlatabilirse, İYİ Parti önemli bir etabı geçmiş olabilir. Ama senin söylediğine katılıyorum: O muğlaklığı sürdürerek atlatılabilecek bir kriz değil sanki bu.

Can: En azından dış dinamikler, bunu böyle idare etmeyi zorlaştıracak biçimde zorluyorlar, bunu görüyoruz. Aslında bütün denklem, Meral Akşener’in hayatını zorlaştırmak üzerine kurulu. Bu hayat zorluğunu bir liderlik iradesiyle mi aşacak, yoksa muğlaklığı bir kalkan olarak kullanmaya devam mı edecek? Bunu süreç içinde göreceğiz.

Çakır: Benim gördüğüm kadarıyla, medyada şimdiden bunun ipuçları görülmeye başladı. Ümit Özdağ’ın başlattığı saldırının devamını başkaları yeni malzemelerle sürdüreceğe benziyor. Ortada, daha tam kurcalanmamış Enver Altaylı dosyası var — ki çok ilginç bir dosya o. Uğur Mumcu yaşasaydı da şimdi o konuları anlatsaydı. Enver Altaylı üzerine yıllarca yazıp çizmişliği vardır. Çok önemli konuları dile getirmişti. Ama burayı kurcalamak da çok riskli. “Pandora’nın Kutusu” gibi bir şey. Yıllarca hem MİT’te hem CIA’de çalışmış, Orta Asya’da görev yapmış, aynı zamanda Avrupa’da ülkücü örgütlenmede etkili olmuş birisini, birdenbire FETÖ’cü damadını kaçırmakla suçlanıp içeri atılan bir adama indirgemek kolay bir şey olmasa gerek. Bakalım buradan ne çıkacak?

Yavaş yavaş programı toparlayalım Kemal. Bu arada Ak Gençlik’in hazırladığı “Sen kimsin?” videosunu nasıl buldun? Bunu da kayda geçirelim.

Can: Çok reaksiyon gösterildi, ama şimdiye kadar iktidarın söyleminde kendisini bulan hamâset dozuna göre zayıf buldum. Bence o kadar iddialı ve etkili değil. Çok daha iddialı lâfları zaten söylüyorlar; bu bayağı geride kalmış. Gençlik, daha atak ve radikal, merkezden daha yüksek lâflar eder.

Çakır: Bu, gençlerin yaptığı bir işe benzemiyor. Ya da, genç, ama içi geçmiş gibi duruyor.

Can: Sanki yaşça büyük birinin, bir gence söylediği bir şey gibi. Bir propaganda malzemesi olarak zayıf buldum. “Kamu Spotu” gibi.

Çakır: Evet, çok doğru söyledin. Tam “Kamu Spotu” gibi. 21. yüzyılda, teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde, elinde bu kadar devlet imkânıyla, hiçbir yaratıcılığı olmayan, nitelik anlamında kötü bir iş olmuş. Bir de, gençlerin yaptığı söyleniyor. Erdoğan’ın söylediği “Fikren iktidar olamadık” sözünün kanıtı bu aslında.

Can: Sevilay Çelenk’in Gazete Duvar’daki yazısındaydı sanıyorum: “Fikirleriniz iktidar olamadı değil, iktidar olacak fikriniz olmadı!” diye yazmış. Aslında yaşanan şey tam da bu. Hani Hasan Âli Yücel ve İsmet İnönü arasında geçen meşhur bir diyalogdan bahsedilir: İsmet İnönü Hasan Âli Yücel’e, Freud’un görüşü hakkında ne düşündüğünü sormuş. Yücel, “Vallahi Paşam, önemli bir hakikat bulmuş, lâkin abartmış” diye cevaplamış. İsmet İnönü de “Keşke biz de bir hakikat bulsak da abartsak’’ demiş. Çünkü iyi bir fikir, parlak bir esinti bulunsa, iktidara da gider, parlatılır da. Ama zaten yıllardır konuştuğumuz, iktidarın hikâyesini tüketen şey, iktidara taşıyabileceği bir fikri yok. İktidara taşıyabileceği sadece gücü var ve onu kullanıyor, onu gösteriyor. Hepsi bu.

Çakır: Bir de videonun en son sahnesi: Bütün o anlatılan kişiler, olaylar, Türk Bayrağı dâhil hepsi birleşiyor ve Erdoğan oluyor. Olay o aslında. Fikir dedikleri tek şey: “Reis”. Reis’ten ibaret bir Türkiye, hatta Türkiye tarihi. Üstelik, çok paylaşılıyor; ama o fotoğraf da kötü.

Can: Evet, görsel olarak kötü bir çalışma. Yani aslında, “Binlerce yıllık dehşet bir medeniyet ve tarihten gelip, sonunda yapıp, bulduğumuz şey bu. Varıp gelebileceğimiz en son şey budur” gibi bir şey söylemiş oluyor. Sonraya dair hiçbir şey yok. Bütün yapılmışlardan gelip, süzülüp, “Bu olabilmişsin ancak” diyebildiğin bir şey söylemiş oluyorsun. “Sen kimsin?” diye bir gence sorduğun lâfta, “Sen dünyayı barış adası yapacaksın” ya da “Dünyayı refahın bilmem nesi yapacaksın” diye bir şey yok. Giden bir yer yok. Gelip, gelip “Yapıp yapabildiğimiz bu. O yapabildiğimiz şey de, zaten fikrimizi iktidar edemedik” diye şikâyet eden bir şey.

Çakır: Ne “Kızıl Elma” var, ne de “İ’lâ-yı kelimetullah” var.

Can: Sonrası olmayan bir hikâye. Sürekli geçmişten hamâset derlemeye çalışmak, geçmiş hikâyeyi de kendi elinle yok ettiğini itiraf anlamına geliyor.

Çakır: Evet, programı burada noktalayalım Kemal. İzleyicilere teşekkür ederiz, Haftaya buluşmak üzere.

Can: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus