Fransa saldırıları tartışıyor: “Alâkasız insanları, sırf Müslüman oldukları için teröristlerle aynı sepete koymaktan vazgeçelim”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Arap incelemeleri ve İslambilim dallarında çalışan iki araştırmacı, Haoues Seniguer ve Steven Duarte, karşı karşıya bırakıldığımız ikilemi ele alıyorlar: ­“Ya intikam sirenlerine boyun eğeceğiz ve bir barbarlık eylemine karşılık vermek için demokratik hukuk devletimizin bentlerini art arda yok ederek Müslüman yurttaşlarımızın bir bölümünü ‘beşinci kol’a dönüştüreceğiz, ya da demokratik değerlerimizin üstünlüğüne gerçekten inanarak, teröristlerin eylemlerinde işbirliği yaptıkları hakiki suç ortaklarına karşı tavizsiz davranırken, birbirleriyle alâkasız insanları aynı sepete koymayı keseceğiz.”

16 Ekim’deki Samuel Paty cinayetinden sonra, 29 Ekim Nice saldırısından önce, 27 Ekim 2020’de médiapart’da yayımlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

YURTTAŞIMIZ VE MESLEKTAŞIMIZ SAMUEL PATY 16 Ekim Cuma günü vahşice katledildi. Saldırgan bu eylemi İslam’ın son derece şiddet yanlısı bir anlayışı adına gerçekleştirdi. Bu eylem ne yazık ki birbirinden dehşet verici ve ölümcül bir dizi saldırının devamı. Bu arada, genel olarak Müslümanlar, özel olarak da Fransa’daki İslamî dernekler tarafından ânında ve hızlı bir biçimde kınanan saldırılar bunlar. Tamamen anlaşılır olan bireysel ve ortak infialin ve yine bunun kadar meşru öfkenin zamanı bir geçince, bu barbar davranışı tahlil etmek, onu bağlamına oturtmak ve mümkün/muhtemel sonuçlarını ölçmek her zamankinden fazla önem arz ediyor. Başka ülkelerle birlikte en çok Irak’ta, Suriye’de ve özellikle Fransa’da işlediği çok sayıda hunharlıkla hazin bir şöhret kazanan IŞİD/DAEŞ gibi örgütlerden esinlenen cihadcı ideolojinin insanlıktan çıkaran izi bu saldırıda da bâriz. Bir kez daha, Ortadoğu’da sürekli nükseden çatışmalar nedeniyle radikal İslamcı terörün küreselleşmiş olduğu, bu terörün tam da bu çatışmaları sömürdüğü, sınırları takmadığı ve aksine, ekonomik ve ahlâkî bakımdan kırılganlaşmış toplumlardan eleman devşirdiği iyice görülüyor.

Bu bakımdan, eyleme geçişin, göz korkutmaların, toplumsal baskıların, hatta her türden şiddet hareketlerinin dar görüşlü, ak-karacı ve çatışmacı İslam kavrayışları adına meşrulaştırılmasını açıklayıcı bir unsur olarak, dinî değişkeni çok ciddiye almak gerekiyor. Bununla birlikte, aynı zamanda, kimlik, din ya da politika esnafları tarafından istismar edilmemesi için (her ne kadar şimdiye kadar bu engellenememiş de olsa), hayatî önemde belirlemeler ve ayrımlar yapılması zarûrîdir. Ne demeli? Kimileri Müslüman göçmenlere ve/ya da özellikle görünür durumdaki ya da itirafçılığa itilen Müslümanlara düpedüz kara çalmak; kimileri ise, tehdit ya da kuşatma altındaki bir Müslüman “kimliği” fikrini güçlendirmek amacıyla, “devletteki İslamofobi”ye karşı yekvücut olunması çağrısında bulunmak için bu durumdan yararlanıyorlar.

Nitekim, Fransa İslamı’nın bazı özel ve kamusal dışavurumlarında gerçek bir muhafazakâr yönelim, hatta cemaate kapanma biçimleri varsa da, bununla birlikte o dışavurumların “ayrılıkçılığın”, İslamcılığın alanına girdiği, hele cihadcılığın alanına girdiği söylenemez. Bu dışavurumlar bilim, bilgi ve Müslüman ilâhiyatçılar tarafından sorgulanmayı ve dengelenmeyi hak ediyorlarsa da, hiçbir nüans gözetilmeden, cihadcılıktan ya da şedit radikallikten ahlâken sorumlu tutulamazlar.

Devletin ve hükümetin harekete geçerek gerekli hukuk ve güvenlik yollarına başvurmasında hiç anormal bir durum yoktur. Fakat, şedit bir İslamcılık ya da İslam’ın ayrılıkçı bir yaklaşımı adına bazılarının yürüttükleri toplumsal baskılara karşılık vermek bahanesiyle bireysel özgürlükler kısıtlanmamalı ya da gözden geçirilmemelidir.

İslam’ın dertleri ve sözcükleri

Berrak olalım; uğursuz çeşitlilikleri içinde teröristlerin hedefleri nelerdir? Dehşet uyandırmaktır; vurdukları ülkelerdeki toplumsal dokuyu parçalamaktır; Aydınlanmacılar’ın felsefî kaidesi üzerine oturmuş demokratik değerlerin köhneleşmiş olduğunu ispatlamaktır; böylelikle de, referans çerçevesi “İlâhî Yasa” tarafından belirlenmeyen toplumlara yerleşmiş olmakla suçladıkları Müslüman yurttaşları zan altında bırakmaktır.

Bu bakımdan, karar vericilerimizin terörist ideolojiye karşı bu mücadelede esinlenmesi gereken somut örnek, 22 Temmuz 2011’de, bu sefer aşırı sağcı bir terörist olan A.B. Breivik’in işlemiş olduğu ve 77 kişinin yaşamına mal olan çifte saldırıya Norveçli yetkililerin tepkisinde bulunabilir: Tam da katliamın sorumlusunun yıkmaya uğraştığı açık bir demokrasinin ilkelerini o eylem vesilesiyle daha da görünür kılmak. Her türden teröristler tam da Avrupa’daki anayasalarımızın sancak edindiği insan hakları ilkelerinden nefret ettikleri içindir ki, inançlarımızı ve inançsızlıklarımızı koruyan laikliği de kapsayan bu ilkeleri tüm gücümüzle savunmalı ve özgürlük düşmanı ideolojilerin travmamızdan yararlanarak çok sayıda ülkenin bizde gıpta ettikleri bu ilkeleri çözüp dağıtmasına izin vermemeliyiz. 

Elbette bu yetmez! Ateist, agnostik/şüpheci veya eşcinsel veya “zındık” da olsa ötekiyi yok sayıp ondan nefret etmek, genel olarak dünyadaki ölümcül ideolojilerin, özellikle de din esinli terörizmin yakıtını oluşturmaktadır. Maalesef, bu nefret söylemlerini dağıtmak için elimizdeki en güçlü silahlar olan öğrenim ve araştırma, bu sorunlar üzerine TV stüdyolarında ikilik üzerine kurulu medyatik çarpışmaların uzman akademisyenlerin görüşlerinden çok daha fazla siyasî pusula işlevi gördüğü günümüz dünyasında yoksul akrabalar gibi kalmaktadır.

Karşımızda iki yol vardır: Ya intikam sirenlerine boyun eğeceğiz ve bir barbarlık eylemine karşılık vermek için demokratik hukuk devletimizin bentlerini art arda yok ederek Müslüman yurttaşlarımızın bir bölümünü ‘beşinci kol’a dönüştüreceğiz, ya da demokratik değerlerimizin üstünlüğüne gerçekten inanarak, teröristlerin eylemlerinde işbirliği yaptıkları hakiki suç ortaklarına karşı tavizsiz davranırken, birbirleriyle alâkasız insanları aynı sepete koymayı keseceğiz. Bir Müslüman, muhafazakâr eğilimli de olsa, fiilen bir “İslamcı” veya bir Selefi değildir; kaldı ki İslamcılar veya Selefiler de illâki cihadcı değillerdir. Oysa bir saldırıya karşı gösterilen –en ters etki yaratanlarını sayarsak–, ibadet mekânlarının ayrım gözetmeksizin kapatılması (teröristler camiye gitmezler), kamusal alanda veya üniversitelerde örtünmenin yasaklanması (saldırıyla ne ilgisi olabilir?), süpermarketlerdeki helal ürün reyonlarının damgalanması (yorumsuz) ve buna benzer karşılıklarla verilen mesaj budur.

Fondamantalizmin her tür dışavurumunu geriletmek başlı başına bir konu başlığıdır şimdi. Nitekim reformcu Müslümanlar kendi dinî cemaatlerinin bağrında bu konuda çalışmak için saldırıları beklememişlerdir. Fakat Hıristiyanlık için Ku Klux Klan’da beyazların üstünlüğünü savunanlar ile Latin Amerika’daki kurtuluş ilâhiyatının işçi rahipleri arasında fark olduğu gibi, herkesi aynı sepete koyup, önüne geleni de “İslamcı solcular” olmakla suçlamamak gerekiyor! Araştırmacıların uzun zamanının mümkün kıldığı ayırt etme yetisinin/tefrik melekesinin gerekliliği böyle zor zamanlarda anlaşılır.

İMZACILAR :

Haoues Seniguer, Siyasal bilimlerde öğretim üyesi, Triangle Laboratuvarı’nda araştırmacı, UMR 5206, Lyon, İslam ve İslam Dünyası Toplumları Üzerine Araştırmalar Enstitüsü IISMM’de müdür yardımcısı, UMS 2000, EHESS/CNRS, Paris.

Haoues Seniguer

Steven Duarte, Arap Araştırmaları ve İslambilim alanında öğretim üyesi, Sorbonne Üniversitesi, Paris Nord, Arapça doçenti, Pléiade Laboratuvarı’nda araştırmacı (EA 7338 – Campus Condorcet), Paris.

Steven Duarte

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus