Uygur sorunu gölgesinde Türkiye – Çin ilişkileri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Senem Görür 

Merhaba, iyi günler. Çin’den beklenen aşıların gecikmesi üzerine hemen spekülasyonlar yapıldı. Buna göre Çin aşıları Türkiye’ye karşı bir diplomatik araç olarak, silah olarak kullanıyor dendi. Ama daha sonra, en son bugün yapılan açıklamayla sorun çözülmüş gözüküyor. Fakat spekülasyonların zemini hâlâ ortada bâki, o da şu: 2017 Mayıs’ında Türk heyeti Pekin’e gitti, ikili görüşmeler yapıldı ve orada dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Çin Dışişleri Bakanı’yla ortak bir anlaşma imzaladılar, bu da Suçluların İâdesi Anlaşması. 2017’de yapılan bu anlaşma, geçtiğimiz günlerde, 26 Aralık Cumartesi günü Çin Meclisi tarafından, –ki tam adı Çin Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi– oylanarak kabul edildi. Şimdi sırada Türkiye var. Türkiye’nin bu anlaşmayı imzalaması bekleniyor, daha doğrusu Çin bekliyor. Zira Suçluların İadesi Anlaşması kapsamında Türkiye’de yaşayan bazı Uygurlar’ın iâdesinin talebi söz konusu. 

Türkiye’de çok güçlü bir Uygur topluluğu var. Kimisi yıllar önce gelmiş, kimisi son dönemde gelmiş ve bunların örgütlenmeleri var. Değişik alanlarda Uygurlar’ın haklarını savunan kişiler var — akademide var, devletin içerisinde de var. Bayağı bir Uygur lobisi var diyelim ve zaten bunun çok elverişli bir zemini de var. Zira Uygur sorunu, ki buna genellikle sadece Uygurlar’ın değil diğer Müslüman olanları da katarak Doğu Türkistan sorunu diyenler de var. Burada iki özellik var: hem etnik olarak Türklük, hem de dinî olarak Müslümanlık. Dolayısıyla İslâm’ın ve Türklüğün iç içe geçtiği bir olay söz konusu. Ve Türkiye’de de milliyetçilik ve muhafazakârlık ayrı ayrı ve iç içe kuvvetli. Ülkeyi de bir süredir İslâmî kesimin önde gelen partisi diyelim, Adalet ve Kalkınma Partisi ile Türk milliyetçiliğinin önde gelen partisi MHP birlikte yönetiyorlar. Dolayısıyla çok hassas bir noktadayız ve bu anlaşmanın Türkiye tarafından da imzalanması Türkiye’deki Uygurlar’ı çok ciddi endişelendiriyor. Bu konuda, anlaşmanın imzalanmaması için yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyorlar. Ama biliyoruz ki, Çin de tam tersine bu anlaşmanın imzalanmasını ve daha sonra da gereğinin yapılmasını isteyecek belli ki. Anlaşma imzalanır imzalanmaz, herhalde Çin devletinden Türkiye’ye birtakım listeler gidecektir. Çok güçlü bir istihbarat ağları olduğunu tahmin edebiliyoruz. Çin çok güçlü bir devlet. Her alanda istihbarat konusunda, özellikle elektronik istihbaratta çok ciddi bir altyapısı var, personeli var ve bu olay Türkiye’nin başını ağrıtacağa benziyor. 

Şimdi Eylül başında bir yayın yapmıştım ve onu başlığı “Dünyanın dilindeki Uygur sorunu neden Türkiye’nin gündeminde değil?”di. Orada da birçok şeyi söylemiştim. Orada söylediklerimi tekrarlamak istemiyorum. Fakat birtakım hususların ayrıca altını kalın bir şekilde çizmekte yarar var: Türkiye’yi yönetenlerin son yıllarda Çin ile ilişkileri çok ciddi bir şekilde geliştirdiklerini, daha da geliştirmek istediklerini biliyoruz. Özellikle finansal alanda, Türkiye’nin para konusunda Çin ile birtakım ilişkilerini güçlendirmek istediğini biliyoruz. Stratejik anlamda da birtakım arayışlar içerisinde olduğunu biliyoruz. Diğer yandan bildiğimiz başka bir husus da Çin’in artık dış politikada daha aktif olduğu, daha yayılmacı bir çizgi izlediği ve ekonomik imkânlarını, stratejik imkânlarını bu ilişkileri geliştirmek için çok rahat bir şekilde kullandığını biliyoruz. Çin’in Afrika’ya, Orta Doğu’ya, Latin Amerika’ya ve Orta Avrupa’ya yönelik birtakım açılımları olduğu yolunda sürekli haberler çıkıyor ve Amerika Birleşik Devletleri ile bu konuda çok ciddi bir rekabet, hatta gerginlik içerisinde olduklarını, özellikle Trump’ın Çin meselesini iyice tırmandırmak istediğini de biliyoruz. Ve dolayısıyla dünyada tekkutupluluktan tekrar çokkutupluluğa evrilme söz konusuysa, Çin de Rusya gibi bunun kutuplardan birisi olma konusunda çok güçlü bir aday — belki de çoktan olmuştur. Özellikle finansal açıdan çok güçlü. 

Salgın meselesinde de biliyoruz ki Çin, salgının doğduğu yer kabul ediliyor, ama bunu en kısa sürede atlatmış. Diğer ülkelere nazaran daha hızlı atlattığı ya da tam olarak atlatmasa bile bayağı bir kontrol altına aldığını ve salgınla mücadele konusunda da başka ülkelere yardımda bulunduğunu –kimi zaman yardım, kimi zaman da ticârî faaliyet anlamında; önce maskeydi, şimdi aşı söz konusu–, bunları da diplomatik ilişki geliştirmede kullandığını biliyoruz. Çin giderek bu virüsle beraber etkisini daha da artırdı. Daha da artıracağa benziyor. İlk başta saf bir şekilde, bunun Vuhan’dan çıkması ve en çok Çin’i meşgul etmesi nedeniyle, Çin’in gücünün çok ciddi bir şekilde kırılacağı düşünülmüştü. Tabii büyük bir şok yaşadılar. Ama şimdi bakıldığı zaman virüsten, koronavirüsten, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve birçok Batı ülkesinin Çin’den daha kötü bir şekilde etkilendiği görülüyor. 

Yıllar önce Adalet ve Kalkınma Partisi ilk girdiği seçimde tek başına iktidara geldiğinde, Recep Tayyip Erdoğan parti genel başkanıydı, ama başbakan değildi — yasaklıydı biliyorsunuz. Çin’e bir gezi yapmıştı. Seçim sonrası yaptığı en önemli geziydi, ilk mi emin değilim ama en önemli geziydi. Bir uçak dolusu gazeteci, iş insanı, siyasetçi, bürokrat, Çin’e gidip günlerce orada temaslarda bulunmuştu. Ben de o geziye Vatan gazetesi adına katılmıştım. Şangay ve Pekin ziyaretleri çok önemliydi, ama başka serbest bölgeleri de gezdirmişlerdi. Orada, Çin’in o tarihteki en önemli ismiyle bir basın toplantısı yaptılar, temaslarının ardından. Çin Başbakanı Zhu Rongji ile Erdoğan, görüşmenin ardından bir basın toplantısı yaptılar. Ben o gezi öncesinde bayağı bir çalışmıştım ve Doğu Türkistan sorununun Türkiye ile Çin arasında ciddi bir mesele olduğunu daha o tarihte –ki tarih 2013 Ocak ayı–, o tarihte de belliydi ve bu yaptıkları basın toplantısında da gündeme gelmişti. Erdoğan daha o tarihte terörizme karşı ortak mücadelenin ve Çin’in toprak bütünlüğüne saygının altını çizmişti. Çin Başbakanı da aynen şöyle demiş — okuyorum: “Türk hükümeti bir kez daha Çin aleyhtarı faaliyetlere izin vermeyeceğini, Doğu Türkistan Milli Kurultayı’nın topraklarında üstlenmesine izin vermeyeceğini teyit etmiştir. Bu çok memnuniyet verici bir husustur.” 

2003’ten itibaren, yani AKP’nin ilk iktidara geldiği, yasaklı olmasına rağmen Erdoğan’a Başbakan Protokolü uygulanan bir gezide yapılmış bir anlaşma var, söz birliği var. İlginçtir, AKP’nin iktidara gelmesinden önce Türkiye’de bir koalisyon hükümeti vardı ve koalisyon hükümetinin Başbakan Yardımcısı olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Çin’e gitmişti ve orada Sincan bölgesini de ziyaret etmişti ve hiç de bir sorun çıkmamıştı. Bu da Türkiye’de sağ politikaların nasıl pragmatist olabildiklerini bize göstermişti. Daha sonra Erdoğan geldi. Erdoğan da aynı şekilde Çin’in hassasiyetlerini kabul etti. Fakat bütün bu süre içerisinde, AKP’nin bunca yılı içerisinde Uygur Türkleri’nin ve daha genel olarak Doğu Türkistanlılar’ın Türkiye’ye gelmesine de yeşil ışık yakıldı. Tam yeşil demesek bile sarı diyelim. İnsanlar akın akın gelmese bile, Türkiye’yi daha güvenlikli bir yer olarak gördüler. Fakat işin rengi özellikle El Kaide ve IŞİD’in eylemlerini artırmasıyla ve bunların içerisinde Çin kökenli savaşçıların –gönüllülerin, teröristlerin, ne derseniz deyin artık– sayılarının bâriz bir şekilde artmasıyla karıştı. Özellikle Suriye’de IŞİD bünyesinde Uygurlar’ın çok ciddi etkili olduğu biliniyordu. Daha önce Çeçen Savaşı’na da gittikleri söyleniyordu, ama Suriye’de hemen yanı başımızda çok ciddi bir şekilde oldukları söyleniyordu ve bu iş Çin’in iddialarını daha kolaylaştırdı. Yani küresel cihadcı terör şebekelerinin içerisindeki Uygur varlığı, Çin’in Uygurlar’a yönelik politikalarını kolaylaştırdı. Buna rağmen Batı’da çok ciddi eleştiriler yapıldı. Toplama kampları iddiaları, bunların uydu görüntüleri vs.. Uluslararası insan hakları kuruluşları bu olayın çok ciddi bir şekilde peşine düştü. Batılı medya bunun çok ciddi peşine düştü. Fakat bütün bu süreçte Türkiye –ki AKP yıllardır iktidarda–, genellikle sessizliği tercih etti, yüksek sesle eleştiri yapılmadı. Ama diğer yandan da Türkiye’de Uygurlar’ın ve diğer Doğu Türkistanlılar’ın bulunmasına da izin verildi, böyle bir çifte siyaset. Ama şimdi görülüyor ki bu anlaşmayla beraber bu pek sürdürülebilir olamayabilir. Zor bir cümle oldu, farkındayım. Sürdürmek… yani AKP iktidarı, ya da Erdoğan-Bahçeli ittifakı, daha uzun bir süre hem Pekin ile iyi geçinip hem de burada Uygurlar’ın, Doğu Türkistanlılar’ın varlığını korumayı sürdüremeyebilir. Zaten Uygurlar da bu konuda çok endişeliler. Fakat onlar da ilginç bir şekilde seslerini yüksek perdeden çıkarmamaya, iktidarı karşılarına almamaya özen gösteriyorlar. Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz. Burada tabii ki belirleyici olacak olan Pekin’in tavrı. Eğer Pekin bastırırsa, artık Ankara’nın bu tür politikalarını, çifte politikasını kabul etmeyeceğini söylerse, bir şekilde elindeki birtakım avantajları masaya sürerse, yani bir anlamda Türkiye’ye üstü kapalı ya da açık şantajda bulunursa işin rengi değişebilir. Gördüğüm kadarıyla, takip ettiğim kadarıyla Türkiye’de bu davayı, Doğu Türkistan davasını savunanlar bu noktaya gelinmemesi için dua ediyorlar. Ankara’nın Pekin’e karşı çok fazla güçlü olmadığını biliyorlar. Ona açıkça cephe alamayacağını biliyorlar, ama kendilerini de Çin’in insafına terk etmeyeceğini düşünüyorlar. Fakat gün geçtikçe, Çin’in baskısı arttıkça bu inançlarının da azalmakta olduğu muhakkak. 

Bu arada tabii Türkiye’de çok güçlü bir Çin lobisi olduğunu da söylemek lâzım. Bunun en basit örneği, bir Vatan Partisi örneği var. Doğu Perinçek her gün televizyonlarda, değişik değişik kanallarda ve buralarda Uygurlar’ı PKK ile eşleştiren, alenen terör ile itham eden sözlerini gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor ve çok da fazla sorun yaşamıyor. Başka türlü de Çin’in birtakım faaliyetleri, radyosu, medyası da var — resmî. Dolayısıyla Çin Türkiye’yi gözden çıkarmak istemeyecektir. Türkiye bölgede çok güçlü bir ülke, ekonomik anlamda çok önemli bir ülke, stratejik anlamda çok önemli bir ülke. Çin’in yeni dış politika perspektifi ya da yeni değilse bile iyice görünürleşen dış politika perspektifi içerisinde Türkiye her zaman için kazanılması iyi olacak bir ülke. Aynı zamanda Batı’yla çok yoğun bir ilişkisi olduğu için böyle ilginç bir dengede gidiyoruz. Fakat bunun en büyük tedirginliğini tabii ki Uygurlar başta olmak üzere genel olarak Doğu Türkistanlılar yaşıyor. 

Evet, bir kere daha soracak olursak, neden Uygur sorunu Türkiye’nin gündeminde değil? Neden bu kadar milliyetçiliğe ve muhafazakârlığa vurgu yapan siyasetçiler, iş Uygur meselesine geldiği zaman devekuşu politikasını tercih ediyorlar? İşte buna her yerde reel-politik deniyor. Reel-politik siyasetin gerçekleri bu. Fakat bir yerden sonra bu siyasetin gerçekleri, sizin bir birtakım politikaları sürdürme imkânınızı elinizden alabilir. Şu aşamada Uygurlar’ın endişelerini anlamak, anlayışla karşılamak lâzım. Fakat çok da umutlu olmadıklarını ya da umutlarının azalmakta olduğunu da gördüğümüzü vurgulamak lâzım. Çok ilginç, çok zor bir dönemden geçiyor herkes Burada herhalde en rahat olan Pekin yönetimidir, Çin yönetimidir. Fakat gerek Uygurlar’ın gerekse Türkiye’de iktidarda olanların bu konuyu, bu sorun çok daha büyümeden, var olan statükoyla sürmesini sağlayabileceklerine açıkçası çok emin değilim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus