Süleyman Soylu rol çalmaya devam ediyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, her fırsatta çok sert açıklamalarla Cumhur İttifakı’nın üçüncü ortağıymış gibi davranmaya devam ediyor. Soylu bütün bunları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onay ve teşvikiyle mi, yoksa ona rağmen mi yapıyor?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler. Dün Kemal Can’la yaptığımız “Haftaya Bakış”ta uzun uzun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerdeki buluşmalarını ele aldık. HÜDA-PAR’ın ve Demokratik Sol Parti’nin genel başkanlarını Külliye’de ağırladı; daha sonra Devlet Bahçeli’ye evinde ziyaret etti –ki Devlet Bahçeli’yle bu kısa zamanda yaptığı üçüncü görüşmeydi– ve nihayet Saadet Partisi’nin önde gelen isimlerinden Oğuzhan Asiltürk’ü yine evinde ziyaret etti ve bu tür görüşmelerin devam edeceğini söyledi. Burada farklı yorumlar var. Dün yayını izlemişsinizdir –izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim–, Kemal’in yaklaşımı Cumhur İttifakı’nın zaten var olduğunu, bir sorun olmadığını ve ama buna birtakım eklemeler yapıldığını düşünüyor. Bu büyük ölçüde benim de katıldığım bir yaklaşım. Fakat hâlâ Bahçeli’yle Erdoğan arasında her şeyin tam olarak yolunda gidip gitmediği konusunda birtakım soru işaretleri var. Özellikle Erdoğan’ın reform lâfını telâffuz etme ihtiyacı hissetmesi ve Batı’yla, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni Biden yönetimiyle ilişkilerini gözeterek birtakım adımlar atmak zorunda kendisini hissetmesinden olabilir; bu açıdan da Bahçeli’yle birtakım sorunlar yaşanıyor olabilir. 

Türkiye’de gazetecilik, özellikle de Ankara gazeteciliği artık büyük ölçüde tıkanmış durumda. Onu kabul etmek lâzım. Kulis bilgileri çok fazla gelemiyor, iyice daraldı; çünkü iktidarda, özellikle Erdoğan’ın çevresinde, bilgi sahibi olan, karar sahibi olan, kendi ağırlığı olan pek kimse kalmadı. Birçok olayda da gördük, biliyorsunuz, mesela AK Parti Sözcüsü bir açıklama yapıyor, bir gün sonra Erdoğan bir başka açıklamayla onu boşa çıkartıyor gibi. Dolayısıyla bizim yorumlarımızın çoğu, açık kaynaklarda yaşananlardan hareketle akıl yürütme oluyor. Yoksa şunu söyleyenlere çok itibar etmemek lâzım: “Bu böyle olacak, Erdoğan bunu yapıyor, çünkü şöyle…” gibi cümleler kurmak çok gerçekçi değil. Çünkü Erdoğan artık tek kişi, ya da yanındaki, yakınındaki kişilerin de öyle sağda solda bunun muhabbetini eden kişiler olduğunu sanmıyorum. 

Şimdi, Kemal’le yaptığımız bütün dünkü konuşmamızda –bir şekilde çok da yoğundu, zaten çok konu vardı– bir şekilde atladığımız bir aktör, Süleyman Soylu vardı. Onu da ben bugün kendi başıma bir değerlendirmek istiyorum. Süleyman Soylu ilginç bir grafik çiziyor. Sanki Cumhur İttifakı’nın üçüncü bir ortağıymış gibi. Bunu daha önce de söylemiştim. Erdoğan ve Bahçeli’nin yanında sanki Süleyman Soylu da varmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Neden böyle söylüyorum? En son peş peşe yaptığı açıklamalar, Boğaziçi Üniversitesi hakkında yaptığı açıklamalar, Canan Kaftancıoğlu hakkında söyledikleriççç Mesela burada tamamen “terörizm”, “provokasyon” diyor, “örgütler” diyor. Ondan sonra Canan Kaftancıoğlu’nu provoke etmekle suçluyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına kelepçe takılmasına –ki utanç verici bir olaydı ve herhalde sadece Türkiye’de değil dünyada da uzun bir süre eğitim özgürlüğü, üniversite özerkliği gibi konularda simgesel bir fotoğraf olarak kalacak; bu ayıp da Türkiye’nin tarihine işlendi– bunu da gayet sakin bir şekilde sahiplendi. Çok da fazla üzerine alınmadı. Operasyonlar zaten biliyorsunuz haber ajanslarına servis edildi; uzun namlulu tüfekler vs.. Ama sonra ne oldu? Gözaltına alınan bütün öğrenciler serbest bırakıldı. İki kişi tutuklanmak için sevk edildi; ama onlar da dahil olmak üzere hepsi serbest bırakıldı. Yani bir tarafta “terör”, “teröristler”, “provokatörler”, “örgütler”, alfabenin birçok harfinin kullanıldığı, yalan yanlış kullanıldığı birtakım örgüt isimleri. Fakat sonunda bakıyoruz ki bulunmuş herhangi bir şey yok, suç unsuru yok ve herhangi bir tutuklama da yok. Onların çizdiği tabloyla mahkemenin verdiği karar arasında büyük bir uçurum var. Ve biliyoruz ki mahkemeler de Türkiye’de büyük ölçüde siyasete bağlı çalışıyor. Yani Türkiye’de her şeye rağmen, siyasî iktidara rağmen özgürce karar alan mahkemeler, cesur yargıçlar, savcılar olduğunu söylemek maalesef çok mümkün değil. Yani bir şekilde birtakım çıkışlar yapıyor, sert çıkışlar yapıyor ve kendini gösteriyor. İlginç bir şekilde onun söylediklerinden bir gün sonra, Erdoğan onun ardından benzer şeyler söyledi. Fakat burada ilginç olan Erdoğan’ın onun peşinden gelmesi. Boğaziçi konusunda da mesela, bu anlamda “rol çalma” dedim. Bu Erdoğan da rahatsızlık yaratıyor mudur? Benim bildiğim kadarıyla normal şartlarda öyle olması lâzım. Ama rahatsız olması illâki ânında tepki vereceği anlamına gelmez. Erdoğan’ın birçok kişiyle olan sorununu ve kurumla olan sorununu acele etmeden, zamana yayarak çözdüğünü de biliyoruz. Bu sözüm de bir yerde dursun. 

Süleyman Soylu’nun bu çıkışlarını Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde ve onunla örtüşerek yaptığı konusunda açıkçası çok emin değilim. Demin söylediklerime atfen tekrar söylüyorum. Bir kulis bilgisi vs. değil; ama bu çıkışlar, kimsenin çıkmadığı bir yerde, Erdoğan’dan başka bir tek Bahçeli’nin konuştuğu bir yerde Süleyman Soylu’nun sürekli konuşuyor olması, sosyal medyada onun için çalışan insanların olması, değişik vesilelerle sürekli faaliyetler bağlamında canlı yayınlar, sosyal medyadan yayınlanan, YouTube’dan ya da Scope’tan yayınlanan birtakım konuşmalar yapması, hep bir şekilde kendini gösterecek, hatırlatacak çıkışlar yapması… Bütün bunlar onun siyasî anlamda hem gücünü gösteriyor, hem de hırsını gösteriyor ve bunun üzerinden de biz iktidarı tartışırken ya da siyaseti tartışırken, partililerin yanına bir şekilde ister istemez Süleyman Soylu’yu da eklemek durumunda kalıyoruz. 

Şimdi bir süredir çizdiği bir profil var Süleyman Soylu’nun. Alabildiğine şahin, sert, sokak ağzını rahatlıkla kullanabilen ve her konuda bir sözü olan. Yani çok da fazla ayrıntılara girmeyen, söylediklerini izah etme ihtiyacı hissetmeyen, yaftalayan otoriter bir figür var. Bu anlamda baktığımız zaman Erdoğan’ın bir benzeri gibi. Fakat geçmişine baktığımız zaman, İngilizce deyişle background’una baktığımız zaman, Erdoğan’dan çok farklı bir geçmişi var. Merkez sağdan gelen birisi ve hatta bir dönem Erdoğan’a karşı çok sert lâfları da etmiş olan birisi. Ve yine bir dönem Fethullah Gülen ekibinin –şimdi FETÖ diyorlar– yakınında çok durmuş, onların kanallarında sürekli çıkmış birisi. Fethullahçı olduğu anlamında söylemiyorum; tamamen pragmatizmini göstermek anlamında söylüyorum. Dolayısıyla bugünkü çıkışlarının da Süleyman Soylu’nun kimliğinin gerçek renkleri olduğuna çok emin değilim. Kendisiyle yıllar önce ilk tanışmamızı hatırlıyorum. Orada bir sohbet imkânı olmuştu. Yanında bazı arkadaşları da vardı. Bayağı liberal, yani kelimenin gerçek anlamıyla liberal bir genç siyasetçi olarak görmüştüm ve zaten o da kendisini öyle sunmaya çalışıyordu. Merkezde, uçlara yönelmeyen, merkezde duran, daha pragmatist, iş bitiricilik üzerinden giden, yani bir anlamda Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi geleneğiyle, bir de sonra sonradan 80 sonrası çıkan ANAP, Turgut Özal geleneğini harmanlamaya çalışan bir siyasetçi, lider adayı olarak tanımıştım. Daha sonra Demokrat Parti serüveninde de bunu yapar gibi oldu. Ama sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’ne girip, özellikle İçişleri Bakanı olduktan sonra, kendisi de bu çizgiyi benimsedi. Bunu şundan söylüyorum. Bu çizgide ısrar edeceği, ilelebet böyle gideceği anlamına gelmiyor. Tam tersine Süleyman Soylu kendisini siyasî olarak güçlendirdiği ölçüde yarın öbür gün siyasetin yeniden şekillenmesinde, konjonktüre göre pozisyonunu gerekirse değiştirebilir. Yani ne olabilir? Şahinliğini daha da tırmandırabilir — ilk akla gelen seçenek bu. Ama tersine kendi dilini yumuşatma yollarına da gidebilir. Öyle bir siyasetçi ve bugün yaptıklarının yakın döneme, özellikle Erdoğan sonrası Türkiye’sine yönelik bir yatırım olduğu kanısındayım. Bu Erdoğan’ın rızasıyla olan bir şey midir? Çok emin değilim. Onun teşvikiyle olduğunu sanmıyorum. Ama hatırlanacaktır, istifasında, istifasını kabul etmedi. İstifasını kabul etmemesinin bir nedeni, Soylu’ya Bahçeli’nin sahip çıkması da olabilir. Fakat o istifa ânının Erdoğan gibi bir siyasetçinin –ki siyasî kariyerine baktığımızda, ben onun İstanbul’da Refah Partisi İl Başkanı olduğundan beri gelişimini izlemeye çalışan birisiyim– bu tür önemli tavır alışları, kendisine rağmen alınan tavırları pek unutan birisi olduğu kanısında değilim. İllâki bir hesaplaşma olacak gibi bir iddiam yok; ama o istifa meselesi bana kapanmış bir mesele gibi görünmüyor. Yarın öbür gün bir şeyler olup bunun nedenini sorguladığımızda o istifa olayına, o gece yaşananlara ve Soylu’nun yaptığı açıklamaya vs.’ye referans verebiliriz. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, Süleyman Soylu krizdeki bir iktidarın içerisinde, iktidarı krize sürükleyen pozisyon alışları sonuna kadar, aşırıya kaçarak savunan bir siyasetçi gibi gözüküyor. Şöyle tekrar açmaya çalışayım: Süleyman Soylu’nun şu andaki pozisyonu, duruşu, iktidarın derdine derman olabilecek bir pozisyon değil. İktidarın yaralarını sarmasına, krizini aşmasına yardımcı olacak bir pozisyon değil. Fakat şuna yardımcı olduğu kesin: İktidarın bu krize rağmen ömrünü biraz daha uzatmasına yardımcı oluyor. Nasıl oluyor? Kutuplaşmayı tırmandırarak, şiddet dilini tırmandırarak, o amansız perspektifi ve uzlaşmaya tamamen kapalı bir görüntüyü koruyarak… Fakat bununla gidilebilecek çok fazla bir yer yok. Onun yatırımının Erdoğan sonrasına olduğunu düşünürsek, Erdoğan sonrası Türkiye’sinde öne çıkacak olan kavram yine kutuplaşma olacaksa, kutuplaşmanın daha da derinleşmesi, uzlaşmanın reddi olacaksa, eyvallah, Süleyman Soylu böyle devam edebilir. Ama tam tersine artık insanların kutuplaşmalardan ayrılıp daha çoğulcu, uzlaşma dilinin hâkim olduğu, sivil toplumun yeniden kendini etkili bir şekilde gösterdiği bir Türkiye’ye doğru bir yöneliş olursa, işte orada Süleyman Soylu’nun kendini yenileyebileceğini, yenilemek isteyeceğini düşünüyorum. Bu anlamıyla bakıldığı zaman, Türkiye’de konjonktüre göre siyaset yapabilen ve her konjonktürde de bir şekilde dikkat çekebilen az sayıdaki siyasî figürlerden birisi olduğunu kabul etmek lâzım. Fakat bir yerden sonra bu dil, bu şahin dili, sürekli ayağının gazda olması hâli, kendisini pekâlâ tutsak da alabilir. Yarın öbür gün buradan çıkmak istediğinde artık onun için çok geç de olabilir. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus