Galip Dalay ile söyleşi: “İtibarlı bir dış politika drone’lar ve duvarlarla değil içerideki hikayeyle inşa edilebilir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope özel yayınında Edgar Şar, Robert Bosch Academy Araştırmacısı Galip Dalay ile Perspektif.online’da yayınlanan ve aşağıda kısmen yer verdiğimiz yazısı üzerinden Türkiye’nin alternatif bir dış politikasının nasıl olabileceği üzerine konuştu.

Türkiye post-emperyal bir devlettir. Bu devletler ‘post-emperyal devlet egosu’ olarak adlandırabileceğimiz, kendini daha ziyade dış politika alanında açık eden bir ego ve duyguya sahiptirler. Dış politikada iddialı olma, mücadele söylemi, askerî aktivizm, genişleme arzusu veya nüfuz projeksiyonu uğraşları post-emperyal toplumların ciddi bir kısmında karşılık bulur. Nitekim, Türkiye’de merkez sağın, muhafazakarların, İslamcıların veya milliyetçilerin dile getirdikleri farklı “Büyük Türkiye” arzuları (quest for grandeur) emperyal bir tahayyülün güncel versiyonlarını teşkil eder.Büyük jeopolitik ve sistemik dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde bu duygu ve tahayyülün yansımalarını daha açık bir şekilde görebiliyoruz. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Orta Asya, Kafkasya, Karadeniz ve Balkanlar’da derin jeopolitik dönüşümler ve küresel sistemde de büyük değişimler yaşandı. Benzeri şekilde, Arap Baharı Ortadoğu’nun daha önceki statik siyaset ve jeopolitiğini geri döndürülemez bir şekilde değiştirdi. Özal’ın “21. Yüzyılın Türk asrı olacağı”, Demirel’in “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” kadar uzanan coğrafyada Türk dünyasının doğduğu ve Davutoğlu’nun Türkiye’nin düzen kurucu bir ülke olduğu söylemleri böylesi jeopolitik ve sistemik dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde dile getirildiler.

Yeni Bir Söylem ve Siyaset

Bu durumun üstesinden gelmek için, dış politika eleştirilerinin usulden ziyade esaslar üzerinden kurulması gerekir. Esaslar üzerinden eleştiri ise, öncelikle, anlamlı bir alternatif dış politika söylemini gerekli kılıyor. Bu yeni dış politika söylemi veya vizyonu da dış politikanın harcına karılan bu iki paradoksal duyguyu (büyüklük ve kuşatılmışlık veya post-emperyal ve post-kolonyal) daha yakından tanımayı ve bu duyguların tatminine ve terbiyesine dair bir söylem ve siyaset geliştirmeyi zorunlu kılıyor.Birkaç yıl önce kuşatılmışlık psikolojisi iktidarın dış politika söyleminin merkezinde yer alırken, bugün iktidar dış politikadaki söylemini iddialı olma, büyük oynama veya büyüklük talebi üzerinden kuruyor. İktidarın bu değişken ve toplumda karşılık bulan siyasetine karşı çıkanların alternatif olacak bütünlüklü ve etkili bir söylem geliştirmesi gerekiyor.Bunun için iktidarın dış politika siyasetini nasıl bir temel üzerine bina ettiğinin analiz edilmesinde fayda var.

Büyüklük Talebinin Demokratikleştirilmesi

İktidarın, Türkiye’nin dış politikada büyüklük veya iddialı olma arzusunu büyük oranda savunma sanayii kapasitesine -hatta daha da özelde İHA-SİHA teknolojisi- ve jeopolitik aktivizme indirgeyen bir yaklaşımı var. Tıpkı İran’ın dış politikadaki büyüklük arzusunu, büyük oranda Ortadoğu’daki milis ağı üzerine inşa ettiği nüfuz projeksiyonu, anakronikleşen nükleer teknoloji başlığı ve hakikatte içi boşalmış bir ideolojik-hamaset söylemi üzerine kurduğu gibi. İktidar, dış politika üzerinden açığa çıkan bu duygu ve arzuyu da içeride arkaik bir otoriter sistemi tesis etmede işlevsel bir şekilde kullanmak istiyor.Burada yapılması gereken, bu duygu veya arzuyu reddeden bir söylem kullanmaktan ziyade, bu duygu veya arzuyu farklı bir şekilde içeriklendirmek ve alternatif bir siyasal vizyona meşruiyet sağlayan bir vasıtaya dönüştürmektir. Daha önce de ifade ettiğim üzere, bu duygu veya arzu, pekâlâ demokratikleşme ve daha iyi bir yönetim ajandasına da hizmet edebilir.

Türkiye’nin Küresel Marka Değeri İçerideki Hikayesine Bağlı

Türkiye, bölgesindeki jeopolitik oyuna seyirci kalamaz fakat Türkiye dış politikadaki büyüklük talebini veya itibar arayışını sadece jeopolitik üzerine de inşa edemez. Her şeyden önce, Ortadoğu’nun kumlu ve kaygan zemini jeopolitik aktörlük üzerine kurulu itibar arayışlarını her daim kırılgan kılmıştır.Ortadoğu kalıcı hegemonya veya hiyerarşi arayışları için elverişli bir bölge değil. Sadece Arap Baharı’ndan bugüne geçen zaman zarfında bölgenin kazananlar veya kaybedenler listesinin dinamik bir şekilde değişmesi bu yargının haklılığını ortaya koyuyor. Zaten Türkiye’nin sahadaki askerî başarıları ile siyasal başarıları arasındaki makas, bizim dış politikada “başarı” kavramının tam olarak neyi ifade ettiğini etraflıca tartışmamızı gerekli kılıyor.Hasılıkelam, Türkiye’nin global marka değeri de itibarı da her şeyden önce içeride yazacağı anlamlı bir öyküyle yakından ilişkilidir. Böylesi bir iç hikâye üzerine inşa edilen dış politikadaki aktivizm ve büyüklük iddiası hem daha elde edilebilir hem de sürdürülebilir olur.

Türkiye’nin yeni hikayesi, Türkiye’nin post-emperyal bir devlet olduğu ve post-emperyal devlet egosuna sahip olduğu gerçeği göz önünde bulundurularak, bu duyguyu içeride daha demokratik ve müreffeh bir toplum yaratma, dışarıda ise daha itibarlı ve iddialı bir aktör olma siyasetine hizmet edecek şekilde yazılmalıdır.Bu tarz bir söylem veya vizyon, mezkûr duygunun iktidar tarafından içeride siyasal-ahlaki çürümeyle kurumsal çöküşü meşrulaştıran bir vasata dönüştürülmesini güçleştirir.

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus