Sokak saldırıları Cumhur İttifakı’nı sarsar mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cuma günü Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, Yeni Çağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu ve avukat Afşin Hatipoğlu ayrı ayrı saldırıya uğradı. Üç ismin ortak özelliği ülkücü hareketle bir şekilde ilişkili olup bir süredir MHP ve Devlet Bahçeli’yi eleştiriyor olmaları. AKP yetkilileri yaptıkları açıklamalarla saldırıları kınadılar fakat saldırıların siyasi yönüyle yüzleşmekten kaçındılar. Zira böylesi bir tartışma Cumhur İttifakı’nı sarsabilir.

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Cuma günü üç kişiye ayrı ayrı saldırı yapıldı. Bunlardan ilki Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı –AK Parti eski genel başkan yardımcılığı da var– Selçuk Özdağ. Ardından, Yeniçağ gazetesi Ankara temsilcisi Orhan Uğuroğlu ve avukat, aynı zamanda KRT televizyonunda yapımcılık yapan Afşin Hatipoğlu. Bunlara, üçüne ayrı ayrı saldırılar yapıldı. Ama üçünü birleştiren ortak nokta, bu üç kişinin de farklı gerekçelerle MHP ve ülkücü hareket tarafından sevilmeyen kişiler olmasıydı. Özellikle Selçuk Özdağ söz konusu olduğunda, onun bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın ve MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman ayrı ayrı sosyal medyada kendisine yönelik çok sert çıkışlar yapmışlardı, cevaplar vermişlerdi. Hemen ardından bu saldırı yaşandı. Orhan Uğuroğlu’nun gazetesi Yeniçağ zaten MHP’den kopanların ve İYİ Parti’yi açık açık destekleyenlerin bir yayın organı ve daha önce oradan başka gazeteciler de yine saldırıya uğramışlardı. Bunların hemen hemen hepsinde, daha önce yaşanan olaylarda birtakım gözaltılar oldu, ama kamuoyunu ve saldırıya uğrayanları tatmin edecek soruşturmalar ve yargılamalar yapılmadı. Bu olaylarda da benzer bir beklenti ortaya çıktı. İsimler tespit edildi, gözaltılar oldu ve genellikle adlî kontrol şartıyla serbest bırakıldılar. 

Selçuk Özdağ olayının apayrı bir yönü olduğu kanısındayım, çünkü silâh var işin içerisinde — silâh derken, tabanca tabii ki. Şimdi olayı anlatıyor, onu okuyacağım ve bunun ne kadar ciddi olduğunu göreceksiniz. “Cuma namazına gidiyordum. Kapıdan çıkarken soluma baktım, bir erkek var. Şahıs telefonla görüşüyor, anladım işi. Arabaya yürüdüm. Şoförüm arabadaydı. Kar yağıyordu. Arkamdan iki kişi bacaklarıma sopayla vurdu düşeyim diye, düşmedim. Döndüm. Biri kafama vurdu sopayla, boğuşmaya başladık. Onlar sopalarla vuruyor, ben yumruklarla. Beş kişiydiler, ikisi sopalarla vururken biri silâh tutuyordu. Silâh çekersem belki ateş edecekti.” Kendisi eski milletvekili olduğu için, üst düzey siyasetçi olduğu için silah taşıma ruhsatı var ve söylüyor zaten. “Ben silahlı değildim. Silâhım arabadaydı.” Yani arabada silâh var. “Bereket üzerimde silâh yoktu, yoksa silâh çekerdim ve onlar da bana silâh çekerdi” demeye getiriyor. “Sonra biri daha silâh çekti.” Yani silâhlı iki kişi oluyor. “Beşincisi de sopayla kenarda bekliyordu. Kafamdan kanlar akmaya başladı. Yumruklaşmaya başladım iki kişi ile, o sırada sol elim kırılmış. Baktım gözlerim görmüyor.” Sonra şoförüne silâh doğrultuyorlar. Arabasının içinde şoförü var. Şoförüne silâh doğrultuyorlar. Ardından şoförü havaya iki el silâh sıkıyor, bu kişiler kaçtıktan sonra. Yani işin içerisinde iki silâhlı kişi var. Eski milletvekili olduğu için Selçuk Özdağ’ın da belinde silâhı olabilirdi ve olay bir silâhlı çatışmaya ve çok daha vahim sonuçlara yol açabilirdi. 

Şimdi, bu olaylar daha önce Türkiye’de çok oldu. Anamuhalefet partisi genel başkanı neredeyse linç ediliyordu, biliyorsunuz. Bunların hiçbirisinden ciddi bir sonuç çıkmadı. Kılıçdaroğlu’nun başına gelenlar: hem şehit cenazesindeki saldırı, Adalet Yürüyüşü sırasında IŞİD’in saldırı planı gibi, bir keresinde de bir mermi bırakılmıştı. Bütün bunlar yapanların yanlarına kâr kaldı ve bu sefer de böyle mi olacak diye beklemeye başladık. Ve tabii ki öncelikle siyasî tepki olacak mı olmayacak mı diye beklemeye başladık. Çünkü burada iş biraz da karışmıştı. Yani Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırılara gösterilmesi gereken, ama gösterilmeyen tepkiler bir kenara kaydedildi. Bu olayda bakalım ne olacak diye beklemeye başladık. Selçuk Özdağ tabii ki en öne çıkan isim. Ülkücü kökenli; daha sonra Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte Büyük Birlik Partisi’nde hareket ediyor, ardından AKP’ye giriyor, milletvekili ve genel başkan yardımcısı oluyor. Daha sonra İYİ Parti ile adı geçiyor, ama Gelecek Partisi’nin Ahmet Davutoğlu’yla birlikte kurucularından, en önemli isimlerinden ve genel başkan yardımcısı oluyor. Sonuçta AKP çevrelerinin çok yakından tanıdığı birisi, yakın bir zamana kadar da o partinin genel başkan yardımcısı olmuş bir kişi. Sonra bir gazetenin Ankara temsilcisi ve de bir avukat. Bütün bunların ardından açıklamalar gelmeye başladı iktidardan. Bülent Turan’ı hatırlıyorum, Grup Başkanvekili, ilk açıklama yapanlardan. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’den geldi. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’dan geldi ve bunun devamı gelmeye devam etti. En son Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın mesajını gördüm. Ve Cumhurbaşkanı’nın bizzat Selçuk Özdağ’ı telefonla aradığı haberi gelince, bu sefer durum biraz değişiyor galiba diye düşündüm şahsen. 

Orhan Uğuroğlu’na Cumhurbaşkanı’ndan telefon gelmiyor, ancak Fahrettin Altun kendisini arayıp Cumhurbaşkanı’nın da selâmını iletiyor. Fakat bu yayından biraz önce internette, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun Karar televizyonunda yaptığı yayının videosunu izledim. Orada Ahmet Davutoğlu şunu söylüyor, çok ilginç, diyor ki: Cumhurbaşkanı aramış ama “Geçmiş olsun” dememiş. “Saldırganlar yakalanacak ve cezasını çekecek” dememiş. Ahmet Davutoğlu’ndan aktarıyorum. Söylediği sadece, işte: “Selçuk, hayırdır? Ankara’da mı oldu olay?” diye sormuş. Öyle bir konuşma geçmiş. Yani Davutoğlu Cumhurbaşkanı’nı aramasından tatmin olmamış. Kendisine bunu Selçuk Özdağ aktardığına göre, o da çok fazla tatmin olmamışsa benziyor; ama yine de bir adım olarak kaydetmek lâzım.

Burada bu saldırılar nasıl oldu? Bir günde üç saldırı, daha önceki saldırılar… Bunların nedeni belli. Bu saldırılan kişilerin bir şekilde ülkücü hareketle ilişkileri var. Mesela Afşin Hatipoğlu, Ülkü Ocakları başkanlığı yapmış geçmişte — pek bildiğim birisi değildi, bu vesileyle öğrenmiş olduk. Ama Orhan Uğuroğlu’nu biliyoruz. Zaten gazetesi Yeniçağ ortada. Burada mesele ülkücü hareketle bir şekilde ilişkili olup, sonradan şu anda MHP’yi, MHP Genel Başkanı’nı rahatsız edecek çıkışlar yapan kişiler bunlar. Ve bu saldırılar sanki kendiliğinden olmuş gibi bir intiba yaratılmak isteniyor. Daha öncekiler de böyle olmuştu. Birileri kızmış. Örneğin ne dedi Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın? O, Selçuk Özdağ’a yönelik bir seri tweet atan. “Benim bu olayla hiçbir ilişkim yok, ilişkim olması da söz konusu olamaz. Ülkü Ocakları artık 80 öncesi Ülkü Ocakları gibi değil, ama bu hareketin delisi çoktur, talimat dinlemezler.” Yani bizden şuna inanmamız isteniyor: Bunu birtakım denetlenemez çocuklar yapmış olabilir. Bu Ahmet Davutoğlu’nun zamanında IŞİD’le ilgili söylediği lâfı birazcık çağrıştırıyor. Böyle bir şey; birbirinden bağımsız deli çocukların ayrı ayrı, benzer gerekçelerle üç ayrı kişiye –birisi avukat, birisi gazeteci, birisi siyasetçi–, işin içerisine silâh da girerek… özellikle Selçuk Özdağ olayı çok da böyle kendiliğinden oluşmuş gibi değil; birileri çok öfkelenmiş gitmiş, üçü sopalı, ikisi silâhlı — çünkü bir milletvekili olduğu için silâhı olduğunu da biliyorlar, ona göre gidiyorlar. Bayağı bir örgüt gibi. Aslında kolaylıkla terörist saldırı olarak tanımlanabilecek bir olay. Çünkü işin içerisinde silâh var. Silâhlar çekiliyor, gösteriliyor. Böyle bir olay.

Bu, AKP’yi, AKP yönetimini, her türlü, sorumlu sorumsuz, yetkili yetkisiz her türlü AKP’liyi aslında ciddi bir şekilde kaygılandırması gereken bir olay. Çünkü her ne kadar otoriter rejim vs. hep bütün bunları söylüyor olsak da, devletin baskıcılığını söylüyor olsak da, bütün buralarda genellikle şiddettin tekeli devlette oluyor. Devlet yapıyor bu baskıyı. Devlet gerekirse gazeteciyi içeri atıyor. Devlet gerekirse sokakta gösteri yapanı coplatıyor vs.. Bütün bunlarda tekel devlette; ama burada kendini devletin yerine koyan birileri şiddete başvuruyorlar ve doğrudan siyasetçilere ve göstere göstere gazetecilere saldırıyorlar. Bu bir anlamda bu bir haddin aşılması olayı: Bir günde üç saldırı. Bu nedenle açıklamaları bekledim, geldikçe de önemsedim. Ama açıklamaların hepsi belli bir yerde durup kalıyor. Nasıl kalıyor? Fâiller belirsiz. Hatta Bülent Turan’ın yaptığı açıklamada şöyle bir cümle vardı: “Siyasette her şey olur, ihanetler de olur, ama buraya şiddet giremez.” Yani bir şekilde safını saldırıya uğrayanlardan yana yapmadığını vurgulama ihtiyacını da hissediyordu onun yaptığı açıklamalar. Bütün bunlarda bir özne yok. Saldırganlar yakalanacak, hak ettikleri cezayı alacaklar deniyor. Ama bunun ciddi bir şekilde göstergeleri yok. Normal şartlarda bu olaylar, Türkiye’deki kurulu güvenlik sistemi içerisinde, istihbarat yapılanmaları içerisinde çok kolaylıkla, hızlı bir şekilde çözülüp aydınlatılabilecek olaylar. Yani bunlar organize mi değil mi, kimden talimat alınmış, kendi başlarına yapmış olabilirler mi? Mesela 5 kişinin Selçuk Özdağ’a saldırması. Bir kere bu beş kişinin ikisi tabancalı, üçü sopalı; beş kişinin kendiliğinden bir iş yapması diye bir şey söz konusu olamaz. Yani bir kişi saldırır. Zamanında belki hatırlayanlar vardır, Anıtkabir’de 10 Kasım’da birisi bir Kuran-ı Kerim göstermişti, büyük bir olay olmuştu. Ama işte kimileri ona “meczup” dedi, kimileri “fevrî bir olay” dedi vs.. Yani bir kişinin yaptığı bir iş — ki onda bile, “arkasında birileri muhakkak bir şekilde vardır” diye konuşulmuştu. Burada beş kişinin birden yaptığı bir olayın kendiliğinden, öfkeli birtakım gençlerin –delirmiş, çok kızmış gençlerin– yaptığı iş olarak görülmesi akla mantığa aykırı. Ama bu soruşturmanın sonuna kadar gitmesi durumunda, işte burada olay karışıyor. Cumhur İttifakı’nın içerisinde bir tartışmanın yaşanma ihtimâli var. Bu saldırılar aslında Cumhur İttifakı hakkında son dönemde dile getirilen bir dizi senaryoyu, spekülasyonu akla getiriyor. Tartışma olduğu, Cumhur İttifakı’nın dağılabileceği, Erdoğan’ın başka arayışlara gidebileceği şeklinde bir dizi senaryo var. Bunların ne derece doğru olduğu şüpheli; ama bütün bunların üstüne böyle bir olayla, aslında ittifak bence çok kırılgan bir yere doğru evriliyor. Bu bir sınama oldu; eğer devamı gelirse, bunun artık belli bir sonucu olmak zorunda. Aslında şu hâliyle bile; değil üç kişiye, Selçuk Özdağ’ yapılan saldırının ardından bile kıyâmetin kopması gerekiyordu. Bu kıyâmeti de herkesin koparması gerekiyordu. Ama medya birçok olayda olduğu gibi; hatırlayalım: Damadın istifâsını da saatler –hatta günü de aştı–sonra görebilmiş bir medya atmosferinden bahsediyoruz. Bunun bir partinin genel başkan yardımcısının –ki yakın bir zamana kadar iktidar partisinin genel başkan yardımcısı–, sokak ortasında gündüz gözüyle evinin önünde böyle bir saldırıya uğramış olmasının çok ciddi bir şekilde hesaplaşmasının yapılması gerekirdi. Bu hesaplaşma sadece adlî değil aynı zamanda siyasî olması gerekirdi. Belli ki burada da bu iş yapılmayacak. Ama bütün bunların hepsi birike birike faturayı herkes için, sadece MHP için değil, aynı zamanda AKP için de çok ciddi bir şekilde ağırlaştırıyor. 

Şimdi hatırlayın, aynı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti iktidarının dökümünü yapıyor ve bu dökümde çetelerle savaştığını söylüyor. Her türden çeteyle savaştığını söylüyor. İşte darbeye karşı, savaş suçuna karşı, buna karşı diye bir şey söylüyor. Bu çetelerle savaşmak, vesâyet ile mücadele etmek, bu hareketin –doğru ya da yanlış– en öne çıkarttığı hususlar. Ama siz böyle bir ortamda, Ankara’nın göbeğinde, rakip bir partinin genel başkan yardımcısını silâhlı sopalı birileri akılları sıra cezalandırmaya kalkıyorsa, bu sizin siyaset alanınızı gaspetmek anlamına geliyor. Olayın otoriteyi gaspetme kısmı ayrı adlî bir husus, o zaten devleti yönetenlerin birinci derecede sorumluluğu, görevi. Ama bir diğer yönde de muhalefetin bir ileri gelenine saldırılması, aslında sizin siyaset yapmanızı engellemek anlamına geliyor. Ama Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırılarda, özellikle cenazedeki saldırıda o fotoğraf hep gözümün önünde: Çok korkunçtu, çok utanç verici bir fotoğraftı. Ama utanması gerekenler utanmadılar ve genellikle, “Ne işi vardı orada? Niye gidiyor oraya? İstenmediği yere niye gider?” gibi şeyler söyleyerek olayı geçiştirmeye ve mâkulleştirmeye çalıştılar. Burada bu son olaylarda mâkulleştirme çabası pek yok gibi ya da dozu az gibi. Ama mâkulleştirmemeleri, bu olayın hesabını hem adlî olarak hem siyasî olarak sormak istedikleri anlamına gelmiyor. Dolayısıyla bu saldırı aslında bu kişileri, yani Selçuk Özdağ’ı, Orhan Uğuroğlu’nu ve Afşin Hatipoğlu’nu, daha önce çok sayıda kişiyi aynı şekild,e ama bu sefer bir günde yapılanlar özellikle, onların gözünü korkutmak, tabii ki onları sindirmek, ama aynı zamanda da AKP’ye, AKP yöneticilerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok ciddi bir meydan okuyuş. Bunu görmek istemiyorlar. Bununla yüzleşmek istemiyorlar. Ama bu tür olayların kendilerinin zaten iyice azalmış olan itibarlarını ve otoritelerini iyice sarsıyor. Otoriter olmanız, çok güçlü bir otoriteye sahip olduğunuz anlamına gelmiyor. Burada da gördük, en otoriter rejimde bile sokak ortasında birileri gelip ilk akla gelebilecek siyasetçilerden birisine saldırabiliyor, bunu da gördük. Bütün bu olaylar dediğim gibi zaten azalan itibar ve otoritelerini çok ciddi bir şekilde aşındırıyor. 

Saldırıya uğrayanlara geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Birisi meslektaşımız, birisi bildiğimiz, bizim de Medyascope’ta değişik vesilelerle ağırladığımız bir siyasetçi. Birisi de bir televizyonda programcılık yapıyormuş, bilmiyordum ama bu vesileyle öğrendim. Hepsine geçmiş olsun diyorum; ama esas geçmiş olsun dilemek gereken, Türkiye’de demokrasi, çoğulculuk, hukuk devleti. Buna çok kötü bir şekilde geçmiş olsun dilemek gerekiyor. Bunun öncesinde biliyorsunuz tamamen devekuşu politikası izlenen Alaattin Çakıcı’nın Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik çok ciddi, aleni tehditleri vardı. Onların da üzerine yatıldı. Bunların üzerine biraz yatılmıyor gibi yapılıyor, ama takip edeceğiz, göreceğiz. Çok fazla bir şey çıkacak mı? Açıkçası, sanmıyorum. Ve hani hep söylenir ya: Yanılmak istiyorum. Bakalım göreceğiz. Evet, iyi şeyler değil, kötü şeyler bunlar. Bu iktidar açısından da kötü bir şey; tabii ki öncelikle saldırıya uğrayanlar, ardından onların yakınları, sonra iktidarın kendisi. Ama tüm Türkiye’de böyle böyle sokakta bu şiddetin, siyasî şiddetin sokağa bu kadar aleni ve cüretkâr bir şekilde, kibirli bir şekilde, cüretkâr bir şekilde taşınıyor olması hiç iyi şeylere delâlet değil. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus