Haftanın Konuğu (13): Can Kozanoğlu Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gazeteci-yazar Can Kozanoğlu, kendisinin de mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananları, CHP’nin ittifak stratejilerini, koronavirüsle mücadele sürecini yorumladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bu hafta konuğumuz gazeteci-yazar Can Kozanoğlu. Can, hoş geldin. Arayı epeyce açtık. Tanıtımda arkadaşlarımız “Can Kozanoğlu için hangi unvanı kullanalım?” diye sordular. Gazeteci-yazarda anlaştık. Ama aslında sen sosyologsun, değil mi?

Can Kozanoğlu: Evet. Ama o unvânı uygun gördüyseniz o olayım Ruşen. Sosyolog olarak sorarsan başka cevap vereceğim, gazeteci olarak sorarsan başka cevap vereceğim.

Çakır: Ve Boğaziçi Üniversitesi mezunusun. Gündemde de Boğaziçi var. Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atanmasından itibaren sadece öğrenciler ve öğretim üyeleri değil, mezunlar ve benim gibi mezun olamadan okuldan ayrılmak durumunda kalanlar da bayağı hareketlendi, ilgilendi. Aktif olarak katılanlar, destek verenler var. Sen nasıl takip ediyorsun bu olayı? Dışarıdan mı, yoksa bir Boğaziçili olarak kendini de dâhil ediyor musun?

Kozanoğlu: Duygusal olarak ediyorum, ama fiziksel olarak etmedim açıkçası. Sen gittin mi?

Çakır: Hayır, ben yorumlarımı yapıyorum. Olay yerine gitme şeklinde bir dahlim olamadı.

Kozanoğlu: Uzaktan üzülenler ve uzaktan destekleyenlerdeniz. Bir yandan, çocukların gördüğü muameleye üzülüyorum. Bir yandan çocukların gösterdiği direnişe seviniyorum ve gururla karşılıyorum.

Çakır: Biliyorsun ben Boğaziçi Üniversitesi’ni Hasdal’daki Askerî Cezaevi’ndeyken kazanmıştım.

Kozanoğlu: Dünkü yayınında vardı galiba.

Çakır: Evet dün yaptığım yayında söyledim. Boğaziçi’ni 1. sıraya yazdığımı koğuştaki arkadaşlarıma söylemeye utanmıştım. Çünkü Boğaziçi bizim gözümüzde bir burjuva okuluydu. Hakikaten de, öğrenci hareketi tarihinde Boğaziçi Üniversitesi ODTÜ, İTÜ ile kıyaslandığında…

Kozanoğlu: Çünkü 60’lı yıllarda öğrenci hareketi başladığında orası daha Robert Kolej’di. Ayrı bir yapı gibi, merkezî Yüksek Öğretim Sistemi’nin dışındaydı. 70’li yılların başında o sistemin içine geçti. Bir de, Boğaziçi Üniversitesi’ne girebilmek için, Merkezi Üniversite Sınavı’nda, dil puanının belli bir dilimin üzerinde olması gerekiyordu. O yüzden Anadolu’dan gelen öğrenciler girebiliyorlardı, ama o önlerinde nispî bir engeldi. Onun için 70’li yıllarda, hatta 80’lerin sonuna kadar o saçma kısıtlama kalkana kadar, diğer üniversitelere göre biraz daha burjuva yapısı vardı. Ama mesela onun tepkiselliği, Robert Kolej’in 60’lı yıllardaki versiyonunda çok da militan solcu çıkmıştır. Onlar da genellikle Maocu hareket yakındır. O şehirli burjuvalığın tepkisi olarak, biraz daha köylü devrimciliğini câzip görmüşlerdir. Hatta kendi içlerinde talihsiz bir cinayet olayı da vardır. Hani hiç siyasetin olmadığı bir yer değil, ama 70’li yıllarda başka bir yer. Konumuz 2021 ise, 2021’de biz mezunları… Seni de mezun sayıyoruz Ruşen. Sen 8 yılda bitirememişsin, ben 10 yılda bitirdim. Ben de sanki 4 yılda bitirmiş gibi hava atmayayım sana. Ama çocuklar gurur duyduğumuz işler yapıyor.

Çakır: Kendisi de Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmış olan Hilal Kaplan birçok çıkış yaptı, ama sembolik bir anlamı var. “Burası oligarşik bir yapı. Burayı yıkacağız yeniden yapacağız” gibi, olayı sadece bir rektör ataması olarak değil de bir kültür savaşının yeni bir safhası olarak gösterme durumu var. Sence bu son olayın böyle bir boyutu var mı?

Kozanoğlu: Okulun geçmişine bakarsan, başka bir yönüyle var. Bugünkü hâline bakarsan, bir intikam almak, Türkiye’de belli bir kültürün simgesi olmuş bir yeri, başka bir kültür adına ele geçirmek gibi içten içe bir niyet var herhalde. Ama başarıya ulaşır mı? Zannetmiyorum. Çünkü orada bulunabilmenin ölçüsü belli bir kültürü benimsemek değil; aynı zamanda belli bir azim, çalışkanlık ve potansiyel eşiğini de aşabilmek. O eşik aşıldığı zaman da, orası çok kolay teslim edilen ya da teslim alınan bir yer olmuyor ve olmaz diye düşünüyorum. 

Çakır: Bir de şöyle bir sorun var: Sanki orası muhafazakâr insanlara kapalı zannediliyor. Halbuki öyle bir yer değil.

Kozanoğlu: Yıllar önce, o dil barajı kısıtlaması olmadan önce –kalktığı yılı tam bilmiyorum, ama 80’lerin sonunda olması lâzım–, muhafazakâr öğrenci sayısı daha azdı. Ama ondan sonra, özellikle Anadolu’dan –taşra deyince de birileri kızmaya başlamış, bunu da sosyal medyada gördüm, tam ne diyeceğimi bilemedim–, metropol olmayan yerlerden gelen çalışkan öğrencilerin girebilme imkânı arttı. Birtakım dershaneler yoluyla, onların içindeki muhafazakârların oranı arttı. Bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi hiç de öyle muhafazakârlara kapalı bir yer değil. Ama kültür itibariyle, oraya gelen muhafazakârlar da değişti, gündelik yaşam içindeki özgürlüklere karşı daha toleranslı oldu. Hatta o özgürlükleri kendi yaşam alanlarına daha kolay taşıyabilir hâle geldiler. Zaten bu eylemlerde de zaman zaman rastlıyoruz onlara. Tabii muhafazakâr öğrenciler diğer öğrenciler kadar protestoların içinde gibi bir abartıya girmeyelim, o ayrı bir şey. Ama hakikaten protestoların içinde varlar. En azından hem vicdan hem akıl kullanabilen öğrenciler de var. Ama aslen bu protestolar muhafazakârların protestosu değil.

Çakır: Bir de olayın belli bir aşamasında işin içerisine LGBTİ boyunu katmaya çalıştılar — ki başından itibaren vardı. Benim Boğaziçi’ne girişim 1982. Yani 40 yıla yakın.

Kozanoğlu: 39 yıl olmuş.

Çakır: Evet. O zaman da eşcinsel arkadaşlarımız vardı, ama kapalı devre olarak biliniyordu. Zaten o tarihlerde Türkiye’de kendini ifade eden bir LGBTİ hareketi yok.

Kozanoğlu: Kulüpleşmek kimsenin aklına gelecek bir şey değildi. Bir de herkesin kafası da değişiyordu. Sana çok açık bir şey sorayım Ruşen, ben kendi cevabımı samimiyetle önden söyleyeceğim. Diyelim ki 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde LGBTİ kulübü kurulsa –o zaman harflerin bazıları yoktu, yalnızca eşcinsellik ya da gay toplulukları vardı– bakışın bugünkü gibi mi olurdu?

Çakır: Herhalde olmazdı, ama yine de düşmanca olmazdı.

Kozanoğlu: Benim de olmazdı. Yani gidip taşlamazdım tabii, ama “Destek verelim, dayanışalım” diye düşünmeyebilirdim. Hatta yalan söylemeyeyim, büyük ihtimalle düşünmezdim. Ama şu son 1 hafta içinde hedef gösterildikleri üslûpta olmazdı. Tabii hepimiz değişiyoruz. Türkiye de değişiyor, dünya da değişiyor. Dünyanın değişmesi derken, çok alâkasız bir şekilde aklıma geldi: 10 yıl önce –2011 yılı olduğunu çok iyi hatırlıyorum– bir haber gördüm; Amerika’da Gallup Araştırma, 1996’dan itibaren her yıl, “Eşcinsel evliliğini onaylıyor musunuz, onaylamıyor musunuz?” diye her yıl sorarmış. 2011 yılında ilk defa, onaylayanlar onaylamayanları geçmiş. Rakamlar tam aklımda değil, ama “yüzde 70 karşı, yüzde 30 destekliyor”dan, 2011’de yüzde 50-50’ye gelmişti. Ondan beri merak edip her sene bakarım. Şimdi “yüzde 70 destekliyor, yüzde 30 karşı”ya geldi. Dahası, “Trump’ın çevresindeki azgın muhafazakârlık” diyoruz. Bazı Evanjelist grupların desteği yüzünden— ki onlar çok dindar gruplar. Trump’ın Cumhuriyetçi seçmenlerinin içinde de yüzde 48-49 oranında eşcinsel evliliği destekleyenler var. Yani, hepimiz değişiyoruz. Amerika’da da, Avrupa’da da değişiyor. Türkiye’de de belki bugün tepki gösterenlerin bakışı değişecek. 

Konumuza dönersek, Boğaziçi Üniversitesi’nde protestolar başlayınca, “Kamuoyunda en fazla tepkiyi çekebilecek şey ne olabilir?” diye bir açık aranmaya başladı. Aslında Kâbe resmi de değil, ama Kâbe resmi olduğu söylenen hâdise, LGBTİ gruplarının olaylardaki varlığı olmasa da, bir şekilde uydurulacaktı. Hiç LGBTİ bayrağı simgesi görünmese, hatta onların kulübü eylemlere karşı çıksa da, hiç o Kâbe resmi olmasa bile, 1- “Kutsalımıza saldırdılar, dinimize saygısızlık ettiler”; 2- “Bakın bunlar ne kadar yozlaşmış bir hayat sürüyor” diye illâki bir şey bulacaklardı. Onun için, “Siz niye oraya geldiniz? Bu sergiyi bu kulüp mü açtı?” tartışmasının, bizim durduğu yerde duranların hiç ilgileneceği bir şey olmaması gerekir bana göre.

Çakır: Dün Süleyman Soylu söylemiş, bugün de Cumhurbaşkanı, “LGBT, yok öyle bir şey. Bu ülke millidir, manevidir ve bu değerlerle geleceğe yürümektedir” diye açıklamış. Bu tür gündelik hayat konularına tarihsel boyutta da meraklısın. Ben de senin kadar olmasa da biliyorum. Dünya tarihinde de, Türkiye’nin tarihinde de, Osmanlı’da bunlar bir vâkıa. Bu, sonradan çıkmış, Süleyman Soylu’nun dediği gibi, “Batılılar’ın komplosu” değil.

Kozanoğlu: Şimdi şöyle: Burada terminoloji hatası yaparsam özür dilerim, onların da çok fazla hassas olanları var bu konuda. Başımıza bir şey gelmesin diye belirteyim. Bir politik hareket olarak, bugünkü gibi bir LGBT ve LGBTİ hareketi yok. Ama hiç kimsenin geçmişinde yok. Olayı cinsel yönelimler itibariyle ele alırsan, belki homosapiens öncesinden itibaren var. Elbette ki bizim tarihimizde de var. Nasıl olmaz zaten? 

Çakır: Onlar bu hareket hâlini cinsel yönelimmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Aslında şunu söylüyorlar: “Hep vardınız. Sesinizi çıkarmıyordunuz. Yine sesinizi çıkarmayın. Gizli gizli ne halt yiyorsanız yiyin. Ama sesinizi çıkarmayın. Hele bana karşı hiç çıkarmayın” gibi bir yaklaşım var.

Kozanoğlu: Aslında bence yaklaşım şu: “Siz ortalıklarda olun ki ben sizi birilerine karşı siyasî malzeme olarak kullanayım.”

Çakır: Peki, bu işe yarıyor mu? Ben yaradığını sanmıyorum. Bekledikleri kadar çok etkili olduğunu düşünmüyorum.

Kozanoğlu: Sıfır etki diyemem. Hayatı maalesef sosyal medya üzerinden izliyoruz. İki tür insan var: Bir, ortalığı karıştırmak için, “Ben de eylemcilere destek veriyorum, ama bu LGBT grupları nereden çıktı?” diyenler var. Bir de samimiyetle bunu söyleyenler var. Oranını bilmiyorum. O samimiyetle söyleyenleri belki biraz eylemin ruhundan, desteğin özünden uzaklaştırmış olabilir; ama çok yüksek bir oran olduğunu düşünmüyorum.

Çakır: Diyelim ki AK Parti seçmeni Ali Efendi, ekonomik nedenlerden veya şu ya da bu nedenlerle, bir şekilde AK Parti’den kopma noktasında. Tanıdıklarının kimisi DEVA Partisi’ne, kimileri de Gelecek Partisi’ne gitmiş. Ali Efendi AK Parti’ye bir daha oy vermemeyi düşünürken, birden Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eyleme, “Bak LGBTİ’ler de eyleme katılmış. Bunlar Erdoğan’ı devirmek istiyorlar” deyip tekrar AK Parti’ye konsolide olabilir mi? Ben bunun böyle mekanik olduğunu sanmıyorum doğrusu.

Kozanoğlu: Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eyleme şu şu gruplar katıldı diye olmaz, ama her gün yeni bir parça verildiği zaman… Mesela “LGBTİ bizde yok. Dışarıda var. Bizi devirmek isteyen kim? Dışarısı. Bir gün şu cinsel yönelime destek verir, başka bir gün başka bir eyleme destek verir. Televizyona şu diziyi koyar. Sosyal medyada şu hashtag’i destekler. You Tube’da şöyle bir kanal açar. Hepsi bizi parçalamak için.” O “dış güçler” korkusunu ve dış güçlere karşı direnen onurlu iktidar vurgusunu yapmak için, o parçaları birleştirdiğiniz zaman hiç işe yaramıyor da diyemem. Ama umdukları kadar mıdır, bilmiyorum. Çünkü artık çok az şey eskisi kadar işe yarıyor. İktidarın söylemlerinin üretkenliği azaldı. Yeni temalar bulamıyorlar. Eski temalar bayatladı. Bu da bir nispî tıkanma. Ama Hilal Kaplan, Süleyman Soylu biraz daha…

Çakır: Tam Süleyman Soylu’yu soracaktım sana.

Kozanoğlu: Ben de biraz da iyi şeylerden, güzel insanlardan bahsedelim diyecektim. Pandemi döneminde ta karşıdan buraya geldim.

Çakır: Soylu’yu bir sorayım, sonra kapatalım bu bahsi.

Kozanoğlu: Şaka yapıyorum. Biraz da mecburiyet oluyor tabii. Türkiye’de kimlerden kimlerden bahsetmek zorunda kalıyoruz.

Çakır: Cilalı İmaj Devri kitabında portreler vardı değil mi? Öne çıkan birtakım kişilerden hareketle…

Kozanoğlu: Portre değil de, insanları sosyal eğilimin birer simgesi olarak seçip, insanlar üzerinden o toplumsal eğilimleri anlatma çabası.

Çakır: Bugün başka bir konseptte benzer bir kitabı yapacak olsaydın, Süleyman Soylu portresi yazar mıydın?

Kozanoğlu: Enteresan bir soru oldu, ama cevabını bilemedim. Çünkü Süleyman Soylu’nun bir sonraki aşamasını bilsem, kesin yazarım ya da kesin yazmam diyemem. Ama seninle bir önceki yayınımız için geldiğimde –2 Haziran 2020, kapanmanın ertesi günüydü galiba–, Süleyman Soylu yeni bir çıkış daha yapmıştı ve bunu konuşmuştuk yayında. Çok fazla bir toplumsal karşılığı olmadığı görüşü ağır basıyordu sende.

Çakır: Siyasî geleceği olmadığı.

Kozanoğlu: Ben de, “Bir karşılığı var, ama o karşılık siyasî bir geleceğe dönüşür mü bilmiyorum” diyordum. O karşılığı açıklarken de şunu söylemiştim: Polis Devleti, yalnızca bizim bildiğimiz “Emniyet Teşkilatı’nın güçlü olduğu devlet” demek değil, ama onun da içinde önemi var. Polis Devleti’nin ruhunu benimsemiş bir yurttaş tipi de var. Onun simgesi, karşılığı Recep Tayyip Erdoğan sevgisi değil. Erdoğan sevgisinin konduğu yer başka bir şey. O Polis Devleti’ni benimsemiş yurttaş tipine simge olarak karşısında bulduğu isim, Süleyman Soylu. O insanlarımız da maalesef çok az olmadığı için, Süleyman Soylu’nun öyle bir karşılığı var. Bu söylediğim profilde de biraz İslam var, ama tam İslamcı değil. Biraz Osmanlı var, ama tama Osmanlıcı değil. Birazdan daha fazla bir ülkücülük var, ama saf bir ülkücülük değil. Bütün bunların karıştığı bir ruh hâli ya da hayatın içinde bir duruş. Belki tam duruş da değil, bir duruş arayışı. Süleyman Soylu da buna dayanan bir şey. Ama bunu siyasî bir geleceğe nasıl çevirip çeviremeyeceği, biraz da Erdoğan’ın, AK Parti’nin geleceğine, bundan sonraki seçimin sonucuna bağlı.

Çakır: Şöyle bir şey de var: Erdoğan dışında hemen hemen başka hiç kimse konuşmuyor. Tabii Bahçeli’yi de katarsak; o da iktidarın bir parçası çünkü. Konuşan belki yegâne kişi Erdoğan.

Kozanoğlu: Evet. Zaten ben de şunu düşündüm Ruşen. Bir yandan, “Ne kadar baskıcı bir ortam var, başımıza neler neler geliyor” diyoruz. Bir yandan da yeni anayasa, reform konuşuluyor. Sen geçenlerde “Erdoğan’ın yeni arayışı: Dışarıda güvercin, içeride şahin” başlığıyla bir yayın yapmıştın. O güvercinliğin bir şekilde gösterilmesi lâzım. Aslında Recep Tayyip Erdoğan bir kritik karar döneminden geçiyor. Mesela ekonomide makas değiştirdi; Berat Albayrak kurban oldu. Şimdi güvenlik politikaları konusunda bir makas değiştirecek olsa, kimi kurban verecek?

Çakır: Kimin gideceğini biliyoruz.

Kozanoğlu: Süleyman Soylu. Aslında konunun ne olduğu önemli değil. Şu anda kurban verilse, bir karşılığı olacak, hayatın içinde bir tepki doğuracak, fark edilecek kim var? Mesela Bakanlar Kurulu’nun yarısı –bugün “Kabine” diyoruz artık– görevden alınsa, isimlerini o zaman öğreniriz. Şu anda iktidarın elinde kurban edilmesi etki yaratabilecek tek kişi var.

Çakır: Hulusi Akar ve Hakan Fidan da var, ama onları ayrı tutuyoruz.

Kozanoğlu: Onlar doğrudan siyasetin içinde değil. Bir de, şu dönemde Süleyman Soylu popülaritesinde değiller. Kısa dönemli çok ses yaratırlar, ama uzun vâdeli etki yaratacak isimler değil. Yine burada son yayına geldiğimde Cihat Yaycı diye bir isimden bahsediyorduk.

Çakır: Evet, doğru. Mavi Vatan meselesi

Kozanoğlu: Hatta seninle dönüşte yolda da konuşmuştuk. Herhalde üzerinden 8 ay geçmiş, bir daha da bahsetmemişizdir.

Çakır: Hayır, bahsetmedik.

Kozanoğlu: Ama Süleyman Soylu öyle bir isim değil.

Çakır: Ben Cihat Yaycı ile yayın yapmak istedim, “Ben yayınlara çıkmıyorum” dedi. Ondan sonra arka arkaya televizyonlara çıktı ve bitti. Devamı gelmedi. Çünkü yayına çıkmamak, ilgi çok olduğu zaman kullanılan bir şeydir. Bir ilgi vardı; ben de yayına çıkartmak istedim, başkaları da. Tabii ki başkalarını, daha güvenli alanları tercih etti. Ondan sonra da bitti. Artık insanların aklına pek gelmiyor. Geçenlerde diğer ismi gördüm: Cem Gürdeniz.

Kozanoğlu: VeryansınTV’de görmüşsündür. Sürekli orada çıkıyor çünkü.

Çakır: “Biraz iyi şeylerden konuşalım” diyorsun da bu arada düşündüm. Tabii futbol konusuna girmeyeceğiz, sen konuşmak istemiyorsun. Salgın meselesini geçen sefer de biraz konuşmuştuk, ama o zamandan bu zamana bayağı bir şeyler oldu. 2020 yılı virüs, 2021 aşı yılı olacak deniyordu. Gördüğün, hissettiğin kadarıyla ne dersin? İşler çok parlak gitmiyor sanki. Bir de, tedarik meselesi sadece Türkiye’nin meselesi değil, daha genel bir mesele benim anladığım.

Kozanoğlu: O konuya girmeden önce şunu söyleyeyim Ruşen: Ben de gülelim, iyi şeylerden bahsedelim derken, eski Sabah gazetesinin ekleri gibi zoraki pozisyon alalım diye değil, bir anda üst üste Hilal Kaplan, Süleyman Soylu deyince, hayatımızı nasıl insanlar üzerinden konuşup tartışmak durumunda kalıyoruz diye bunaldım.

Aşı meselesine gelince: Hayatın içinde politik bir konum var ya, mesela ben solcuyum, Medyascope izleyicisinin profili belli. Böyle şeyleri söylemek pek kolay olmuyor, ama galiba Çin aşısını tercih ederek doğru mu yaptık diye düşünmeye başladım. Senin demin söylediğin bir şeyle bağlantılı. Aşı temininde, bu yeni tip aşıları Avrupa ülkeleri bile kendi aralarında paylaşamaz hâle geldi. Bizim tercih ettiğimiz aşı daha kolay üretildiği, daha kolay saklandığı için, aşı konusunda elbette bir İsrail değiliz; onlar gerçekten bütün dünyayı hayranlıkla izler halde bıraktılar. Ama o kadar da kötü durumda değiliz. Çünkü çevremden de biliyorum, ileri yaş gruplarına epey ulaştı. Bizim de yaşımız ilerlediği için bekliyorum. Aşı konusunda da hiç kafası karışık olmayanlardan biriyim; ne aşısı bulursam onu olacağım. Tahminen de Çin aşısını bulacağız. İlk bulduğum anda da olacağım. Okuduğumdan ve bilgisine güvendiğim arkadaşlarımdan da endişemi besleyecek bir şey duymadım.

Çakır: Uygur meselesi ile Çin aşısı tedariki arasındaki bağlantı iddialarına itibar ediyor musun? Çünkü adını söyleyemediğim, Japonların meşhur gazetelerinden biri, onlarla ilgili geniş bir haber yapmıştı yakın zamanlarda. Çünkü Çin bu tür şeyleri çok rahat kullanabilen bir ülke. Türkiye’de de iktidarın Çin konusundaki tavrı ortada. Uygurlar konusunda da tuhaf bir şey yapıyorlar: Bir taraftan, burada yaşayanları kolluyorlar; ama diğer taraftan, seslerini çok çıkartmamalarını sağlıyorlar. Bizim de haber yapmak için ulaştığımız Uygur kuruluşları da seslerini çıkartmak konusunda çok temkinliler. Onların durumu çok daha zor. Hem bir taraftan davalarını anlatmak, hem de iktidarla ilişkilerini bozmamak istiyorlar. İktidar da, hem Çin’le ilişkisini bozmayıp hem de Uygurlar’ı bir şekilde korumak istiyor. Çok garip bir durum var.

Kozanoğlu: Üzerinde çok düşündüğüm bir konu değil Ruşen. Sen de güzel anlattın, ben de burada zaman harcamayayım. Söylediğin haberleri gördüm, ama fazladan söyleyebileceğim bir şey yok.

Çakır: Çünkü çok ciddi bir şekilde dünyanın gündeminde biliyorsun.

Kozanoğlu: Son zamanlarda, evet.

Çakır: Uygurlar’a yönelik soykırım suçlamaları var. Bu aradaBioNTech’in kurucularından Dr. Özlem Türeci benim hemşerim çıktı. Sonradan öğrendim.

Kozanoğlu: Eşi Dr. Uğur Şahin’le de aynı etnisiteden olduğumuz çıktı.

Çakır: Özlem Türeci Hopalı değil ama Fındıklılı.

Kozanoğlu: Altta kalmak istemiyor gibiyiz. Sizden mi bizden mi deyip konuşuyoruz.

Çakır: 2015 yılı Nobel Kimya Ödülü’nü Prof. Aziz Sancar almıştı biliyorsun, Erdoğan da onu kutladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aşıyı bulan bu iki Türk’le ilgili muhakkak bir iletişimi olurdu; konuşurdu, birlikte bir fotoğraf çekerdi filan. Çünkü bu kişiler, belki Nobel de alacak olan, Times dergisinin kapağında yer almış insanlar. Şimdi spekülatif bir şey soracağım ama, sence orada bir sorun mu var?

Kozanoğlu: Hiç bilmiyorum ki Ruşen. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile diyalogları olmuş.

Çakır: Olmuş mu?

Kozanoğlu: Yani Fahrettin Koca doğru söylüyorsa, çünkü her söylediğine güvenmiyorum; doğruluk referansı olarak isabetli bir isim olmadı Fahrettin Koca. Ama hiç görüşmüşlüğü, konuşmuşluğu olmasa, herhalde böyle bir şey söylemezdi. Fahrettin Koca ile diyalogları olmuş, ama Erdoğan’la olup olmadığını bilmiyorum. Belki biraz da fiziksel olarak yan yana gelme imkânları olmadığındandır. Erdoğan’ın birçok yönünü beğenmiyoruz, ama zeki biri. Yan yana görünmenin prim getireceği insanlar hangi dünyadan olursa olsun, onlarla bir araya gelir. Pandemi geçtikten ve gidilip gelindikten sonra, senin, “yok” dediğin fotoğraf verilebilir. İnsanlara da böyle şeylerde çok kızılıyor. Mesela, Erdoğan Almanya’ya gidip onlarla buluşsa ya da onlar Türkiye’ye geldiklerinde saraya davet etse, fotoğraf çektirseler, hemen “Gözümüzde düştünüz” filan denecek. E şimdi yurtdışında yaşayan bir insan olarak seni Cumhurbaşkanı çağırmış –sev, sevme– “Hayır” demek de o kadar kolay bir şey değil onların durumundaki insanlar için. Sen, ben belki diyebiliriz, nasıl olsa çağrılmayacağız. Ama belki sen çağrılırsın.

Çakır: Yok, biz o defteri çoktan kapattık. Lâf lâfı açıyor. Fahrettin Koca dedin de… Hani “Ummak istiyorum” diye moda bir lâf çıktı. Fahrettin Koca ilk çıktığı zaman…

Kozanoğlu: Sen çok ummak istedin Ruşen. Ben lâfı uzattırmadan söyleyeyim. Fahrettin Koca ilk Mart ayında ortaya çıktı. Sen aslında muhafazakâr kesimden insanlar için hep ummak istiyorsun. Uma uma 60 yaşına geldin. Bir hayal kırıklığı zinciri hâlinde yaşadın. Haziran ayı oldu sen hâlâ ummak istiyordun, ama tablo ortaya çıkmıştı. Hatta bana sormuştun bunu. Ben de sana, “Tarihî Ankara Garı’na çöken sağlık zincirinin patronu hakkında olumlu konuşmam” demiştim. O zamanlar olumlu konuşanlar vardı. Şimdi herhalde çok dar bir çevre kaldı.

Çakır: Peki, böyle bir şey nasıl olabiliyor? Toplumun bir kesimine hiçbir şekilde güven vermeyen, verme derdi de olmayan bir yönetim şekli nasıl olabiliyor? İşin formülü mü bu? Yoksa belli bir kesim, ummak isteme şansı bile olamadan kalıyor. Çünkü tamamen bir dışlanma politikası var.

Kozanoğlu: 15 yıl önce böyle değildi, biraz daha kavrayıcı politika vardı. O yüzde 50-50 sıkışması var ya, şimdi giderek küçük parseller halinde kendi tarafına çekme derdi var. Çünkü Türkiye’de bizim de içinde yer aldığımız çok geniş kesimler marjinalleşiyor. Mesela, etnisite, inanç, sınıf vs. hangi kimlik üzerinden tanımlarsan tanımla, bizim idealimizdeki kesimin marjinalize edilmemesi gerektiğini düşünürsün. “Toplumun yüzde 2’si, yüzde 3’ü, yüzde 5’i marjinal mi?” diye konuşursun. Şimdi iktidar üzerinden toplumun yüzde 40’ı marjinal konumuna düşürülüyor. O arada kalan 10’u kapışma derdi. Ama burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim: İlk başta konuştuğumuz Boğaziçi meselesinde, o tartışmalar sürerken, bir yandan da özellikle baskının olduğu Pazartesi gecesi şöyle bir tartışma devam ediyordu: “Niye her yerde CHP’yi suçluyorsunuz? Bakın, orada CHP milletvekilleri sahip çıkıyor öğrencilere.” Ama “Faik Öztrak da orada eylem yapanlara ne demişti? CHP adına nasıl dışlamıştı onları” diye tartışma sürdü. Şunu söyleyeyim: Öncelikle o Faik Öztrak’ın açıklaması değil. Faik Öztrak’a yaptırılmış CHP’nin ve Kemal Kılıçdaroğlu politikalarının açıklaması. Aklımda yokken yaralı bir yerime geldik, ama şunun için söylüyorum:  Marjinalleştiren yalnızca iktidar değil, muhalefet de marjinalleştiriyor. Son haftalarda Türkiye adına üzülerek belki de en sinirlendiğim olay, Fikri Sağlar’ın başına gelen. Fikri Sağlar’ın orada dile getirdiği düşünce, bundan 10 yıl öncesine kadar, başörtüsüne özgürlük talep eden liberallerin bazılarının, özellikle daha sol liberal dediğimiz kesimin dile getirdiği bir şey. “Başörtüsünün önündeki engeller kaldırılmalı, ama kamu görevi yapılırken dinî simge taşınır mı taşınmaz mı?” tartışması vardı. Hatta Nuray Mert onlara kızmıştı ve bir yazı yazmıştı zamanında. Şimdi belki iktidar malzeme yapacak bir şey arıyordu, oradan da Fikri Sağlar’a yüklendiler. Fikri Sağlar Halk TV’de yaptı bu açıklamayı. Olay RTÜK’e gitti ve Halk TV ceza yedi. Ben bunun haberini gördüm. “RTÜK’ten Halk TV’ye ceza” başlığını görünce altını okumadım. İşte klasik, AK Parti, MHP, belki İYİ Parti temsilcisinin oylarıyla bu ceza verilmiştir diye düşündüm. Ama baktım ki oybirliğiyle verilmiş ceza. Hatta bana da Mirgün Cabas söyledi karar oybirliğiyle alınmış diye. Yani CHP temsilcisi İlhan Taşçı ve Okan Konuralp’ın da oyuyla. Tabii onların böyle bir oy vermeyi isteyeceklerini düşünmüyorum. Belli ki onlara, “Siz CHP kontenjanından oradasınız. Aman biz bu cezaya karşı çıkarsak zor duruma düşeriz” denilerek oy vermişler. Bu, büyük bir rezalet.  

Konuyla alâkası yok, ama bir şeye bakarken fark ettim. Belki de bilinen bir şey de ben yeni görüyorum: RTÜK tarihinde 1994’den bu yana Üst Kurul’da yalnızca 2 kadın üye olmuş. Sonuncusu da, yıllar önce TRT’de İstanbul Müdürümüz olan Hülya Alp. Bu konuda AK Parti’ye çok kızmazsın belki, ama CHP’nin, bilmem kaç yıldır bir kadın üye gösteremediği tercihi de bu yönde olmuş. Muhalefetin bazı şeyleri marjinalleştirmesi, iktidarın yapmasından çok daha vahim. Tamam, her şey strateji üzerinden yürüyor; artık hiç kimse doğrudan bir siyasal görüş ifade etme derdinde değil. “Ben karşı tarafını oyunu nasıl alırım? Bunu nasıl kandırırım? Orada biraz olmadığımız gibi görünelim stratejisi.” Belki CHP’nin de böyle bir çabası var, ama bence orada Kılıçdaroğlu’nun biraz simgelenmesi var sanki. Belki herkes benim kadar rahatsız değil: Tamam, Türkiye’nin gerçekleri var, belli bir inancın çok yaygın olduğu bir toplum. Beş defa “yurttaş hakkı” derken, bir defa “kul hakkı” dersin. Ama beş defa “kul hakkı” deyip, bir defa “yurttaş hakkı” dersen, olay çok başka bir yere gidiyor. “Hz. Ömer’in adaleti” deyimini bir defa dersin, ama her adaletten bahsederken bunu söylersen, yahut “Kılıçdaroğlu ne güzel konuştu” denilen konuşmada bile bir defa “Allah’ın izni” diyebilirsin, ama baştan sona araya bunu yapay bir şekilde sıkıştırırsan, artık o dozda olmayan insanları da sen marjinalize etmeye başlıyorsun. Dahası, şunun da yanlış olduğunu düşünüyorum: Bu politika, AK Parti tabanında yer alıp, biraz daha şehir hayatı süren, modernleşmiş, gündelik hayatta özgürlüklere biraz daha toleranslı olan ve senin tarafına çekebileceğin insanı değil, “yobaz” diyebileceğimiz insanı çekmeye çalışır bir doza geliyor. O insan için de hiçbir şansın yok. Hani bu işler hep içki tartışması üzerinden gider ya, “alkolsüz bira” gibi bir parti oluyorsun. İçkici için, içki değilsin. İçki karşıtı olan için de adın”bira” zaten. Onun için bu konuya çok takıkım.

Çakır: Farkındayım.

Kozanoğlu: Bizim iktidara söyleyecek bir şeyimiz yok. Ama bu konuda muhalefete söyleyecek şeyimiz olsa gerek.

Çakır: Bu meselede belki anahtar şu olabilir: Belli kesimleri partisine çekmek yerine, belli kesimleri ittifaka çekme stratejisini benimsediği için… Çünkü son dönemdeki bütün siyasî tartışmalarda insanlar neyi merak ediyor? İYİ Parti davete icabet edecek mi? Saadet Partisi Cumhur İttifakı’na mı gidecek, Millet İttifakı’nda mı kalacak? HDP ittifak içinde mi olacak, dışarıdan örtülü destek mi verecek? Yoksa HDP kendi adayını mı çıkartacak? Ya da HDP kapatılırsa ne olacak? Siyaset tartışması dediğimiz şey tamamen ittifaklar üzerinden gidiyor. Yani kim büyüyecek, kim parçalanacak? Ya da, partiyi kopartamıyorsan, partinin içerisinde bölünmeyi yaratmaya çalışıyorsun veya var olan birtakım bölünmelerin önünü açmaya çalışıyorsun. Ortada siyaset kalmadığı için, Kılıçdaroğlu, “Bunlar bize oy versin” stratejisinden ziyade, “DEVA Partisi’ne, İYİ Parti’ye veya Gelecek Partisi’ne oy versin ama yeter ki AK Parti’ye oy vermesin” stratejisini yürütüyor. Bu partilere oy verilmesini kolaylaştırmak için de, o klişe “CeHaPe zihniyeti”nden uzak olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kozanoğlu: Ama bunun bedeli olarak, benim ana gövdemdeki insan, giderek marjinalleşsin… Bu benim yine çok takık olduğum bir konudur; CHP’nin yüzde 10’un altında oy aldığı şehirlerdeki CHP seçmenini iyice… Mesela şehrin çok çok dışında içki içilen o tek mekân bile olamasın; o da çok anormal bir hâle gelsin. Hani o “Niye her şeyi içki üzerinden konuşuyorsunuz? Halkın tepkisini çekiyor” kafası var ya. Bu arada ikimiz de içme konusuna en az sahip çıkacak insanlarız herhalde; üç ay içmesem aklıma gelecek bir şey değil. Ama mesele içki değil. Mesele, belli kalıpların içine girmeyen insanların, hayatın içinde bu kadar kolay itilir kakılır hâle gelmesi ve onlara destek verecek olanların da, başkaları adına onlara sırtını dönmesi. Türkiye’de mantık şuna geliyor: “Ne olursa olsun, Erdoğan gitsin.” Mesele Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesi değil; mesele, Türkiye’de laikliğin hakikaten özümsenmiş olması, insanların böyle bir özgürlük alanı içinde hareket etmesi. Recep Tayyip Erdoğan’ın yerleştirmek istediği düzen, onun yaymak istediği değerler geçerli olsun da, Cumhurbaşkanı Erdoğan olmasın, başkası olsun. O zaman benim için ne fark edecek? Bu bir kişisel mesele kini değil.

Çakır: Öteden beri çok yapılan bir şey var: Eski tür laikçi anlayıştan çıkmak adına, meşruiyetini, kendi değerlerini karşının değerleri üzerinden tanımlamak, ya da tanımlar gibi yapmak. O tuzağa çok kolay düşüyorlar. Bu, çok oldu. Kraldan çok kralcılığı tarif ediyoruz aslında.

Kozanoğlu: Ben siyasetin bu tarz bir pragmatizm üzerinden yapılmasını hiç istemem; ama hadi strateji, pragmatizm diyerek, “Bu kadar güçlü ve bizi yıpratan bir iktidar karşısında, biz de biraz numara çekelim” denebilir. Ancak belli bir eşiği aştığınız zaman, toplumun, o cepte gördüğünüz belli kesimlerini sosyal hayatın, gündelik hayatın içinde iyice ezilmeye mahkûm ediyorsunuz. Ama danışmanlarınızı, ezip ezip “ezildim” diye ağlayan kesimden seçip onların aklıyla giderseniz, ortaya çıkan sonuç, CHP’nin RTÜK’teki tavrı, Boğaziçi eylemlerinde Faik Öztrak’ın üstüne kalan, ama aslında Kılıçdaroğlu’nun stratejisi olan tavrı, çoğu İslâmcı politikacıların yapmayacağı kadar yersiz, anlamsız İslâmî vurgu, ondan sonra standardın oraya gelip, o vurguyu yapmayanların “Vay dinsiz, imansız!” diye dışlanması gibi bir yere geliyor.

Çakır: Belki bundan rahatsız olanlar, Muharrem İnce’nin ya da Mustafa Sarıgül’ün partisine giderler diye kışkırtıcı bir soru sorayım.

Kozanoğlu: Hilal Kaplan, Süleyman Soylu, Mustafa Sarıgül… Güzel insanlardan bahsetme sacayağını tamamladın. Mustafa Sarıgül için de, “Selâmetle” diyelim. Muharrem İnce, aslında bireysel hataları olmasaydı, benim taşıdığım tepkiselliği, biraz daha klasik, bende olmayan o ulusalcı CHP kafası içinde yaşayanlar için daha câzip bir yer olabilirdi. Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül kadar “Bu ne yapıyor şimdi?” diye sorduran bir konumda değil, ama yalnızca o meşhur seçim gecesi değil, ondan sonra da çok fazla hata yaptığını düşünüyorum. Zannedersem onun da derdi şu: “Bir sonraki seçimde CHP dışından bir aday mı gösterilecek? CHP içinden olursa, İmamoğlu mu, Mansur Yavaş mı, başka bir isim mi bulunur?” derken “Ben iyice unutuldum”. Hani biraz da sanatçı kaprisi gibi olur ya, “Ben ki bir zamanlar gazinoları tıklım tıklım dolduran insandım, şimdi kimse kapımı çalmıyor” tavrı. 2018 Haziranı’nda miting meydanlarında, özellikle İstanbul’daki son mitingde milyonlarca insanı toplayıp, bu kadar arkada kalmayı psikolojik olarak çok kaldıramadı diye düşünüyorum. Adam da haklı; “Yeter artık, seçim gecesini sormayın” diyor. Ama Muharrem İnce deyince de insanın aklına seçim gecesinden başka bir şey gelmiyor. O olayın niye aydınlanmadığını da anlayamıyorsun. Sonuçta, Muharrem İnce için çok büyük bir gelecek görmüyorum, ama Mustafa Sarıgül kadar da karşılıksız değil.

Çakır: Konuşmak istemediğini biliyorum, ama Mustafa Sarıgül’ü senden iyi bilen kimse yok.

Kozanoğlu: Niye?

Çakır: Çünkü zamanında Sarıgül üzerine bayağı kafa patlattığını biliyorum. Ben Sarıgül’ün paylaşımlarını takip ediyorum sosyal medyada; şarkı türkü bir şeyler söylüyor. Ama neyi değiştirmek iddiasıyla çıktığını hâlâ anlayabilmiş değilim. Adı “Değişim Partisi” ama neyi değiştirmek istiyor?

Kozanoğlu: İnan ki bilmiyorum Ruşen. Çok ayrıntısıyla anlatamayacağım; ama yıllar önce, danışmanlık hizmetleri veren bir arkadaşıma, “İnsanların beni sevmesi için ne yapabilirim?” diye danıştığını biliyorum. Hatta ben de o arkadaşıma, “Dünyaya yeniden gelmesi lâzım” demiştim. Bir siyasî figür olarak son belediye başkanlığı seçiminde ilçe belediyesini bile ağır bir yenilgiyle kaybedince sindirip gitmeyi yediremedi belki. Daha bir varlığını göstererek mi gitmek istiyor, bilmiyorum. Bir anlam da veremiyorum. Gördüğüm kadarıyla yaptığı masraf da az masraf değil. Hani gençlerin çok alay ettiği Devlet Bahçeli’nin, “Ne yapmak istemektedir? Nereye varmak istemektedir?” sorusu var ya… Sarıgül’ün çizgisine bakarsan, CHP’nin parti başkanlığına niyetlendi, olmadı. Bütün Türkiye’yi yönetecekti, ayrı parti kurdu, olmadı. Sonra, İstanbul’u yönetecekti; seçime girip, kaybetti. Ondan sonra milletvekili önseçimine girdi; orada kaybetti. “Bari çıktığım ilçe belediye başkanlığına geri döneyim” dedi, onu da kaybetti. Bunun üzerine bir daha denemez diyordum. Kafasında ne var bilmiyorum, ama ciddi para harcıyor.

Çakır: Seninle Trump konusunu da konuşmak istiyordum, ama Trump başka bahara kalsın artık. Son dönemde Türkiye siyasetinde pozitif siyasetçiler olarak kimleri görüyorsun? Takdir ettiğin diyeyim.

Kozanoğlu: Ali Babacan değil. Ahmet Davutoğlu hiç değil. İhsan Arslan diyeyim burada sana bir taş atayım. 

Çakır: Ânında geri döndü.

Kozanoğlu: Özellikle bir isim bulamıyorum. Bazıları biraz sempatik geliyor. Cezaevinde diye Selahattin Demirtaş diyeceğim, ama o da siyasetin içinde değil. Bütün kızgınlığıma rağmen, CHP’nin içinde kişi olarak sempatik gelenler var. Mesela Özgür Özel’i komik buluyorum; konuştuğu zaman eğleniyorsun. Selin Sayek Böke epey pasifize oldu, ama İlhan Cihaner. Ama hani “Şu isim geliyor, peşine düşelim” dediğim biri yok. 

Bu arada, sen sormadan bir şey söyleyeyim, kendi söylediğim lâflardan aklıma geldi. Ali Babacan, Davutoğlu deyince, şöyle tehlikeli bir eğilimin hafiften yaygınlaşmaya başladığını görüyorum: AK Parti’den kopan herkes, hafif bir eleştiri dozu eşliğinde, “badem gözlü” oluyor: “Ahmet Davutoğlu, çok hataları oldu, ama adam gerçek bir entelektüel. Ali Babacan, biraz geç koptu. Ekonomi politikalarında da rolü vardı, ama harika çocuk, demokrat. Abdullah Gül zaten demokrat. İhsan Arslan efsane.”

Çakır: İhsan Arslan’ın efsane olduğunu ilk defa duyuyorum.

Kozanoğlu: Partiden tam olarak kopmadı, ama Bülent Arınç. “Hataları var, ama dürüst ve bilge”. Şöyle bir bakıyorsun, meğer bunlar pırıl pırıl bir kadroymuş. Meğerse, içlerinde, bizim kafamızda demokrat olmayan bir tek Recep Tayyip Erdoğan varmış, kazara lider o olmuş. Bu, konunun bir aşaması. Son zamanlarda Fethullahçılar’ın birkaç yıldır işlediği temanın, başka yere de yayılmasını duyuyoruz: “Aslında Recep Tayyip Erdoğan o kadar yanlışı kendi iradesiyle yapmıyor. Ergenekoncular, Avrasyacılar’a rehin düşmüş. Oradan kurtulmaya çalışıyor.” Yani, aslında olay Erdoğan’ın da üzerinde kalmayacak. Sonuçta iş dönüp Ergenekoncular, Avrasyacılar’a gelecek. Nereden biliyoruz? Çünkü Doğu Perinçek haftada birkaç defa televizyona çıkıp sallıyor. Yüksek Yargı’da “seküler” diyebileceğimiz birkaç isim kalmış. Yani “derin devlet” işleri. Az önce Trump dedin ya, Trump’a ilişkin çok kitap okudum. Amerika’da, onların “derin devlet” söylemini kullanma biçimi çok dalga geçilen bir şey. Okuduğum iki ayrı kitapta da, “Türkiye’den çıkmış bir deyimdir” diye Türkiye’ye referans verildiğini gördüm. “Derin devlet yoktur” diye bir iddiada bulunmuyorum. Ama bugünün yapısına baktığım zaman, askerde, sivil bürokraside, emniyette, sermayede… Biz her şeyi sermaye ilişkilerinden ayrı düşünmeye alıştırılmaya çalışıldık, ama öyle bir şey var. Her yerde, Erdoğan’ın gücünü, AK Parti’nin gücünü, İslâmî hareketin gücünü görüyorum. “Devletin derinliği” diyorsun, bu insanlar nerede karşıma çıkıyor, ne yapıyor, bilmiyorum. Mehmet Ağar gibi geçmişten kalan birtakım insanlar var, ama onlara da Avrasyacı denir mi? İzlediğim bazı Fethullahçılar’ın videolarında gördüğüm kadarıyla onlar kastediliyor sanırım. Belki ucundan, kıyısından bir şeyler bulursunuz. Ama şunu kabul etmemiz lâzım: Türkiye’nin son 20 yılı, kimine göre belki şahane geçmiştir. Bana göre hiç iyi olmayan 20 yıl. Ama Türkiye belki gerçekten çağ atladı, dünya gücü oldu, geleceğini aydınlattı. Öyle de olsa, böyle de olsa, akım olarak siyasal İslâm, kurum olarak Adalet ve Kalkınma Partisi, öncelikli şahıs olarak da Recep Tayyip Erdoğan’ın sorumluluğundadır bu iş. Hiç böyle, “Rehin düştü, Avrasyacılar yönetiyor, Ergenekoncular yönetiyor” işi değil. Bu noktayı Fethullahçılar söyleyip duruyor. Onu da, ilerisi için belki bir tabanda tekrar barışabilme aracı olarak düşünüyorlar. Ama onlardan olmayan insanların, son birkaç ayda bunu bu kadar sık dile getiriyor olması –yer yer Medyascope’ta da karşıma çıkıyor– beni rahatsız ediyor.

Çakır: Evet, biliyorum. Orada şöyle bir husus var: Mesela, ben iktidardan bahsederken “devlet” diye bahsediyorum. İktidar-devlet ayrımını tamamen kaldırdım. Zaten artık “hükümet” diyemiyoruz, çünkü eski bildiğimiz hükümet yapısı yok. Daha çok, siyasî iktidarı kullanıyorum. Muhalif olduğunu iddia eden çok kişi, özellikle You Tube’da “Devlet ayrı” diyorlar. Bu ne? O, Erdoğan. Erdoğan devlet değil mi? Değil. Devlet ne, kim peki? Orada derin devletin dışında başka bir algılama da var. “Devlet” diye kimsenin olmadığı bir kurum var ve ona toz kondurmamaya çalışıyorlar.

Kozanoğlu: Ve o devlet kavramı, Süleyman Soylu destekçilerinin devlet kavramıyla aynı. Özellikle genç insanlar olarak, bazı televizyon dizilerinden, bazı sosyal medya fenomenlerinin söylemlerinden etkilenerek koydukları bir “devlet” kavramı bazı muhalif olan insanların kafasında da var. Aralarında nüanslarla bir ayırım yapabiliriz, ama genel olarak aynı şey kullanılıyor.

Çakır: AK Parti ilk geldiğinde, “Hükümet oldular ama iktidar olabilecekler mi?” diye bir lâf vardı. Ben o defterin çoktan kapandığını söylemeye çalışıyorum. Ne zaman söylemeye çalışsam, özellikle AK Partili olmayanlardan itiraz duyuyorum. Aslında Erdoğan’a bir güç atfetmeme çabası o. Devletle özdeşleşirse… — ki bence özdeşleşti, her şeyi kontrol ediyor; ondan habersiz bir şey olduğunu hiç sanmıyorum.

Kozanoğlu: Kesinlikle.

Çakır: Derin devlet varsa da, onun bilgisi dâhilinde var.

Kozanoğlu: Evet, varsa, onun kontrolünde. 

Çakır: Ama bu, hoşlanmadığı birtakım insanlarla ittifak yapmadığı anlamına gelmiyor. Zaten bütün iktidarı boyunca, müttefiklerinin çoğunu sevmedi aslında. İlk fırsatta da, ya mecburen ya da zamanı geldiğinde liberalleri, Fethullahçıları silip attı.

Kozanoğlu: Bugün de çok konuştuk, ama mesela Süleyman Soylu’ya da çok samimi bir sevgi beslediğini düşünmüyorum.

Çakır: Kesinlikle. Hatta senin söylediğin gibi, damadını bile kurban etmiş bir Erdoğan’ın, yarın öbür gün, reel politik gerekler sonucunda, Soylu’yu da kurban edeceğini düşünebiliriz.

Kozanoğlu: Hatta son yerel seçimlerden sonraydı galiba, iktidar yanlısı gazeteciler arasında polemikler sertleşti, cepheler biraz genişledi. O zaman Erdoğan, doğrudan kamuoyu karşısında ve yine doğrudan “racon” kelimesini kullanarak, “Racon kesilecekse ben keserim” dedi. Kimsenin de çok umurunda olmayan birkaç köşe yazarı arasındaki kavgada bile bunu söyledi. Kendi atadığı bir bakanın, Anayasa Mahkemesi’ne yönelik o kadar sert çıkışlar yapması, Adalet Bakanı ile çok sert bir üslûpla tartışması Erdoğan’ın hoşuna gidiyor mudur? Belki bir yandan, işlevsel olarak “iyi” diyordur; anlık olarak işine yarıyordur. Ama bir insanın o kadar “racon kesebilir” durumda olması…

Çakır: Geçen seferki yayında konuşamamıştık galiba, ama kendisine rağmen istifa etmesi, daha doğrusu “affını talep etmesi”nden hiç memnun kalmamıştı, değil mi?

Kozanoğlu: Evet. Ve orada Soylu’nun, “Ömrümün sonuna kadar bağlı kalacağım” cümlesi vardı. Erdoğan’ın, o bağlılığı ömrünün sonuna kadar isteyip istemediğini de göreceğiz Ruşen. Sana da 10 yayın çıkar işte, ne güzel!

Çakır: Berat Albayrak’ın instagram’dan açıkladığı istifa mektubunda kullandığı son cümle “Allah sonumuzu hayreylesin” miydi?

Kozanoğlu: Gerçi Allah demiyordu galiba. “Sonumuzu hayreylesin” diye bitirmişti. Ama sonumuz hayrolsun.

Çakır: Can, çok teşekkürler. Bitecek gibi değil, ama bitirmek zorundayız.

Kozanoğlu: Ruşen son bir şey söyleyeceğim: Sana bir yayın önerisinde bulunacağım. Bir gün kalabalık bir yayın yapalım. Seni seyrettikçe aklıma geliyor.: You Tube’da olan ve hâla medya eleştirisi yapan belli gazetecileri söylüyorum. Mesela sen, ben, Kemal Can, Mirgün Cabas, Işın Eliçin burada, Banu Güven’i alırız Almanya’dan, Murat Yetkin, Ünsal Ünlü. Biz hep medyanın ve Türkiye’nin geldiği şu yeri eleştiriyoruz. Bir zamanlar bizim medyada etkili olduğumuzu, iyi gazetecilik yaptığımızı söylüyoruz. Vaktiyle merkez medyada çalıştığımız insanlar toplanalım, “Türkiye’nin bu hâle gelmesinde bizim hiç mi suçumuz yok?” diye konuşalım. Suçluluk sıralamasında ilk 10’a giremeyebiliriz, ama esip savurduğumuz kadar mâsum muyuz? Hatamız olmadı mı?” diye konuşalım. Bak ne güzel bir yayın önerisi getirdim sana. Ama kalabalık olacağız. En az 5-6 kişi olmalı.

Çakır: Günah çıkaralım diyorsun.

Kozanoğlu: Sen iki kişi yaparsın gene. Ama bu, toplu günah çıkarma, toplu özeleştiri olsun.

Çakır: Ben biraz Gomaşinen programımda yapmaya çalışıyorum, ama insanlar oradaki eleştirel şeyi ne derece görüyorlar, bilemiyorum.

Kozanoğlu: Çok daha vurgulu, daha doğrudan yaparız. Ben çok ortalıkta olan biri değilim, kendi çapımda yaptım, ama daha toplu yapalım istiyorum. NTV’den ayrıldım. Yalan Yıllar kitabım çıktığında, Bıçkın ve Ağlak çıktığında olabildiğince bunu yapmaya çalıştım. Hatta Mirgün Cabas’ın 2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı kitabında medyadaki değişimle ilgili uzun bir söyleşi vardı. Bunu toplu yaparsak, hem içeride yüz yüze çalıştığın hem de “Habercilik nasıl yapılır, habercilikte analiz nasıl ayrılır?” Bunları bilmek, öğrenmek isteyen gençlere de faydası olur. Çünkü yüzünü görmediğin, ama seni izleyen ve bu işlere girmek isteyen çok fazla iletişim öğrencisi var.

Çakır: …diyorsun.

Kozanoğlu: Evet. Ama kalabalık olmalı.

Çakır: O zaman şöyle yaparız. Kaydederiz, sonra montaj yaparız. 

Kozanoğlu: Hayır. O canlı yayın olacak.

Çakır: Peki, tamam. Evet, Can Kozanoğlu ile güzel bir sohbet ettik. Kendisine çok teşekkürler, size de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus