Boğaziçi direnişinin başarısının sırları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba, iyi günler. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki gösterilerle ilgili olarak yapılan gözaltıların hepsi geceyarısı, sabaha karşı tahliyeyle sonuçlandı. O kadar gürültü kopardılar; terör, terörist dediler, rakamlar verdiler, 79, 64 MLKP, DHKP-C vs. diye… Savcılık bazılarının tutuklanmasını istedi, ama hiçbirisi tutuklanmadı. Bugün bakıyorum, Süleyman Soylu Hürriyet gazetesinde Nedim Şener’e, “Ben terörist demedim, terörle iltisaklı dedim” diyerek birazcık kendini geri çekmeye çalışmış — bu “iltisaklı” lâfını da bir şekilde soktular gündеmе. Tabii ki ona ardından sorulması gereken soruların sorulmadığı bir röportajda, havada kalmış. Ortada terörist filan olmadığı belli. Öğrenciler haklı bir taleple itirazlarını, protestolarını dile getiriyorlar. Tamamen anayasal haklarını kullanıyorlar. Burada Anayasa’nın ihlâli varsa, yasaların ihlâli varsa bu, onları engellemeye çalışan, gözaltına alan ve bunu yaparken de orantısız bir şiddet kullanan güvenlik güçleri ve dolayısıyla ülkeyi yönetenler… Her neyse, yayının başlığı: “Başarının sırları”. 

Bir başarı var. Artık bu olay başarıya erişti. Rektör henüz istifa etmedi. Eder mi etmez mi bilmiyorum. Daha önce de söyledim, artık çok da fazla bir anlamı yok. O, artık orada bir rektör olarak bulunmuyor. Ne kadar sürer? 6 ay süre vermiş kendisi biliyorsunuz. “Kriz 6 ay sürer sonra yatışır” demiş. Belki o 6 ayı kendisi için vermiş olabilir. Kalacağını sanmıyorum. Nasıl bir formül bulurlar onu da bilmiyorum; ama her halükârda artık sorun Boğaziçililer’in sorunu olmaktan çıktı. Ülkeyi yönetenlerin ve onların atamak istediği Prof. Melih Bulu’nun sorunu oldu. Burada bir başarı var. Bu başarının olması, rektörün istifası talebinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor. Bunu sürdüreceklerdir herhalde, öyle de anlaşılıyor. 

Burada başarının sırlarına baktığımız zaman öncelikle, tam hakkı verilmeyen bir hususun altını çizmek istiyorum: Burada direnen sadece öğrenciler değil. Öğretim üyelerinin bu direnişte çok önemli bir rolü var. Zaten protestolarını yapıyorlar. Cübbeleriyle beraber rektörlüğe sırtlarını dönüyorlar. Öğrencilerle birlikte forumlar yapıyorlar ve daha da önemlisi Melih Bulu ile işbirliği yapmıyorlar. Normal şartlarda şu hesaplanıyordu anladığım kadarıyla: Öğrenciler bir şekilde itiraz edebilir, ama öğretim üyeleri bir şekilde bu olaya dahil olacakları için sistem çarkları yürür. Öğrencilerin içerisinden hâlâ ısrar edenler cezalandırılır ya da okulla ilişkileri, yani derslere devam vs. şu, bu, onlar kaybeder, ama biz bu işi sürdürürüz diye düşündüler. Burada da bir önceki rektör Prof. Mehmet Özkan olayı herhalde kendilerine bir örnek oldu, ama yanlış bir örnek olduğu ortaya çıktı. O olay da neydi? Mehmet Özkan AKP’li bir milletvekilinin kardeşi olduğu için atanmıştı, ama üniversitede hocaydı. Üniversitede insanların tanıdığı, bildiği birisiydi. Ona da itiraz edildi. Fakat belli bir yerden sonra üniversitenin içerisinden olduğu için de kabullenildi. Burada bu böyle olmadı. Açıkçası bir Boğaziçili olarak şaşırdım. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bazı arkadaşlarıma –ki çok tanıdığım insan var– ilk günlerden itibaren bunu sordum. “Bu sefer durum farklı olacak galiba” dediler ve haklı çıktılar. Bula bula bir tane rektör yardımcısı bulabildi kendisine: Gürkan Kumbaroğlu. Onun da çok ciddi bir şekilde rahatsız olduğunu duyuyorum. Ama bir şekilde kabul etti. Kabul ettiği anlaşılan, ama sonra vazgeçen Oğuzhan Aygören de var. Dr. Oğuzhan Aygören, birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptıklarını duyduğum birisiydi. Ama ona, zaten akademik kariyeri profesör olmadığı için, çok daha üst düzey görevler olmadığı için, bir danışmanlık uygun görmüştü. Fakat DEVA Partisi kurucusu olan Oğuzhan Aygören de, tepkiler üzerine, teklif edilen bu görevi kabul etmeyeceğini söyledi. Eğer üniversite öğretim üyelerinin direnişin parçası olması söz konusu olmasaydı, öğrencilerin bu kadar hızlı ve etkili bir şekilde başarılı olması bence mümkün olmayacaktı.

Üniversiteyle, adı Boğaziçi’yle özdeşleşmiş birçok hoca, mesela eski rektörü Üstün Ergüder, Zafer Toprak, Şevket Pamuk ilk çırpıda aklıma gelenler ve çok sayıda öğretim üyesi, açık ve net bir şekilde, amasız bir şekilde, burada bu atamayı tanımayacaklarını, bunun Boğaziçi ruhuna aykırı olduğunu baştan itibaren söylediler. Burada bir gedik açılmadı. Burada, öğretim üyelerinde bir gedik açamadıkları için beklediklerinin tam dışında bir fiyaskoyla karşılaştılar. Zaten bu kadar çok tepki beklediklerini de açıkçası sanmıyorum. Dünkü yayında söyledim. Bazıları diyor ki iktidar bunu bilerek yapıyor. Öyle bilerek yaptığı bir şey değil. “Nasıl olsa Türkiye’de neler yapmadık ki? Hangi kurumu istediğimize benzetmedik ki?” yaklaşımıyla her yere elini uzatabileceğini, istediği gibi dizayn edebileceğini düşünen bir siyasî iktidara karşı bir kurumun ortak direnişi söz konusu. Burada kurumun ortak direnişi derken, sadece öğrenciler ve öğretim üyeleri değil aynı zamanda mezunları da katmak lâzım. Kendisini Boğaziçi Üniversiteli olarak görenler –ki bunlar gerek Türkiye’de gerek dünyanın dört bir tarafında çok etkili konumlarda– ve çok sayıda Boğaziçi Üniversitesi mezunu var, Boğaziçili var. Ve bunların da çok ciddi bir şekilde bu direnişe destek verdiklerini, lobi yaptıklarını görüyoruz. İçeride ve dışarıda… Aileleri de unutmamak lâzım. Öğrencilerin aileleri de çok aktif bir şekilde dahil oldu. Bunu daha da geliştirirsek: Toplumda büyük bir ilgi oldu bu direnişe yönelik olarak. O kadar yapılan dezenformasyonlara, kara kampanyalara rağmen bunlar tutmadı. Önce terörist dediler, tutmadı. Sonra Kâbe resminden hareketle bir din karşıtlığı yapmak istediler. O da tutmadı. LGBTİ meselesini aşırı bir şekilde öne çıkartarak buradan bir ahlâk zabıtalığı yapmak istediler. O da tutmadı. En son Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’ndan ve Birleşmiş Milletler’den –geldi mi bilmiyorum ama gelmişti galiba– ve Avrupa Birliği’nden, özellikle dinsel azınlıklara karşı kullanılan nefret dilinin kınanması da altı çizilmesi gereken bir husus. 

Burada bir not düşmek istiyorum: LGBT düşmanlığı bence Türkiye’de yok. Bunu söyledim. Olur mu canım diyen çok kişi çıktı; var diyen çok kişi çıktı. Bunun kesinlikle böyle olduğunu düşünmüyorum. Bu olay, tarih boyunca aslında dünyada ama ülkemizde de, Türkiye’de de, bu olay hep bir şekilde meşru kabul edilmiş, yasalarla yasaklanmış. Osmanlı’da kalkmış yasak, bildiğim kadarıyla, tarihini tam hatırlamıyorum. Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman yasaklanmamış — ki bazı ülkelerde, biliyorsunuz bu tür heteroseksüel olmayan cinsel yönelimler suç. Türkiye’de böyle bir şey olmamış ve bir şekilde örtülü bir şekilde yaşanmış. Buradaki sorun LGBTİ bireylerin örgütlenerek ve aleni bir şekilde kimliklerine ve sorunlarına sahip çıkması, bayraklarını dalgalandırması. Bundan rahatsız olanlar var ve bundan rahatsız olanlar da aslında bunu bir cinsel yönelim tartışması değil, bunu bir siyasî tartışma olarak görüyorlar. Türkiye henüz işin bu aşamasında. Ama Batı ülkelerinde LGBTİ hareketinin artık sağcılık-solculuk ya da iktidar-muhalefet olayının ötesinde, büyük ölçüde ana akım haline geldiğini görüyoruz. Türkiye’de şu hâliyle bakıldığı zaman iktidar yanlıları, bu türden örgütlenmelerin, bu türden kimlik beyanlarının kendilerine yönelik bir tehdit olduğunu düşünüyorlar. Ve buradan hareketle bir düşmanlık körüklemeye çalışıyorlar. Fakat bunun başarılı olmadığını ve olamayacağını düşünüyorum açıkçası. 

Bu Boğaziçi direnişinin başarısının en önemli sırlarından biri de çoğulluğu. Öğrencilerin çoğulluğu… Bundan çok ciddi bir şekilde rahatsız oldular. Özellikle dindar öğrencilerin de ciddi bir şekilde başından itibaren Melih Bulu’nun atanmasına karşı çıkmış olmaları, aktif bir şekilde burada yer almaları çok rahatsız etti iktidarı. Bunu bölmeye çalıştılar ve Kâbe resmini bunun bir aracı olarak kullanmaya çalıştılar. Ama o da çok etkili olmadı. Bu süre boyunca Kâbe resmi üzerine kaygılarını muhafaza etmekle birlikte bunun bu protestolara gölge düşürmesine izin vermeyeceğini söyleyen, çok ciddi sayıda kendini dindar olarak tanımlayan, değişik şekillerde (başörtülü kadın öğrenciler de dahil olmak üzere) bu duruşu sergilediler. Zaten fotoğraflara da baktığımız zaman bunu görüyoruz. Özellikle tahliye fotoğraflarına… Ve burada da bir başörtüsü tartışması yaşandı biliyorsunuz. Gözaltı sürecinde başörtüsünün açıldığını ve takmasına izin verilmediğini söyleyen bir öğrenciyle ilgili tutanak üzerine, ona yönelik olarak iktidar yanlısı trollerin linç kampanyaları da yaşandı. Ama ondan da bir sonuç elde edemediler. Bu çoğulculuğun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada sadece dindar öğrencilerin katılımıyla oluşan bir çoğulluk yok. Boğaziçi Üniversitesi, öğretim üyesiyle öğrencisiyle siyaseten genel olarak daha ılımlı pozisyonlar takınmıştır. Siyasi angajman olmadığı anlamına gelmez, ama genellikle ılımlı olmuştur ve öğrencilerin içerisinde ve öğretim üyelerinin içerisinde de siyasetle çok ilgili olmayanların sayısı hayli yüksektir. Siyaset hayatlarında belirleyici olmayan, daha çok okulları, öğretim üyesiyse mesleğini, öğrenci ise eğitimini her şeyin önüne koyan, o konuları çok ciddiye alan –yani gerçek anlamda profesyonel öğrenci diyelim–, onların sayısı çok yüksektir. Bu direniş onları da büyük ölçüde katmışa benziyor. Üstelik koronavirüs döneminde oluyor bunlar. Anadolu’nun dört bir tarafında yaşayan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri burada değiller; ama bu hâliyle bile bu direni,ş öğrenci katılımı ve öğretim üyesi katılımıyla çok ciddi etkili oldu. 

Bir diğer sır, muhalefetin burada ayakbağı olmaması. Buradan kastım: İktidar, muhalefet kışkırtıyor diye göstermeye çalışıyor. İşte buradan siyasî rant elde etmeye çalışıyor. Böyle bir şey olmadı. Hatta tam tersine muhalefet burada etkili bir şekilde, bu direnişin içerisinde çok güçlü bir şekilde, tüm parçalarıyla, bileşenleriyle yara almadı. HDP’li bazı milletvekillerinin özellikle öğrencilerle birlikte birçok yerde olduğunu biliyoruz. İlk günler, CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun olduğunu biliyoruz. Bir dayanışma perspektifinde bunlar normal şeylerdi. Ama Boğaziçi meselesinde muhalefet gerçekten çok tutuk davrandı. Tutuk davranması da çok eleştirildi. Eleştirilmeyi de hak eden bir tutukluktu bu. Ama sonuç itibarıyla bakıldığında şunu da gördük ki, aslında Boğaziçililer’in buna çok da fazla ihtiyacı yokmuş. Kendi başlarının çaresine bakabiliyorlarmış. Dolayısıyla iktidarın elindeki böyle bir imkânı elinden almış oldu muhalefetin bu tutukluğu. Bunu da bir yere not etmek lâzım. Ama dediğim gibi, bu tutukluk doğru bir şey değildi. Ama sonuçta buna rağmen de bu direniş başarılı oldu. 

Bütün buralarda, bütün bu olayda yapılan spekülasyonlar… İşte terörist, şu, bu, örgüt isimleri… Her şey… Bütün burada iktidar, elinden gelen her türlü imkânı kullandı. Ben takip etmiyorum, ama arkadaşlar aktarıyorlar. İktidar yanlısı medya sürekli birtakım karalama kampanyaları, hedef göstermeler, şunlar bunlar yapıyormuş. Ama bunlar çok açık bir tabirle vız gelip tırıs gitti Boğaziçililer için. Çünkü Boğaziçi’nin bir kurumsal değeri var. Yani daha business, işletme diliyle söyleyecek olursak: Marka değeri var. Bir marka değeri var. Bu marka değeri bu tür saldırılara, karalamalara karşı koruyor Boğaziçi’ni. Öte yandan bunu yapanların, bu tür saldırıları kotaranların, bu tür spekülasyonları üretenlerin marka değeri falan diye bir şey kalmadı. Aslında birçok açıdan eşit olmayan bir çatışma bu diyelim, ya da bir karşı karşıya geliş. Devlet elindeki bütün imkânlarla, yargısıyla, polisiyle, vs. ile, medyasıyla yükleniyor. Ve burada öğrenciler, öğretim üyeleri ve kendilerine destek verenlerin imkânları sınırlı. Böyle bir eşitsizlik var. Ama terazinin kefesine ne dengeliyor? Bütün bu imkânları olanların prestiji, değeri ve kamuoyu oluşturabilme gücü alabildiğine diplerde. Ama burada her şeye rağmen bir marka değerini korumuş, bir prestiji olan bir kurum var ve bu kurumun bileşenleri var. Öğrencisi, öğretim üyesi, mezunu hep birlikte bir şey söylüyorlar. Haklı bir zemin üzerinden bir şey söylüyorlar ve kazanıyorlar. Bu kadar… Aslında olay basit. Dolayısıyla bunun üzerine yapılan bütün teorilerin, komplo teorilerinin vs.’nin, hiçbirisinin bir anlamı yok. Çok açık bir şekilde Türkiye’de son dönemde yaşanan hak ve özgürlük mücadelelerinde Boğaziçi Üniversitesi değişik bir sayfa açtı. Bu sayfa birçoklarını rahatsız ediyor. Bunun farkındayım. Hepimiz farkındayız. Bunu karartmak için, bunu etkisizleştirmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Teslim olacaklarını ve “Tamam siz haklısınız. Rektörü de görevden alıyoruz ya da istifa etmesini ya da görevden affını talep etmesini sağlıyoruz. Sizin istediğiniz şekilde olacak her şey” demeyeceklerdir. Ama şu hâliyle bile, bu saatten sonra ne yaparlarsa yapsınlar, buranın, bu olayın kazananını değiştirme imkânları olduğunu sanmıyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus