Cumhur İttifakı’nda çatlak mı var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Danıştay’ın Andımız kararının MHP’nin tepkisine neden olması üzerine Cumhur İttifakı içinde sorunlar yaşanmasını bekleyenler var. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener, AKP ve MHP’yi bu konuda ayrı ayrı kışkırtmaya çalışıyor. Peki çatlak kaçınılmaz mı?

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu 

Merhaba, iyi günler! Andımız üzerinden bir tartışma var. Bu ilginç bir tartışma. MHP’nin tavrı ortada. Daha doğrusu MHP adına Devlet Bahçeli’nin tavrı ortada. Devlet Bahçeli dışında açıklama yapan yok ve Danıştay’ın kararına çok sert bir şekilde karşı çıkıyorlar. Çünkü andımızdaki ifadeler MHP’nin hep savunageldiği ve Türkiye’ye dayatmak istediği perspektifle birebir örtüşüyor. Dolayısıyla okullardan andımızın kaldırılmasına zaten îtiraz etmişlerdi. Geri konulması yolundaki başvurunun Danıştay tarafından tekrar reddedilmesiyle beraber bu pozisyonlarını tekrarlama ihtiyacı hissettiler. Ve burada, Cumhur İttifakı’nda bir bölünme, parçalanma çıkıp çıkmayacağı ortaya atıldı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü Ömer Çelik de “Cumhur İttifakı’nda çatlak yaratmaya çalışanların esas kendi ittifaklarında (yani Millet İttifakı’nda) çatlaklar olduğunu” söyledi. Ne var ki andımız konusunda MHP’yi rahatlatacak ya da rahatsız edecek herhangi bir şey söylemedi.

AKP’liler genelde sessizliği tercih ediyorlar — şu âna kadar en azından. Ama her an bağlayıcı bir açıklama çıkabilir. Erdoğan’ın bu tür konulardaki genel tavrı, “Bekle gör” tavrıdır. Hemen tepki vermez. Zor konularda hemen tepki vermiyor. Belli bir süre bekliyor, ondan sonra bu tür çetrefilli konuları ele alıyor. Şu hâliyle, bu gerçekten zor bir konu AKP için. Dolayısıyla beklemeyi tercih ediyorlar. Burada şunu söyleyeceklerdir: “Bunun bizimle bir alâkası yok. Danıştay’ın verdiği bir karar. Türkiye’de yargı bağımsız.” Halbuki böyle değil. Türkiye’de her şey, özellikle yargı, yargının tüm dalları, Anayasa Mahkemesi’nden Danıştay’a, Yargıtay’a kadar hepsinin siyâsî irâdenin denetimi altında olduğunu biliyoruz. Bu noktada bir parantez açalım. Yargıtay, apar topar HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun cezasını onayladı. Cezanın ne olduğunu kısaca özetleyecek olursak: Milletvekili olmadan önce sosyal medyada paylaşılan bir haberin tweet’ini retweet etmesi, paylaşması. Bundan dolayı Kocaeli’nde yargılanıyor ve mahkûm oluyor. Yargıtay hızlı bir şekilde, birçok dava sıra beklerken, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun cezasını onayladı. Normal şartlarda Enis Berberoğlu örneğinde olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen, milletvekili olmadan önce işlenmiş suç olduğu gerekçesiyle Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun her an gözaltına alınması ve yatması gereken cezalar için cezaevine gönderilmesi söz konusu. Bugünden itibaren böyle bir beklenti var. Gergerlioğlu, kendisinin Meclis’i terk etmeyeceğini söylüyor. Gün içerisinde bununla ilgili gelişmeler olabilir. Temennimiz o ki, ya da benim temennim o ki, bu saçmalıktan vazgeçerler. Ama biliyoruz ki Türkiye’de yargı bağımsız değil.

Ömer Faruk Gergerlioğlu her kesimden insanların hak ihlâllerine karşı, ilk günden itibaren, çok ciddi bir şekilde mücadele veren bir milletvekili olarak, saygınlığı her gün artan bir milletvekili olarak, iktidarı çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor. Bu rahatsızlığı AKP için ikiye katlayan husus ise, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun İslâmî hareketten gelen birisi olması, bir dönem Mazlum-Der’in genel başkanlığını yapmış olması. Bu onları daha da öfkelendiriyor. Dolayısıyla bu Danıştay meselesinde de, Ömer Faruk Gergerlioğlu olayında gördüğümüz gibi, siyasî gerekçelerle hızlı bir şekilde Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Yargıtay’daki dosyası karara bağlanıyor, aleyhine. Ve her an Meclis’e gelmesi söz konusu. Burada da Danıştay’ın AKP’ye rağmen böyle bir karar aldığını söylemek, bu kadar kritik bir konuda, Türkiye’yi biraz bilenler için, hiç inandırıcı değil. Erdoğan andımızın geri gelmesini isteyecek, ama Danıştay ona rağmen bu kararı alacak. Ya da şöyle söyleyelim: Danıştay bu karar öncesinde siyâsî iktidarın nabzını tutmadan bu kararı verecek. Bu inandırıcı değil. Peki o zaman nasıl alabiliyorlar bu kararı? Normal şartlarda, andımızın iptali zamanında –ki çözüm sürecinin bir sonucuydu, o dönemin ruhuna da uygundu, aslında AKP iktidarının yeşerdiği siyâsî iklim, ideolojik iklime uygun bir şeydi– ve normal şartlarda aslında Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, yan yana gelmeleri çok da mümkün olan iki parti değildi.

Türkiye’de milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın –ya da İslâmcılık diyelim– iç içe geçmiş olduğunu, özellikle 60’lı, 70’li yıllarda iç içe geçmiş olduğunu biliyoruz. Ama 70’lerin sonlarından itibaren İslâmcılık tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her türlü ideolojiden ayrışıp kendi bağımsız güzergâhını saptadı. Bu da Türkiye’de özel olarak Milli Selâmet Partisi ve Milli Görüş hareketiyle birlikte kendini gösterdi. Milliyetçiler ve İslâmcılar sürekli birbirlerine rakip oldular ve kimi zaman da çok ciddi bir şekilde karşı karşıya geldiler. Dolayısıyla MHP ile AKP’nin köklerine baktığımız zaman, bir araya gelmeleri o kadar kolay bir şey değildi. Nitekim AKP’nin ilk yıllarında, iktidara geldiği andan itibaren uzun bir süre –ki burada dönüm noktası herhalde 2015 Haziran seçimleridir–, o zamana kadarki süreç içerisinde, MHP ve AKP birbirleriyle ve Bahçeli ve Erdoğan birbirleriyle sürekli kapışma hâlindeydi. İki partinin liderini de ayrı ayrı seçim mitinglerinde, kongrelerinde, grup toplantılarında dinlemiş bir gazeteciyim. Ama her vatandaş da bunlara tanıktı.Birbirlerine karşı gerçekten çok sert çıkıyorlardı. Bahçeli’nin ağzından çok sert cümleler çıkıyordu. Erdoğan’a söylenmedik lâf bırakmıyordu. Aynı şekilde Erdoğan da hiç bunun altında kalmıyordu. Birbirlerine hakaret ediyorlardı, açık söylemek gerekirse. Burada siyâseten birbirlerine nazik davrandıklarını pek görmedik. Mecburen bir araya geldikleri zamanlarda da hep mesâfeli, soğuk davranıyorlardı. Ama 2015 Haziran seçimlerinden sonra, HDP’nin büyük bir başarı kaydettiği o seçimlerin ardından bir koalisyon arayışı oldu –aslında aramadı, Davutoğlu galiba arıyordu ama Erdoğan aramadı–, o andan itibaren inşa edilmiş olan bir koalisyon var, ittifak var. Ve bu andan itibaren taraflar birbirleriyle kavga yönlerini değil anlaşma noktalarını öne çıkartarak, 6 yıla yaklaşan bir ittifak sürdürüyorlar. Bu ilk başta çok görünür değildi, sonra alenileşti. Zaten adı da Cumhur İttifakı olarak konuldu. Bahçeli çok açık ve net bir şekilde Cumhur İttifakı’nın savunucusu oldu. Erdoğan’ın tereddüt ettiği anlarda, Bahçeli bunu çok ciddi bir şekilde bastırdı.

Şöyle söylemek lâzım: Andımız olayı aslında bu iki partinin ve iki liderin normal şartlarda yan yana durmalarının çok zor, hatta imkânsız olduğunu bize gösteriyor. Dolayısıyla buradaki kriz, sahici bir kriz. Ama şu âna kadarki süreçte her türlü zorluğa rağmen, çıkabilecek soruna rağmen bu iki parti ve iki lider bir arada pekâlâ gidebildiler. Bu da bize andımız olayının çok ciddi bir krize dönüşmeden üstünün örtülebileceğini gösteriyor. Muhalefetin, gerek İYİ Parti gerek CHP’nin –HDP bu konulara girmiyor, çünkü onların zaten andımızın kaldırılmasından dolayı bir rahatsızlıkları yok, bu konuda andımızın kaldırılma kararının yanında duruyorlar–, ama CHP ve İYİ Parti andımız üzerinden AKP’ye ve MHP’ye ayrı ayrı yükleniyorlar. Burada, Akşener bugünkü konuşmasında esas olarak Erdoğan’ı hedef alırken; Kılıçdaroğlu daha çok Bahçeli’yi hedef aldı. Özellikle bir formül buldu Bahçeli. 1) Kendisinden başka kimse konuşmayacak; 2) O bu konuda çok açık ve net bir pozisyon alacak. Ama burada Erdoğan’ı değil Danıştay’ı suçlayacak — sanki Danıştay Erdoğan’dan bağımsız hareket edebilirmiş gibi. Sorunu böylece yumuşatmaya, çok büyük bir krize dönüşmesini engellemeye çalışıyorlar ve tabii ki Kılıçdaroğlu da ona, esas hedefin Danıştay değil Erdoğan olduğunu hatırlatıyor. Buna uymak zorunda değil. Bu olay bize, bu iki partinin yan yana gelmesinin imkânsızlığını gösteriyor. Bence buradan çok ciddi bir çatlak çıkma ihtimali çok zor. Fakat bu olay bize bir başka şeyi gösteriyor. Her iki taraf da eğer bu ittifakı sonlandırmak istiyorlarsa çok kolay gerekçe bulabilirler. Olacağını sanmıyorum; ama Erdoğan, diyelim ki Bahçeli’den ve MHP’den kopmak istiyor, onlardan kurtulmak istiyor — “kurtulma”yı özel olarak söylüyorum, çünkü şu anda ittifakın küçük ortağı ittifakı domine ediyor, özellikle ideolojik, politik anlamda MHP çizgisi hâkim. Erdoğan buradan kurtulmak istiyor olsa, andımız olayında bunu bir mesele yapabilir, bunu bir krize dönüştürebilir ve bunun sonucunda da kopuş kaçınılmaz olabilir. Erdoğan’ın bundan önceki kopuşları, genellikle zamana yaydığını da biliyoruz. Fethullahçılar’da da böyle olduğu hatırlanacaktır. Başkalarıyla da… MHP ve Bahçeli’yle kopuş olacaksa –ki bence olacak–, o da zamana yayılacaktır. Erdoğan’ın sadece Bahçeli’yle bir ittifak sürdürerek iktidarını koruyabilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor ve imkânsızlaşıyor. Dolayısıyla sadece Bahçeli’yle yürüyecek olan bir Cumhur İttifakı onun taleplerini karşılayabilecek durumda değil. Bunun bir yolu, her zaman söylüyoruz, yanına başka birisini katmaktır, bu çok mümkün görünmüyor.  Bir diğer yolu da bu ittifakı dağıtıp başka bir arayışa girmektir. Bu noktada andımız olayının böyle bir simgesel önemi var. Pekâlâ çok zorlanmadan Erdoğan andımızı bahane ederek bu olayın sonunun başlangıcını verebilir, startını verebilir. Sanmıyorum, tekrar söylüyorum sanmıyorum, ama pekâlâ bunu yapabilir. Dolayısıyla andımız olayı bize aslında ne kadar olağandışı ya da gerçek dışı bir ittifak tarafından Türkiye’nin yönetildiğini gösteriyor. Erdoğan’ın burada, ideolojik olarak sonsuz bir tâviz vermiş olduğunu bize hatırlatıyor.

Yıllar öncesinin Erdoğan’ı, 5-6 yıl önceki ya da 10 yıl önceki Erdoğan’ı izlese, herhalde sinirden ne yapacağını bilemezdi. İdeolojik olarak çok büyük bir değişiklik var. Bu değişiklikle, Erdoğan’ın siyâsî kariyerine baktığımız zaman, Erdoğan aslına rücû etmiyor, aslından uzaklaşıyor. Bunu insanlar çok sorguluyorlar tabii; ama esas olarak baktığımız zaman, şu hâliyle AKP’nin tabanının ve kadrolarının büyük bir çoğunluğunun, MHP ile ittifak yapılmasından çok memnun olmadıklarını, fakat bir şekilde Erdoğan’ın “her şeyin iyisini bileceğini” düşündükleri için buna evet dediklerini biliyoruz. Kezâ benzer bir durum aslında MHP için de geçerli. MHP’de de Erdoğan’la ve AKP’yle koalisyon yapıyor olmaktan öyle çok mutlu değiller, ama sonuçta buradan en çok kendileri kazançlı çıktığı için, iktidarın kontrolü esas olarak kendilerinde olduğu için sineye çekiyorlar. Her iki tarafın da sineye çektiği bir uzlaşma var. Fakat başından beri söylediğim gibi, aslında iki taraf da birbirinden hoşlanmıyor. Bu hoşlanmama hâlinin hoşlanmaya dönüşme, birbirleriyle bir arada olmaktan gerçekten mutlu olmaya doğru evrileceğini sanmıyorum. Bir yerde bu kopuş kaçınılmaz olacak. Fakat bu kopuşun andımız olayı ile olacağına pek ihtimal vermiyorum. İleride bir kopuş yaşadığımız zaman –ki kaçınılmaz olacağını tekrarlayayım–, o zaman geriye dönüp baktığımızda da andımızı kopuşun ilk nedenlerinden, örneklerinden biri olarak anabiliriz. Fakat bugünden bir kopuşun hemen olmasını beklemek çok gerçekçi değil. Yarın MHP’nin kongresi var, haftaya çarşamba günü de AKP’nin kongresi var. Bu iki kongre de bize ayrı ayrı Cumhur İttifakı’nın geleceği hakkında da ipuçları verecek. MHP’nin kongresinden ziyâde AKP’nin kongresinde… Eğer Erdoğan kabinede ve parti yönetiminde birtakım değişikliklere giderse, ama çok çarpıcı değişikliklere giderse, örneğin Süleyman Soylu’nun yerinde bir değişiklik olursa, Süleyman Soylu’nun lehine ya da aleyhine, bu da bize Cumhur İttifakı için birtakım ipuçları verecektir. Evet, Cumhur İttifakı’nın ömrünün çok daha fazla uzun olmasını beklemek gerçekçi değil; lâkin bu ittifakın şu günlerde dağılmaya doğru gittiğini söylemek için de çok erken.

Bitirmeden bir şey söylemek istiyorum. O da şu: İnsanlar genellikle benim pat diye bitirmeme kızıyorlar. Bazıları… Bazıları da seviyorlar o ayrı bir şey. Biraz başka şeylerden de bahsetmemi istiyorlar. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Medyascope olarak biz bağımsız, özgür bir gazetecilik yapmak istiyoruz. 6 yıla yaklaşıyoruz ve bugüne kadar geldik, bundan sonrasını da önümüzdeki günlerde, özellikle de çok büyük değişimlere gebe olan Türkiye’de bizler gibi bağımsız, özgür gazetecilik yapan mecraların ihtiyaçlarının arttığını düşünüyorum. Ve izleyicilerimizden bu anlamda Medyascope’a, bizlere ve bizler gibi bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kişi ve kuruluşlara sahip çıkmalarını rica ediyorum. Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus