Salgınla mücadele fiyaskosunun sorumlusu kim?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Salgının ilk günlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu bir fırsata çevireceğimizi söylüyordu fakat gelinen noktada ülkemiz vaka sayısında her gün rekor kırıyor dünya çapında ilk sıralarda yer alıyor. Bu durumun sorumluluğunu da tabii ki siyasi iktidar asla üstlenmeye yanaşmıyor.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci 

Merhaba, iyi günler. Salgından bahsedeceğim, salgınla mücadeleden… Mücadele diyorum ama, nasıl mücadele ettiğimiz konusunda çok ciddi şüphelerim var. Bir bütün olarak bakıldığında, bir yılı aştık, tüm dünya aştı. Ve şu anda Türkiye’de en kötü dönemlerden birini yaşıyoruz — dönemlerden biri değil, en kötü dönemi yaşıyoruz. Ama olayın farkında olma açısından da en geri noktalardan birisindeyiz. İnsanlar bıktı, bunu biliyorum. Hepimiz bıktık. Ama yanımızda yöremizde çok sayıda insan bundan muztarip oldu. Neredeyse hepimizin yakınında, hastalananlar ve hayatlarını kaybedenler vardır. Sabahları işe gelirken arabada bir Kafa Radyo’da Güçlü Mete’yi dinliyorum, “Kripto Odası” diye, dinleyenler de bilirler. Gıpta ediyorum kendisine; her gün ısrarla koronavirüs meselesini ve rakamlarını dile getiriyor. Ve her seferinde de, maalesef diyerek inatla söylüyor. Onun da söylediği bir husus var, benim de az önce bahsettiğim: İnsanlar bıktı, dinlemek-konuşmak istemiyor; artık bunu bir kenara bırakmak istiyor. Doğru, bunu hepimiz görüyoruz. Biz de Medyascope’ta bu olayın ilk patlak verdiği andan bu yana, insanların bu konuda yaptığımız yayınlara-yayınladığımız yazılara –kimisi çeviri, kimisi yerli– gösterdikleri ilginin nasıl adım adım düştüğünü gördük. Son dönemde hele o tablo. Tabloya artık bakmaz olmuştu insanlar. Biraz da rakamların düşmesiyle ilgiliydi. Sonra rakamlar tekrar yukarı çıkınca birazcık ilgi kıpırdanması olduğu söylenebilir; ama bir ilgisizlik var maalesef. Bunu bir realite olarak yaşıyoruz. Ve bu realitenin, bu mücadelenin, yürütülemeyen mücadelenin ya da hep bir yerlerde “Artık aşılıyor” denirken birazcık gevşemekle beraber tekrar kötü durumlar yaşıyor olmanın getirdiği bir gerçeklik var. Bence bu bir fiyasko. Biz ülke olarak salgınla mücadele konusunda çok ciddi bir şekilde çuvalladık. Ve bunun faturasını tabii ki öncellikle hayatlarını kaybedenler ödedi, onların yakınları ödedi. Hastalananlar ödedi. Ve bu süreç içerisinde birçok şeyden mahrum kalanlar, özgürlüklerinden, ekonomik imkânlarından mahrum kalanlar ödedi. Tabii ki her dönemde böyle olur. Bazı kesimler için de bu dönem çok daha kârlı oldu. Kârlarını katladılar. Özellikle online alışveriş vs..

Şimdi bakıp bir bilanço çıkartmak istediğimizde — ki bu bilançoyu çıkartma ya da bunun üzerine konuşmada beni teşvik eden husus, dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun Bilim Kurulu’na yönelik eleştirilerinin ardından Sağlık Bakanı’nın ona verdiği cevaptı. Saygılı davranmaya davet etti. Ardından bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok sert cümlelerle Kılıçdaroğlu’na yüklendi. Fahrettin Koca isim vermemişti; ama Erdoğan her zaman olduğu gibi “Kemal Bey” diyerek yüklendi. Ve olay birdenbire Kemal Kılıçdaroğlu’nun üzerine kaldı kalıyor. Ama biliyoruz ki bu süreçte tüm dünyanın yaşadığı çok ciddi sorunlar var ve bu sorunlar karşısında herkes, çok önemli-güçlü sandığımız ülkeler de çok büyük zaaflar gösterdiler. Her ülkenin kendine özgü koşulları var; ama bizim ülkemize baktığımız zaman, siyâseten çok ciddi bir başarısızlık, bir fiyasko söz konusu. Bir kere, başından itibaren, ilk günlerde, hatırlanacaktır – belki unutulmuştur– Cumhurbaşkanı Erdoğan ortalıkta bir müddet gözükmedi. Daha sonra çıktığında da, ısrarlı bir şekilde bu krizin bir fırsata dönüştürüleceğini söyledi. Buna tam bir “öngörüsüzlük” diyelim. Yani belli ki salgının çok da uzamayacağı ve Türkiye’nin buradan bir şekilde etkilenmeyeceği düşünülüyordu — ki ilk günlerde Türkiye, bir İran’a, Çin’e, İtalya’ya ya da Fransa’ya kıyasla çok etkilenmiş gözükmüyordu. Böyle bir söylemle gidildi. Ama ardından birtakım kapanma kararları alındı –ki hepsi kısmî oldu–; bunlar da genellikle aç-kapa şeklinde oldu. Çünkü Türkiye bu salgına çok ciddi bir ekonomik krizin içindeyken girmişti. Tüm dünyada tek tek ülkelerin en önemli sorunu olan ekonomiyi yürütüp aynı zamanda salgınla mücadele etme meselesi Türkiye’de çok daha ciddi bir şekilde karşımıza çıktı. Ve Erdoğan yönetimi ilk fırsatta ekonominin çarklarını eskisi gibi döndürmek istedi. Ama hatırlanacaktır; “yeni normalleşme” diye hep bir şeyler söylendi, sonra tekrardan geriye sarıldı. En son ilan edilen normalden sonra, vaka sayılarının alabildiğine artmış olması, yoğun bakım doluluk oranlarının iyice tırmanması… bütün bunlar hepimizin hafızasında taze. İlk açıklanan haritadaki renklerle şimdiki renkler ve bunun yarattığı çok büyük şok ve hâlâ tam olarak atılamayan adımlar. Ve her şeyin ötesinde sürekli bir yapboz hali. Özellikle eğitimde sürekli birtakım yeni kararlar alındı, kararlar ertelendi vs. ve şimdi tekrardan alınmış olan kararların değiştirileceği düşünülüyor. Birincisi: Bir istikrarsızlık — ki bu iktidarın en büyük iddiası istikrar: “Biz gidersek istikrarsızlık gelir”. Salgınla mücadelede bir istikrar kesinlikle söz konusu olmadı. İkincisi: Şeffaflık hiçbir şekilde olmadı. Hatta bir ara, vaka sayıları gizlendi. Şu anda verilen rakamların ne kadar sahici olduğu konusunda çok ciddi şüpheler var. Haklı olduğunu düşüneceğimiz çok ciddi şüpheler var. Ama şüpheleri bir kenara bırakalım; rakamların kendisi, bu hâliyle de doğru olduğunu kabul etsek bile, çok vahim. Şeffaflık olmadı, şeffaflık olmadığı gibi bir de olayın doğrudan tarafı olan sağlık çalışanları ve onların örgütleri bu süreçlere bilinçli bir şekilde dahil edilmedi; hatta Türk Tabileri Birliği örneğinde olduğu gibi doğrudan devlet tarafından hedef gösterildi. Devletin politikalarını eleştiren kişilere ve kurumlara yönelik çok ciddi şeytanîleştirme kampanyaları yürütüldü. Bu anlamda baktığımız zaman bir şeffaflıktan eser yoktu. Ve tabii şeffaflık olmayınca da güven konusunda çok ciddi sorunlar yaşandı. Daha ilk andan itibaren maske olayını hatırlayalım. Devlet maske dağıtacağını söyledi, dağıtamadı. Çok az sayıda insana gittiğini biliyoruz; başvurulara rağmen dağıtılamadı. Daha sonra, maske satışı serbest bırakıldıktan sonra, olay bir şekilde toparlanır gibi oldu.

Güvenin olmamasının en çarpıcı yönü ise, bu süreçteki tedbirlerde, Anayasa’nın en temel ilkelerinden olan eşitliğe tamamen aykırı davranılması olmuştur. Her yerde temizlik-maske-mesafe dayatmasını yapan –haklı bir şekilde– ve bu konuda vatandaşa sürekli uyarıda bulunan siyasî iktidar, kendi il kongrelerinde ve büyük kongresinde buna hiçbir şekilde riayet etmedi. Hatta bununla ilgili “lebâleb” lâfını Erdoğan’ın kendisi söylemiştir; Karadeniz’deki bir il kongresinin ardından — ki o iller Türkiye’de vaka oranının en yüksek olduğu iller oldu. Yani bu kongre yüzünden oldu diyemeyiz; ama işe bakın ki lebâleb kongre yapmakla övündü. Bunun ilk başta görüntüleri ortaya çıktıktan sonra, o kongrelerin az sayıda insanla yapılması yerine, görüntülerinin belli ölçüde filtrelerden geçilmesine çalışıldı. Burada çok açık bir şekilde eşitlik ilkesinden uzaklaşıldığını biliyoruz. Mesela Erdoğan’ın ve Fahrettin Koca’nın bizzat katıldığı cenazeler. Mesela İstanbul’da Emin Saraç’ın cenazesi, ya da Erdoğan katılmadı ama, Fahrettin Koca’nın sonradan dahil olduğu Süleyman Soylu’nun annesinin cenazesi gibi olaylar. Normal şartlarda biliyorsunuz ki cenazelere çok sınırlı sayıda insan katılabiliyor. Ancak ailelerden insanlar katılabiliyor ve cenazeler büyük ölçüde cemaatsiz kaldırılıyor. Türkiye’nin birçok yerinde, özellikle büyük şehirlerde tamamen bir ayrıcalık — ki bu kayırmacılığın zaten AKP iktidarının en önemli özelliklerinden birisi olduğunu biliyorduk. Burada da tedbirler konusunda da salgınla mücadelede uyulması zorunlu tedbirler konusunda da bir kayırmacılığın olduğunu çok net bir şekilde gördük. Özellikle esnafın lebâleb kongrelerden çok ciddi bir şekilde şikâyetçi olduğu söyleniyor. Bunu da muhalefet parti liderleri, mesela Meral Akşener ya da Kemal Kılıçdaroğlu gibi Türkiye’yi gezen siyasetçiler, bu tür şikâyetleri çok ciddi bir şekilde yerinde duyuyorlar. Böyle bir olay var. Ve bu yaşananlarda tabii ki tüm dünya buna hazırlıksızdı, tüm dünya benzer sorunlar yaşıyor; ama biz her gün yeni rekorlar kırarak, Güçlü Mete’nin çok kullandığı tabirle “maalesef ve maalesef” çok kötü bir yerde duruyoruz. Buradan sonra alınacak tedbirler yeniden tam kapanma olur mu, şu olur mu, bu olur mu? Bunları artık insanların tartışmaya mecali kalmamış durumda. Aşı sırası beklemekten öteye gidemeyen…

Bu arada tabii aşı ile ilgili bir başka ilginç boyut da, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Uygur Türkleri ve onlara uygulananlar ve uygulananlara ses çıkartma, ama iktidarın bu konuda Çin’i ürkütmeme çabaları. Çin Büyükelçisi’nin Meral Akşener ve Mansur Yavaş’la dalga geçercesine, hedef gösterircesine sosyal medyada cevap yetiştirmesi vs… bütün bunlar da işin ayrı bir eklentisi oluyor. İnsanlar aşı bekliyorlar; aşıyla tek başına olacak gibi değil, ama en azından aşı bekliyorlar. Bu konuda artık işi tamamen kaderine bırakmış bir Türkiye söz konusu. Peki bütün bunların sorumlusu kim? Tedbir almayanlar, düğünlere gidenler, toplu kapalı yerlerde maske takmayanlar vs. vs. tabii ki bunların sorumluluğu var. Tabii ki “Ya neymiş bu virüs? Yalan! Aslında bunların hepsi komplo” diyenler, aşıya karşı çıkanlar vs.. Bunların sayısı az, ama etkili olabiliyorlar yer yer. Ama burada sorumlu, tabii ki bu ülkeyi yönetenler-yönetme iddiasındakiler. Ama başkanlık sisteminde, biliyorsunuz her türlü yetki var. Sınırsız yetki, sıfır sorumluluk. Erdoğan söz konusu olduğu zaman, yaşanan bütün iyilikler ya da iyi olduğu düşünülen şeyler abartılarak Erdoğan’ın ve onun başkanlık sisteminin hanesine yazılıyor. Birtakım sorunlar ise bir kere sorun olarak görülmek istenmiyor ya da dış güçlere-iç güçlere, CHP zihniyetine vs. atfediliyor. Arada sırada bakanların özür diledikleri de oluyor.

Ama mesela burada konumuz Sağlık Bakanı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ilk başta şeffaf bir bakan olur mu diye düşündürttü ve umutlandırdı. Kısa bir süre içerisinde bir hayal kırıklığı olduğunu bize gösterdi. Şu âna kadar onun kendi katıldığı cenaze ile ilgili özür dilemesi dışında, özellikle bu kongreler ve diğer şeyler konusunda, eşitsizlikler, kayırmacılıklar, tedbirler hususundaki çifte standart konusunda bir şey söylediğini görmedik. O da tabii ki kendisini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre hizalamaya çalışıyor. Bir türlü olmayan kabine değişikliğinde gideceği-değişeceği söyleniyor; ama şu âna kadar normalde istifa etmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktı. Ama orada, tabii ki “Dere geçilirken at değiştirilmez” gündeme getirilecekti. Fakat burada sorun şu ki, bu dereyi geçtiğimiz ya da geçeceğimiz yok pek. Yani şu âna kadar yaşananlar bu heyecanı, bu umudu bize vermedi. Bir kadercilik içerisine hapsolmuş durumdayız. Türkiye’de yaşanan salgınla mücadelede herkesin payına düşen birtakım sorumluluklar olduğu muhakkak; dikkatsizlikler, tedbirsizlikler olduğu muhakkak. Ama Türkiye’de birçok konuda olduğu gibi bu işin de çok kötü yönetildiğini-yönetilemediğini bu işin sorumlularının kabul etmesi gerekiyor. Ama etmeyeceklerini de biliyoruz. Fakat biz ısrarla bu fiyaskonun sorumlularının bu ülkeyi yönetme iddiasındaki kişiler ve kurumlar olduğunu söylemekle mükellefiz.

Bitirmeden önce tekrar vurguluyorum. Her yayında artık bunu söylemeye çalışacağım. Türkiye’de özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kişi ve kurumlara lütfen sahip çıkın. Destek olun. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus