Kabine değişikliği neyi değiştirebilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İki bakan gitti, üç bakan geldi. Bakanlıklar niye birleştirilmişti, şimdi neden ayrıldılar? Gidenler niye gitti? Gelenler niye geldi? Devamı gelebilir mi? Bütün bunlar herhangi bir şeyi değiştirebilir mi?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler. Beklenen kabine değişikliği nihayet gerçekleşti, ama sadece beklendiği gibi gerçekleşmedi diyelim, ya da Ankara’da bazı gazetecilerin uzun bir süredir söylemeye çalıştığı, kulislere dayanarak anlattığı isimler gelmedi; çok büyük, çarpıcı bir kabine değişikliği olmadı. Berat Albayrak gelmedi, Tansu Çiller hiç gelmedi, Süleyman Soylu Tarım Bakanı olmadı vs.. Bunun yerine iki bakan gitti, üç bakan geldi. Bu da ilginç. Çünkü bir bakanlık ikiye bölündü. Bölünen bakanlığın patronu, ya da patroniçesi olan Zehra Zümrüt Selçuk gitti; yerine, ikiye bölünmüş bakanlığa iki ayrı bakan atandı. Şimdi sırayla gidelim. Tabii bunun devamı gelebilir; çünkü bu işler artık tamamen Resmî Gazete‘de bir geceyarısı Cumhurbaşkanı kararının yayınlanmasıyla belli oluyor. Tabii burada söz konusu olan sadece bakan değişikliği değil; bir bakanlığın ikiye bölünmesi olayı da var. O anlamıyla da baktığımız zaman, bayağı bir değişiklik anlamına geliyor. 

Şimdi gidenlerden ilki Zehra Zümrüt Selçuk. İşte onun bakanlığı ikiye bölündü. Kendisi bir zamanlar çok popüler olan eski bakan Atilla Koç’un kızı. İki işi birden yürütüyordu. Aile ve Sosyal Hizmetler’i ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik’i. Bunlar eskiden ayrı bakanlıklardaydı, başkanlık sistemiyle birleştirildiler ve daha hızlı olacağı düşünüldü, o iddiayla yapıldı ve şimdi tekrar bölündü. Zehra Zümrüt Selçuk şu âna kadar ne aile konusunda ne de sosyal güvenlik konusunda çok göz dolduracak bir şeyler yapabilmiş değil. Adı da çok fazla bilinmiyordu. Sîmâ olarak biliniyor olabilir, fakat kendisinin en son, “Türkiye’de artık yoksulluğun kalmadığı” yönündeki sözleri bayağı bir tepki çekmişti ve veda etti. Görevden alınmadı, bakanlığı ikiye bölündü ve kendisine herhangi bir bakanlık verilmedi. Aslında bakanlığın ikiye bölünmesi bekleniyordu. 

Başka bakanlıklar da var böyle beklenen. Mesela Hazine ve Ekonomi’nin bölünmesi ya da Tarım ve Ormancılık’ın bölünmesi, Çevre’nin de ayrı bir bakanlık yapılması gibi. Onlar belki ilerideki süreçte olacak. Şimdilik bu bakanlık bölündü. Daha önce birleştirilen bakanlıkları bölerek yenilik yapmış oluyor Erdoğan yönetimi. Bu da bir ilginçlik. Yani birleştirirken büyük iddialarla birleştirilmişti, şimdi bölünmek zorunda kalınıyor. Demek ki zamanında birleştirirken yanlış yapmışlar. Evet, Zehra Zümrüt Selçuk’un Aile ile ilgili bakanlıkta kalması bekleniyordu fakat kalmadı. 

Diğer giden bakan da bir kadın: Ruhsar Pekcan. Siyasetten gelmiyordu, iş dünyasından geliyordu. Bu da başkanlık sisteminin yeniliklerinden birisi olarak sunulmuştu bize. Turizm Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı gibi ya da Sağlık Bakanı gibi doğrudan, hatta Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bürokrasi geçmişi olsa da sonuçta bir özel okul sahibiydi — benim şu anda aklıma gelen doğrudan iş dünyasından dört bakan vardı. Belki daha fazladır, ben dördünü hatırlıyorum. Ruhsar Pekcan gitti ve sert gitti; çünkü Resmî Gazete‘de, “Görevine son verildi” diye yazıldı. Yani atıldı. Neden? Çünkü CHP yeni bir yolsuzluk, suiistimal –artık ne derseniz– iddiası gündeme getirdi. Eski meslektaşım –beraber Vatan gazetesinde de çalışmıştık– CHP Milletvekili Ali Öztunç bayağı bu olayı kovaladı ve Ruhsar Pekcan’ın ve eşinin sahibi olduğu şirkete Ticaret Bakanlığı’nın dezenfektan ihalesini verdiğini ortaya çıkardı. Daha sonra, Ticaret Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, ihaleye katılan başka şirketler de olduğunu, en düşük teklifi verdiği için Pekcan ailesinin şirketine verildiği söyleyerek bir savunma yaptı. Neredeyse hani, “Biz aslında fedakârlık yaptık” demeye getiren bir açıklama; halbuki dünyanın neresinde olursa olsun asla olabilecek bir şey değil bu. Bu tür çıkar çatışması ve belli ki bunun üzerinden –belki yine gidecekti ama–, tam bunun ardına gelmiş olması tabii ki çok mânîdar. 

Burada şöyle bir ilginçlik de var tabii: Biliyoruz ki Erdoğan, gerek başbakanlığında gerek cumhurbaşkanlığı döneminde, muhalefetin hedef aldığı, suçladığı isimlere sonuna kadar sahip çıkmaya çalıştı. Her türlü iddiada, özellikle yolsuzluk iddialarında ve başka hususlarda, mesela tren kazalarından sonra Devlet Demiryolları Genel Müdürü’ne kadar, en aşağıdan yukarıya kadar isimlere kalkan oldu, onları harcamadı ya da zamana bıraktı. Birtakım isimleri haklarında kampanya açıldığı zaman değil, ama diyelim ki 1-2 yıl sonra görevden aldı ya da başka görevlere getirdi. Ruhsar Pekcan olayı bu anlamıyla belki de bir ilk. Bir önce Ticaret Bakanlığı açıklama yapıyor. Belli ki onlardan açıklama yapılması istenmiş. Yapılan açıklamanın hiçbir inandırıcılığı ya da ikna edici yönü olmadığı için de bakanın görevine son verildi. Her ne kadar bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan grup toplantısında Zehra Zümrüt Selçuk’a ek olarak Ruhsar Pekcan’a teşekkür etmiş olsa da, görevden aldı kendisini. Peki ardından bir soruşturma açılır mı? Açıkçası sanmıyorum. Ama normal şartlarda o ihale nedeniyle soruşturmanın hem bakanın kendisine hem de şirkete açılması gerekir. Ama şu âna kadar, yani şu anlık bir şey yok, olacağı konusunda da çok bir beklentim yok açıkçası. Fakat olsa iyi olur diyelim. 

Şimdi üç yeni bakan var. Bunlardan şahsen birisini tanırım, birisini bilirim, birisini de hiç bilmezdim. Tanıdığım ile başlayalım: Prof. Vedat Bilgin Türkiye’de ülkücü camianın yetiştirdiği entelektüellerden birisi olarak bilinir yıllardır. Kendisi bir dönem, Türkiye’de 80 sonrası birtakım düşünce dergilerinde yazılarıyla da biliniyordu. Kendisiyle benzer bir geçmişi olan ve birlikte çok hareket etmiş olduğu Naci Bostancı da yakın zamandan itibaren AK Parti’nin Grup Başkanı biliyorsunuz Meclis’te. Vedat Bilgin, MHP’de Devlet Bahçeli’ye danışmanlık yaptı, bayağı yakın bir isimdi ona. Eskiden beri yakın belki; ama doğrudan resmen danışmanlığını yaptı ve 25’inci ve 26’ıncı dönemde de AKP’den Ankara milletvekilliği yaptı. Kendisini milliyetçi demokrat olarak tanımlayan birisi Vedat Bilgin. En son olarak da Cumhurbaşkanı Başdanışmanı oldu. Aslında Vedat Bilgin ve Naci Bostancı –şu anda başka isimler de var kuşkusuz, ama bunlar– en dikkat çekenleri; bu ikisi şu anda var olan MHP-AKP ya da Erdoğan-Bahçeli ittifakının önde gelen sembolleri diyelim. Dolayısıyla Vedat Bilgin zaten Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak Sosyal Politikalar Kurulu Başkanvekilliği’ni yapıyordu. Onun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olması çok şaşırtıcı olmadı açıkçası ve aynı zamanda da şunu söylemek lâzım: Erdoğan-Bahçeli ittifakının bir sonucu onun bakan olması. 

Diğer bildiğim isim, birçoğumuzun da bildiği gibi Mehmet Muş. İstanbul milletvekilliydi, ama şimdi bakan olduğu için milletvekilliği sonlanacak. Trabzonlu; Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde, Washington State Üniversitesi’nde işletme ve ekonomi okumuş genç bir isim, 82 doğumlu. Genç diyorum da bana göre genç birisi tabii. Yani benden 20 yaş küçük. 40 yaşında diyelim ve ekonomist. AK Parti’de değişik görevler üstlendi ve Berat Albayrak’a yakın bir isim olarak biliniyor. Hatta wikileaks belgelerinde Berat Albayrak’ın tezinin yazımına katkıda bulunduğu ileri sürülmüştü. Berat Albayrak’ın geri döneceği spekülasyonlarının olduğu bir dönemde ona yakın bilinen bir ismin gelmesine –ki kendisi Ticaret Bakanı oldu, Ruhsar Pekcan’ın yerine– gelmesine mim koyanlar var. Bunu böyle değerlendirenler var. Bilemiyorum, doğru olabilir. Ama onun bir diğer özelliği de doğrudan AK Parti içerisinde siyasetçi yönüyle, her ne kadar ekonomi-işletme eğitimi almış olsa da AKP içerisinde ciddi bir şekilde siyaset yapmış birisi ve Erdoğan’ın çok önem vermeye başladığı, bakanların aynı zamanda siyaset yapması ihtiyacına denk gelen birisi.

Esas siyasetçi isim herhalde benim daha önce hiç bilmediğim Derya Yanık. Kendisi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı oldu. AKP’nin kuruluşundan beri içindeymiş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de meclis üyeliği yapmış bir avukat, hukukçu. Ben izlemiyorum, ama televizyon programlarına bayağı bir çıkarmış, oradaki dikkat çekici yönüyle insanların bildiği birisiymiş. Ben de bir bakayım kimmiş diye sosyal medyada baktığımda, Twitter‘da kendisini engellemiş olduğumu gördüm. Ben de engelliymiş. 

Benim biraz namım vardır engelleme konusunda, hatta bugün bir takipçim de bana “blockmaster” demiş. Yani “engelleme üstadı”, hadi bakalım. Ama şimdi, acaba neden engellemiştim? O değil, ben onu engellemişim. Anladığım kadarıyla çok eski. Daha Medyascope yokken, Twitter‘ın ilk zamanlarında olan bir şey. Benim Vatan ya da Habertürk‘te, muhtemelen Vatan‘da yazdığım zamanlarda, referandumla ilgili bir şeyde bana –ne diyeyim?– eleştiri demeyeyim de –eleştiri tabii ki hepimizin başı üstüne–, bir şeyler söylemiş. Şu anda gördüğünüz daha sonraki bir şey olsa gerek. Evet, kendisi “Ruşen Çakır’ın analizci diye gezdiği bir ülke burası” demiş. Ben “analizci” diye gezmiyorum, gazeteciyim ve zaten pandemi nedeniyle de gezemiyorum. Bu biraz eski… 2014’te bayağı bir geziyordum. Çalıştığım gazete ya da NTV adına yurdun her yerinde ve hatta yurtdışında da gezdiğim oluyordu; ama “analizci” lâfı sevdiğim bir lâf değil. Bazıları buna “aneliz” diye de söylüyorlar. 

Neyse, yeni bakanımız Derya Hanım böyle birisi belli ki ve zaten hemen bakan olduğu açıklanır açıklanmaz kendisinin değişik sosyal medya paylaşımları ortaya atıldı — Devlet Bahçeli hakkında söyledikleri var, ki onun söylediklerine andıran şeyleri zamanında Recep Tayyip Erdoğan da söylemişti, o bir yere kadar anlaşılabilir. Tabii bir de Fettullahçılık meselesi var. Fettullahçılık ile ilgili olumlu sözleri var. Bu da aslında birçok AKP’linin, şu anda görev alan kişilerin ya da en hızlı FETÖ düşmanlarının geçmişinde çok karşılaştığımız bir şey. Aslında çok yadırgatıcı bir şey değil. Her neyse, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın İstanbul Sözleşmesi’nden yana olduğunu söylüyorlar; ama bunun bir anlamı yok, çünkü artık sözleşme yok. Kendisi benim gördüğüm kadarıyla, anladığım kadarıyla siyasette –nasıl söyleyeyim?– kaliteye çok fazla önem veren birisi değilmiş. Birazcık hani trollüğün sınırlarında dolaşan birisi gibi gözüküyor. Fakat bakan olduğu andan itibaren bunun değişeceğini tahmin ediyorum. Umuyorum, bir vatandaş olarak da bekliyorum. Ama şimdiden söyleyeyim, bu konuda çok somut bir şeyler görmeden bir vatandaş olarak yapabileceğim, en fazla kendisini Twitter‘da engellemekti. O hakkımı korumaya niyetliyim. 

Evet, başlık neydi? Kabine değişikliği neyi değiştirir? Hiçbir şeyi değiştirmez diyeceğim. Fakat, Ruhsar Pekcan olayına ânında böyle bir tepkinin verilmiş olmasının çok mânîdar olduğunun altını çizmek istiyorum. Bir diğer husus da 128 milyar. 128 milyar meselesi bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grup toplantısı konuşmasının da ana eksenini oluşturdu. Bütün bunlardan hareketle Erdoğan’ın savunma psikolojisine girmiş olduğunu düşünüyorum. Ruhsar Pekcan olayı da bununla ilgili ve belki bugün bir başka yayında sadece bu konuyu ele almayı düşünüyorum. Bugün olmasa en geç yarın yaparım, çünkü bu bayağı önemli bir şey. Artık önemsemeyen, cevap vermeyen, eleştirilere kulağını kapayan bir iktidar ve Erdoğan yok. Eleştiriler karşısında bocalayan bir iktidar söz konusu. Bugün öğleden sonra bir saatte de olabilir ya da yarın yapabilirim. 

Evet, gördüğünüz gibi “analizci” olarak Türkiye’de gezmeye devam edebilmemiz için, biz gazetecilerin, bağımsız bir şekilde gazetecilik yapmak isteyenlerin, siz vatandaşların desteğine ihtiyacımız var. Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü Türkiye’nin daha özgür, daha demokratik –“daha”yı koymak gerekir mi bilmiyorum, özgür ve demokratik diyelim– bir ülke olabilmesi için her şeyden önce bağımsız ve özgür bir medyaya ihtiyacı var ve bu da ancak vatandaşların sahip çıkmasıyla mümkün olabilir. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus