Sedat Peker’in beşinci videosu: Denk olmayan güçlerin savaşı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Sedat Peker, beşinci videosunu da çekti. Diğerlerine yaptığımız gibi bunu da kendimce yorumlamaya çalışacağım. Bir de zaten benden de bahsettiği bir bölüm var, onu en sona saklayalım, özel, kişisel kısmı. Şimdi ilk videosunu 2 Mayıs’ta yapmış, 41 dakikalık video 2 milyon 200 bin izlenmiş YouTube rakamlarına göre. İkinci video 6 Mayıs’ta, dört gün sonra, 3 milyon 100 bin… Sonra, üç gün sonra 9 Mayıs’ta bir video yapyor, 3 milyon 400 bin… En son bir önceki yaptığı video, 4 milyon 400 bin… Şimdiki de yani 16 Mayıs’ta yaptığı video, şu anda başladığımda baktım, 1 buçuk milyon olarak gözüküyordu. Herhalde bu bayağı bir artacaktır. Bir diğer ilginç husus da, videoların süreleri her geçen bölümde artıyor: 41 dakika, 46 dakika, üçüncü ve dördüncü videolar tam bir saat olmuş, yaklaşık bir saat diyelim; şimdiki de en uzunu oldu, 1 saat 13 dakika. 

Videolarının her birine çok ilginç başlıklar buluyor biliyorsunuz. Bu seferki de “Her günahın bir intikam meleği olur” diye bir başlık yapmış — yine yaratıcı bir başlık. Bu Sedat Peker konusuna âşina olduğunu bildiğim birtakım tanıdıklarımdan öğrenmeye çalıştım. Birazcık perde arkası derler ya… Mesela bugün yine bakıyoruz: Bob Dylan kitabı var önünde. Her seferinde bir ilginçlik var. Zülfikâr yine orada fenerin üzerinde, yine beyaz gömlek, yine tesbih, notlar var, zarflar var. Sanki bir grup danışmanla çalışıyor gibi bir intiba bırakıyor; ama güvendiğim birileri, her şeyi kendisinin yaptığını söylüyor — ki bu bayağı ilginç bir durum. Buna özellikle not etmek lâzım. Şimdi yayının başlığı: “Denk olmayan güçlerin savaşı”. Beni bilenler bilir, başlık meselesine bir takıntım vardır. Bu başlığı özel olarak, bayağı bir düşündükten sonra buldum. 

Son (beşinci) videoyu izlerken, bir yandan da kafamdan değişik başlıklar çıkıyordu. Şimdi ilk başta bakıldığı zaman, “Denk olmayan güçlerin savaşı” diye bir başlıktan anlaşılan nedir? Bir tarafta bir devlet yapısı, devlet, devletin yöneticileri –derini ya da görüneniyle–, bir tarafta da tek başına birisi. Tabii ki de bu “Denk olmayan güçlerin savaşı”. Bunda hiçbir yaratıcılık yok. Bence de yok. Ama ben tersini söyleyeceğim — biraz zorlama gelebilir birilerine. Ama şu beş videoya baktığımız zaman… yani ilki ne zaman başlamış? 2 Mayıs’ta başlamış; bugün 15 Mayıs — iki haftada beş video. İki haftada beş videoya baktığımız zaman ve bu iki haftalık sürece baktığımız zaman, gerçekten denk olmayan bir savaş var. Ve bu savaşta şu hâliyle baktığımız zaman, önde olan, terazinin daha ağır basan tarafı, daha güçlü görünen tarafı Sedat Peker. Çok şaşırtıcı, ama böyle. 

Şu âna kadar Sedat Peker’in söylediklerine karşı, onu susturmaya yönelik, onu etkisizleştirmeye yönelik çok ciddi adımlar atılamadı — atılmadı ya da atılamadı. Bu başlı başına ilginç bir mesele. İkincisi, hep sürekli söylenen, bir şekilde onun ikna edileceği ve susturulacağı, yani kendi rızasıyla artık daha fazla video yapmayacağı yolunda bir beklenti vardı. İkinci ve üçüncü videodan sonra söylendi bu; ama hiç de öyle ikna olacağa ya da ikna edilmeye çalışıyora benzemiyor. Belki, “Yeter artık. Tadında bırak” diyenler oluyordur; birtakım etkili ve onun önem verdiği kişilerden. Ama iki haftada beş video hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Bunun ötesinde, onu susmaya zorlayacak birtakım başka adımlar, Türkiye’de başka adımlar olabilir; tabii ki bir operasyon ihtimali var. Kendisi de bunu sürekli söylüyor. Operasyon yapılması, öldürülmesi… Bu son videoda da var. “Beni öldüremezsiniz” diyor. Hatta bir rüya görmüş ve rüyada ölümünün böyle olmayacağı, bu kişilerin elinden olmayacağını söylüyor. Bir operasyon ihtimali var. Tabii bu tür işlerin ne zaman, nasıl olacağı belli olmaz. Bir diğer taraftan da tabii ki söylediklerinin itibarsızlaştırılması ve bir nevi, kamuoyunda, “Ya işte, bunlar deli saçması, birisi zırvalıyor” şeklinde bir karşı propaganda. Bu da olamadı. Denediler bir şeyler, deneniyor bir şey; ama olamıyor. 

Şu âna kadar Mehmet Ağar’ın ve Süleyman Soylu’nun yaptıkları açıklamalar, açık söylemek gerekirse Sedat Peker’in videolarında söylediklerinin etkisinin çok çok altında kaldılar. Sedat Peker’i izleyen bir insan, onun söylediklerine inanmak zorunda değil; ama o bir iddiada bulunuyor, birtakım meydan okuyuşlar yapıyor, insanlar onu sevse de sevmese de buraya bir dikkat kesiliyorlar. “Burada sanki bir şey var” diyorlar. Buna karşılık Soylu’nun ya da Mehmet Ağar’ın yaptığı açıklamalarda şu duygu pek olmuyor: “Ya işte, adam saçmalamış, adam kurusıkı atmış. İşte gördük. Olay böyle değilmiş.” Çünkü yapılan açıklamaların hiçbirisinde doğrudan ondan gelen örtülü ya da direkt suçlamalara, iddialara verilmiş cevaplar yok. Ama şu var tabii ki: “Gelsin, burada hesaplaşalım. Yargıya aktaralım” diyorlar. Özellikle Süleyman Soylu bunu dedi. Bunun ne kadar gerçekçi bir çözüm olduğunu konusunda tabii ki Türkiye’yi bilen herkesin belli bir kanaati vardır. Sedat Peker de zaten bugün, “Sizin atadığınız savcılarla, senin İçişleri bakanı olduğu Türkiye’de mi?” diye cevap verdi. Bu tartışmanın, yani Sedat Peker’in çizdiği, başlattığı tartışmanın cevabı bu değil. 

Şunu yapabilirlerdi — çok anlaşılır bir şey olurdu: Sedat Peker bir yerden videolar yapardı; diğer kişiler de bunu hiçbir şekilde ciddiye almazlardı, önemsemezlerdi, hatta birtakım yerlerde bunları hiçbir şekilde önemsemeyeceklerini belirten birtakım haberler yaptırtırladı vs.. Ama öyle olmadı, cevap verme ihtiyacını duydular ve bence iş, cevap verme ihtiyacını duydukları andan itibaren –ki geçen yayında bunu özellikle vurgulamıştım–, dördüncü video ile ilgili yayında, iş iyice Sedat Peker’in lehine dönüştü. Ve denksizlik, denk olmama hâli çok daha bâriz bir şekilde ortaya çıktı Bu çok mânîdar bence. Ve bir diğer husus da tabii Sedat Peker’in hedef aldığı kişilerin etrafında çok ciddi birtakım dayanışmaların olmaması, sahiplenmelerin olmaması. Şu âna kadar iktidar partisinin önde gelen isimlerinden ya da devletin önde gelen isimlerinden, onların sözlerinden, medyasından vs.’sinden gelen destekler çok sınırlı, çok hafif. Dile getirilen iddialara cevap vermenin hayli ötesinde… 

Çok dikkatli bazı açıklamalar, çok dikkatli. Yani şöyle söyleyeyim: Herhangi bir insan, herhangi birisi, Sedat Peker’in dışında herhangi birisi, Süleyman Soylu’ya söylediği lâfların onda birini etmiş olsa, o kişi ister yurt içinde olsun ister yurt dışında olsun hiç önemli değil, ânında büyük bir kalabalık tarafından o kişinin defteri dürülürdü. Her açıdan dürülürdü. Şimdi burada böyle bir olayı pek göremiyoruz. Bir yerlerde var da ben mi kaçırıyorum? Açıkçası çok emin değilim. Örneğin Mehmet Ağar’ın, Tolga Ağar’ın ya da Süleyman Soylu’nun açıklamalarını sahiplenen, onlara kalkan olan çok fazla kişi görmedik. Tabii ki Sedat Peker’e de kalkan olan çok kişi yok. Çünkü her şey bir yana, Sedat Peker şu anda aranan birisi. Devlet tarafından suçlanan birisi. Onun yanında yer almak öyle kolay bir iş değil. Fakat insanlar onun söylediklerini ciddiye alarak, en azından videolarını izleyip tartışarak, dolaşıma sokarak bir şekilde onun yapmak istediği olayın bir parçası oluyorlar. Ama karşı tarafta Sedat Peker’i tek başına yarattığı hareketliliğe karşı bir hareketlilik ortaya çıkmadı. Çıkabileceğe de açıkçası benzemiyor. Bir yandan da görüyorsunuz, kendine çok güven var; ama bir yandan da çok ciddi bir şekilde tedirginlik var. Bunu tabii ki konunun uzmanları daha iyi bilir; ama hepinizin dikkatini çekmiştir, dönüp dönüp meydan okuması, önceki videosundaki “Allah mısınız lan siz?” lâfı çok çarpıcıydı tabii. “İnim inim inleteceğim!” “Sizden vazgeçmem!” “Sizi hep takip edeceğim!” Birtakım şeyleri söyleyip, ucundan söyleyip, “Bunun peşini bırakmayacağım!” falan diye sürekli bir meydan okuyuş halinde gidiyor. Her seferinde de birtakım yeni yeni iddiaları ekliyor. 

Şunu yapıyor: İlk dile getirdiği iddiaları tekrar daha fazla açıyor; mesela Marina meselesi, intihar ettiği söylenen genç kadın meselesi gibi olayları, ya da Beykoz Konakları’ndaki buluşma meselesi gibi olayları tekrar tekrar söyleyip, ama her seferinde yeni birtakım hususlar da ekliyor. Örneğin Süleyman Soylu ile ilgili, bir akrabası ve bir danışmanının adını doğrudan telaffuz etti vs.. Gazetecilikte biz buna “fikri takip” deriz; sürekli olarak, hem daha önce dile getirdiklerinin bazılarını sürekli hafızada tutmaya çalışıp, bir yandan da yeni bir şeyler söylüyor; bir diğer yandan da, elinde daha başka çok malzeme olduğunu da söylüyor. Suriye meselesi yine dilinin ucunda; daha önce, biliyorsunuz, kâğıtları katlarken gözükmüştü ve herkes fark etmişti. Suriye meselesi, belli ki çok söylemek istediği, konuşmak istediği, ama sürekli ileri bir tarihe ertelediği, hassas bir mesele herhalde; ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bu videoda dikkatimi çeken hususlardan birisi de her sefer… Bob Dylan, yine Bob Dylan, onu söyledik, kitap olarak Bob Dylan var. 

Mesela bu yayında –yayın diyorum, artık öyle oldu bu videosu; bize rakip oldu kendisi farkındaysanız ve tabii ki bizden çok çok daha fazla ilgi görüyor– Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ından ezbere bir bölüm okudu. Daha sonra üstad diyerek Necip Fazıl Kısakürek’ten alıntı yaptı. Bundan önceki referanslarının çoğunun soldan olduğunu başkaları da söyledi, ben de çok vurgulu bir şekilde söyledim; bunlar da aslında, sadece sol değil başka şeylere de hâkim olduğunu göstermek bağlamında ilginçti. Özellikle Safahat’tan yaptığı uzun alıntı, başlı başına bir şeydi. Şimdi açık söylemek gerekirse, belli ki videolarına çok ciddi hazırlıklar yapıyor. Çok disiplinli şekilde çalıştığı anlaşıyor. Notları var. Prompter kullandığını sanmıyorum. Böyle bir şeyde prompter nasıl olur? Bilmiyorum. Ve bu anlamda, bir saat 15 dakikalık videoyu tek başına yapabiliyor olması başlı başına bir başarı. Ve bu anlamda da bir denk olmama hâli var — onu da söyleyelim: Bu konulara hâkimlik. Mesela videonun başında yoklama yapması, hesap sorduğu, sorma iddiasında olduğu kişileri, onları aşağılayarak, onlara lâkaplar takarak yapması, sonra birtakım madde madde, iddianame gibi birtakım olayları tekrar tekrar söylemesi… 

Bütün bunlar, benim başlığa çıkarttığım, “Denk olmayan savaşı” güçlendiren hususlar. Mesela hatırlayın, geçtiğimiz günlerde Alaattin Çakıcı’nın iki sayfalık mı ne elyazısı bir mektubu çıktı, kendi hesabından, sosyal medya hesabından yayınladı. Şimdi Alaattin Çakıcı ile Sedat Peker meselesi zaten öteden beri vardı. Sonra, bir ara barıştırıldılar dendi; ama anlaşıldığı kadarıyla bu Sedat Peker olayının böyle çok ciddi bir krize dönüşmesinde Alaattin Çakıcı boyutu çok ciddi bir şekilde var. Şu anda Alaattin Çakıcı, öncelikle Devlet Bahçeli’nin, ama aynı zamanda son yaptığı açıklamada olduğu gibi Süleyman Soylu’nun yanında yer alıyor olabilir. Böyle birtakım şeyler, yani ne derler, birbirine benzer insanların farklı saflarda yer alması mümkün olabilir; fakat herhalde bu videoyu izliyorsanız, bu konuya ilgi duyuyorsanız, Çakıcı’nın o metnine de en azından bir göz atmışsınızdır. Arada çok ciddi bir fark var. Açıkçası hem Türkçesi hem ifadesi, hem ele aldığı konular, ele alma biçimleri anlamında baktığınız zaman da büyük bir denksizlik var. Bu birini diğerinden daha güçlü kılar mı bilmiyorum; fakat bu olay, bu savaş, bu mücadele, bu kavga –artık ne derseniz deyin–, ilk Makedonya’dan Sedat Peker Türkiye’deki birtakım başka yeraltı dünyasının isimleriyle atışmaya girdiği zaman bazı isimlerin onun hakkında yaptıkları videolar ve kendisinin videoları üzerine, ben buna “Postmodern yeraltı savaşları” demiştim. O zaman Sedat Peker, daha hâlâ Türkiye’ye dönmeyi bekleyen birisiydi ve kendi tâbiriyle “dönüş bileti” de Süleyman Soylu’ydu. Sonra işler değişti. 

Şimdiki olayda da bakıyoruz, olay tamamen postmodern bir şekilde gelişiyor. Eskiden böyle biri, mesela Sedat Peker gibi biri, eski zamanda olsaydı, bunları isteseydi yapabileceği şey bir gazeteciye bunları anlatmaktı. “Gomaşinen”de en son Hüseyin Baybaşin ile 95 yılında yaptığım röportajın öyküsünü anlattım. Hüseyin Baybaşin de benzer bir meydan okuyuş içerisindeydi. Bunu kendisi yapamıyordu, çünkü bunun imkânı yoktu. Gazeteciler üzerinden yapmaya çalışıyordu ve orada çok ciddi sorunlar çıkıyordu. Ama şimdi böyle bir şey yok. Şimdi kendisinin de dediği gibi, “bir tripod, bir cep telefonu ile” herkes, kendi başına kamuoyuna hitap edebiliyor. Ve bunu Sedat Peker bayağı iyi beceriyor. Bakıyoruz: Sürekli artan izlenmeler, bayağı bir dolaşıma girmeler vs.. Yeni teknolojiler ile yapılan bu işler yaptıkça öğrenilen şeylerdir. İzleyen birisi, profesyonelce izleyen birisi, onun yaptıkça öğrendiğini de görüyor teknoloji anlamında. Karşısındakilerin böyle bir gücü, güçleri çok var tabii. İstedikleri anda istedikleri televizyona çıkabiliyorlar. İstedikleri anda, danışmanları onlara istedikleri şeyi hazırlayıp bir video doldurmasına ya da istedikleri bir gazeteciye röportaj vermesine falan imkân sağlıyorlar. Fakat denksizlik burada çıkıyor karşımıza. Birisinin, kaba tâbiriyle “tek tabanca”, bunu bir tripod ve cep telefonu karşısında yaptığı zaman elde ettiği etkiyi; öteki taraf elinde bütün kameraları seferber etse, bütün kanalları seferber etse sağlayamıyor. Buradaki temel mesele, kimin neye nereden baktığı meselesi. Kimin saldıran, kimin savunma durumunda olduğu meselesi. Bu olay bir haklılık haksızlık meselesi değil. Bu olay bambaşka bir olay. Hep birlikte yapılan şeylerin, hep birlikte tanık olunan ve aynı zamanda da hep birlikte öznesi olunan, fâili olunan şeylerin içlerinden birisi tarafından parça parça gündeme getirilmesi. 

Sonuç olarak şunu söylüyor: “Hepimiz oradaydık” diyor. Hepiniz demiyor. Bu çok önemli bir fark. Hepimiz oradaydık, hepiniz değil. “Sonra ne olduysa beni yok etmeye çalıştınız.” Ve çok sık sık vurguladığı bir husus: “Eşimi ve çocuklarımı…”; hatta bir yerde, yine Süleyman Soylu’ya ithafen bu son videoda, “Yani yanlış yaptığını söyleseydin bunlar bu kadar büyümezdi” demeye getirdi. Doğrudan da dedi aslında. Kişisel bir saldırı olarak alıp, sonra da gözünü yumup yaptığı bir şey var ve eli çok güçlü. Şu âna kadar anlattıklarının her biri çok ciddi meseleler. Ama bize sanki sürekli şunu diyor: “Daha bunlar bir şey değil” diyor. Bilmiyoruz, doğru mu yanlış mı? Ama muhatapları biliyor. Muhatapları, onun yeni neler söyleyebileceğini biliyorlar. Böyle bir ilginç durum ile karşı karşıyayız ve dolayısıyla da denk olmayan bir savaş ile karşı karşıyayız. 

Evet, son olarak benim ile ilgili kısma kısaca değinmek istiyorum. Çünkü benim yaptığım en son yayına, “Sedat Peker solcu mu oldu?” yayınına verdiği bir cevap var. Sağolsun kötü bahsetmemiş. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi? Bence iyi bir şey. Çünkü ben gazeteciyim. Önemli olan ele aldığımız konularda –hangi konu olursa olsun–, birbirimizden ne kadar farklı olursak olalım, sizin ele aldığınız konudaki muhataplarınıza, bahsettiğiniz kişilere –bu hayatın her alanından olabilir; siyasetin, toplumun her tarafından olabilir–, buradaki kişilerin sizin görüşlerinize katılması değil önemli olan, hakkaniyetli bir şekilde davranmak. O anlamıyla söylediğinin kötü bir şey olduğunu sanmıyorum. Fakat solculuk bahsine gelecek olursak, “Ben solcu değilim. Sağcı da değilim. Ben akılcıyım” diyor. Halbuki sık sık söylediği “Ben aklımı tatile çıkardım” lâfı da onun. Şimdi böyle bir sol-sağ meselesi olduğunda akılcıyım denilmesi ve akılcılığa örnek olarak Hz. Muhammed ve Hz. Ali’yi vermiş olması, Atatürk’ü vermiş olması tabii bir yaratıcılık, evet, ama şunu söylemek lâzım: Tabii ki Türkiye gibi bir ülkede, sağın bu kadar güçlü olduğu bir ülkede solcu olmak çok akılcı bir şey olmayabilir. Zaten solculuğun da en önemli özelliği budur. Yani böyle akılcı davranıp, kendimizi düşünüp bir şey olacak olsaydık, herhalde sağcı olurduk. 

Çok açık bir şekilde ben kendim ve o dönemdeki, bir kısmı maalesef artık yaşamayan çok sayıda arkadaşımın solcu olma dürtülerinin böyle bir, “akıllıca davranıp pozisyon alma” olduğunu hiç düşünmüyorum. Daha çok orada… tabii ki içlerinde çok zeki insan vardı. Çok akıllı insan vardı. Büyük bir çoğunluğun da öyle olduğuna tanıdıklarım için şahitlik edebilirim; ama solcu olmak öncelikle kalp ile ilgili bir şey, inanmak ile ilgili bir şey. Bir şey istemek ve kendi dışındaki insanlar için bir şey istemek ile ilgili bir husus. O anlamıyla bakılacak olursak solcu olmak tabii akıl kârı bir şey değil Türkiye gibi bir ülkede. Ama sonuçta bakıyoruz ki hangi pozisyonda olurlarsa olsunlar; sola ne kadar mesafeli, hatta hasmâne davranıyor olurlarsa olsunlar; bir hakikatin iyice şekillendiği anlarda, birçok insan, çok şükür hâlâ Türkiye’de solun, solun yarattığı birtakım değerlerin, solun birtakım sembollerinin hakkını vermek durumunda kalıyorlar. Onun için tekrar şunu söyleyeyim: Solcu olmak iyi bir şey. Herkes olmak zorunda değil. Sedat Peker de olmak zorunda değil. Ama önemli olan, şu hâliyle baktığımız zaman solun-sağın ötesinde Türkiye’nin iyiliğini istemek, daha genel olarak dünyanın iyiliğini istemek diyelim. Türkiye’nin iyiliğini istemek… Gazeteci olarak da benim ve Medyascope’ta bizim yaptığımız, olabildiğince özgür ve bağımsız bir şekilde, iktidar oyunlarına dâhil olmadan kamuoyunun daha iyiye, daha âdil bir Türkiye’ye, özgür bir Türkiye’ye ulaşması için ihtiyacı olan bilgiyi, haberi ve yorumu onlara vermeye çalışmak ve bunu yaparken de kimseye düşmanlık vs. beslemeden serinkanlı bir şekilde işimizi yapmaya çalışmak. Umarım bunu başarıyoruzdur. Ve bu konuda tekrar olarak söyleyeyim. Eğer bu tür gazeteciliği istiyorsanız –ki Sedat Peker dâhil birçok insanın arayışının bu olduğunu gördük; bağımsız ve özgür gazeteciliğe herkesin ihtiyacı var–, o zaman buna sahip çıkmak gerekir diye söylemek istiyorum. Evet, iyi pazarlar. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus