Neden kapanmıştık, neden açılıyoruz?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

17 günlük “tam kapanma”nın ardından Türkiye yeniden “kısmi normalleşme”ye döndü. Ama yine neyin yasak neyin serbest olduğu, bu uygulamanın neye yarayacağı belirsiz. Belli olan tek şey başkanlık sisteminin ülkemize hiç de uygun olmadığının salgın sürecinde bariz bir hal alması.

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Koronavirüsle mücadele meselesinin artık çok ilgi uyandırmadığını biliyorum. İnsanlar çok ciddi bir şekilde bunaldılar — haklı bir şekilde. Yakınlarımızı kaybettik. Hastalıkla uğraşanlarımız oldu, yakınları hastalıkla uğraşanlar oldu ve bir de bütün bunlara ek olarak da birtakım önlemler, tedbirler, sokağa çıkamayanlar, çıkmaları yasak olanlar vs.. Bütün bunlar bitmek bilmeyen bir süreç, bıkkınlık veren bir süreç. Bütün bunların hepsinin farkındayım. Çok tartışmalar da var. Aşıya bakıştan tutun da önlemlere kadar… Bütün bunların hepsi sadece Türkiye’ye özgü değil. Tüm dünyanın çok ciddi bir şekilde gündeminde olan meseleler ve bir süre daha bunlarla uğraşacağımız muhakkak. 

Şimdi, Türkiye 17 günlük bir tam kapanma yaşadı. Bunun ne kadar tam kapanma olduğu açıkçası şüpheliydi. Gazeteci olarak biz çalışmaya, ben de hafta içleri en azından çalışmaya devam ettiğim için, tabii ki eskiye kıyasla bir fark vardı, ama sokakların çok da ıssız olduğuna tanık olmadım. İlk başlarda yapılan kapanmalar çok daha etkiliydi sanki. Her neyse, şimdi o kapanma bitti, kısmî normalleşmeye girdik. Daha önce de buna benzer süreçler olmuştu ve bundan sonrasında da önümüzü görememeye devam ediyoruz. Her sefer aynı şey oluyor. Neyin, ne zaman olacağını son âna kadar öğrenme imkânımız olmuyor. Ne yasak ne serbest, kimlere yasak, kimlere serbest? Bu konuda da sürekli, her açıklamanın ardından, İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan her genelgenin ardından, birileri bunun arkeolojisini yapmak zorunda hissediyor; çünkü açık, net bir şekilde neye karar verildiğini anlamak çok fazla mümkün olmuyor. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, çok kalemin birden söz konusu olması, birbirinden farklı sektörler vs.. Her neyse… Bütün bu süreç bize şunu çok açık bir şekilde gösterdi ki Erdoğan’ın, Türkiye’nin önündeki sorunların hepsini çözeceği iddiasıyla kamuoyuna dayattığı, pazarladığı ve sonuçta da istediğini elde ettiği başkanlık sistemi tam da bu günler içinmiş. Böyle bir dönem içinmiş, olağanüstü bir dönem içinmiş. Aynı zamanda gösterdi ki böyle bir sistemin, en azından Türkiye gibi bir ülkede hiçbir işe yaramadığı, hatta tam tersine işleri daha da karmaşıklaştırdığı, sorunları içinden daha da çıkılmaz hâle getirdiğini anlamak da tam böyle bir olayda bize nasip oldu. Şöyle düşünün o tarihleri, başkanlık sistemi, referandum dönemlerini, anlatılanları. “Her şey şahlanıyor, ekonomi, şu, bu”, “Kararlar hızla alınıyor” vs.. Gerçekten de bu pandemi süreci, salgın süreci bunlar için, Erdoğan’ın başkanlık sistemini pazarlarken söylediği artılar için çok elverişli bir ortamdı. Yani iyi bir ortam değil, ama işte tam da sınanacağı ortamdı ve tam da bu ortamda gördük ki her şey birbirine karıştı. İstifa edemeyen İçişleri Bakanı istifa etti, ama tekrar görevine iade edildi. İstifa etmeyen bir dizi bakan, bürokrat vs… Peş peşe yaşanan fiyaskolar… Aşılarla ilgili söylenenlerin hiçbirisinin tutmaması, verilen tarihler, miktarlar ve türler hakkında sürekli yeni yeni açıklamaların yapılması… Erdoğan’ın salgının ilk anlarından itibaren dile getirdiği yerli aşı meselesi bile başlı başına, tek başına bir fiyaskonun göstergesi olarak kayıtlara geçti. Bütün bunlara ek olarak, çok ciddi bir ekonomik boyutunu yaşadık. İlk andan itibaren, çarkların sürmesi üzerine kurulu bir salgınla mücadele perspektifi hayata geçirmek istedi Erdoğan yönetimi. Teorik olarak anlaşılır bir şey, çünkü ülkede zaten bir ekonomik kriz var. Türkiye salgınla ekonomik krizdeyken tanıştı ve bu anlamda ekonomide daha dikkatli olması anlaşılır bir şeydi; fakat yapılanlar, yapılanların sürekli bozulması, neyin niçin yapıldığının anlaşılmaması, atılan adımlardan ya da atılmayan adımlardan nelerin hesaplandığının anlaşılmaması, bir de tabii ki hesapların hiçbir şekilde tutmaması gibi bir olay yaşadık, yaşıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bundan sonra da yaşamaya devam edeceğiz. 

Bunları söylemek, tekrar tekrar söylemek boynumuzun borcu olsun; çünkü Türkiye’nin imkânlarının, enerjisinin, insan hayatlarının, sağlıklarının –özellikle sağlık çalışanlarının–birçok açıdan çok ciddi bir şekilde yıpranmasına neden olan bir süreci yaşattı koronavirüs bize. Ama onunla mücadele etmeyi bir türlü beceremeyen, sürekli fikir değiştiren, sürekli bocalayan, sürekli son âna bırakan… Mesela 19 Mayıs ne olacak? Büyük bir ihtimalle insanlar 19 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı olur diye düşünüyor, ama bunun mantığı ne? Neden gece saat 9’dan sabah 5’e kadar yasak? Bunun mantığı ne? Vardır illaki kendi düşündükleri bir açıklama; ama ne bu açıklamayı yapma ihtiyacı duyuyorlar, ne de yapsalar da bu açıklamaları, kimseyi tatmin edeceğini açıkçası sanmıyorum. Aynı şekilde hafta sonu yasakları… Neden yasak, kime yasak? Bütün bunların hepsi, iktidarın çözemediği, çözemediği gibi kabul de etmediği, geçiştirdiği, ama bütün insanların hayatlarını birinci dereceden yakından ilgilendiren hususlar. 

Şimdi kısmî normalleşmeye geçtik. Bakıyoruz, yine alışveriş merkezleri açık, ama birçok esnafı ilgilendiren hususlarda yasaklar sürüyor. Mesela halı sahalar kapalı, ilk aklıma gelenleri söylüyorum, spor salonları kapalı, yüzme havuzları kapalı; ama birçok şey buna karşın açık. Muhtemelen vaka rakamları… –ki rakamların güvenirliği konusundaki şüpheler hep vardı, şimdi iyice artmış durumda–; zira bu tam kapanma sürecinde vaka sayılarının ciddi şekilde azalmış olması, ama yine de Turizm Bakanı’nın umduğu gibi 5 binlere gelememesi, 10 binler civarında olması… Şu anda da görüyoruz, iktidara yakın medya, 5 bin çıtasını 10 bine çıkarttı. Turizme elverişli bir ülke olduğunu göstermenin rakamı olarak 10 binde karar kıldılar; ama bu rakamın ne derece doğru olduğu şüpheli. Bir de şimdi başlayan kısmî normalleşmeyle beraber, bu rakamın korunup korunamayacağı da şüpheli. Diyelim ki doğru rakamlar, gerçekten 17 günlük kapanma ile ciddi bir iniş yaşandı. Normal şartlarda bir iniş olması tabii ki normal, çünkü bütün sorunlarına rağmen bir kapanma yaşandı; ama yeni kısmî normalleşme ile beraber bunun artmayacağının garantisi yok. Önceki örneklerde, biliyorsunuz, bunlar çok ciddi bir şekilde arttı. Burada tabii önümüze aşı meselesi çıkıyor. Özellikle bu tam kapanma döneminde, hazır insanlar kapanmışken, yoğun bir aşılanma yapılmış olabilseydi, insanlar kendilerini güvenli hissedebileceklerdi; ama bu da gerçekleşemedi. Bundan sonra neyin, ne zaman olacağı konusunda da hâlâ insanlar merak içinde. Aslında merak içinde diyorum ama, artık merak etmekten bile bıkmış durumdalar. Birtakım sektörlere sıra henüz gelmiş değil, öğretmenlerden şikâyetler var. Yaş gruplarında hâlâ belli bir yerlere inilmiş değil ve beklenti yok. İşin ilginç tarafı, beklenti yok ve işin bir başka ilginç tarafı da bu mesele üzerinden siyasî bir tartışma da çok fazla yok. O, apayrı bir olay gerçekten. Bunun taşıyıcılığını yapanlar, yani iktidarın salgın yönetimindeki her anlamıyla beceriksizliğini, başarısızlığını dile getirenler genellikle ilgili meslek kuruluşları oluyor; Türk Tabipleri Birliği başta olmak üzere ve onlar da bir anlamda kötü oluyorlar — ki ilk başlarda, özellikle kendilerine yönelik çok ciddi hedef göstermeler, özellikle Devlet Bahçeli tarafından yapılmıştı. Neyse, çok uzatmak istemiyorum. Hep aynı şeyleri söylüyoruz, tamam, olabilir, ama aynı şeyleri ısrarla sürdürmemiz, gündeme getirmemiz lâzım. Dikkat ederseniz burada hangi sektörler kapansın, hangileri kapanmasın, şudur, budur gibi polemiklere neden olan konulara girmek istemiyorum.

Bu zorunlu kapanma, tam kapanma konusunda da çok ciddi tartışmalar var. Bu tartışmaların en önemli nedeni, açıkçası birtakım tedbirler alınıyor, ama sonuçta çok da fazla bir şey değişmediği görülüyor. İlk başta sert tedbirleri isteyenlerde de büyük bir gevşeme olduğu muhakkak. Bir diğer husus da tabii ki psikolojik olarak insanlar gerçekten çok zor durumda. Şimdi kalkıp da “Tekrar kapanalım” diyebilmek artık tam bir cesaret ister. Tamam, kapanmayalım, ama bu sorunu yönetmeyi becerelim. Yönetmeyi beceremeyenler de yönetmeyi beceremediklerini kabul edip bunun gereğini yapsınlar; ama böyle bir şey olmuyor. Şu hâliyle baktığımız zaman, mesela bu salgınla mücadelenin en önemli aktörleri olması gereken kişiler, başta tabii ki Sağlık Bakanı, Milli Eğitim Bakanı… Milli Eğitim konusu apayrı bir husus, artık insanlar bunu tartışmaktan bile vazgeçtiler. Eğitim çağında çocukları olan ailelerin durumu hiç parlak değil. Esas olarak da öğrencilerin durumu, değişik kademelerdeki öğrencilerin farklı farklı şikâyetleri var ve baştan itibaren gördük ki Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda gerçek anlamıyla savruldu. Yani sistemin olumsuz anlamda savrulmasına en çok ayak uyduran kurumlardan birisi oldu Milli Eğitim Bakanlığı. İçişleri Bakanlığı ayrı bir mesele zaten. Süleyman Soylu, şu anda, başında bambaşka bir dertle meşgul. Herhalde salgınla mücadeleden önce, Sedat Peker’in kendisini hedef almasını öncelikli bir mesele olarak görüyordur. 

Evet, bize, tüm Türkiye’ye bütün sorunların –Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan sorunların, özellikle çokpartili hayata geçtikten sonra yaşanan sorunların– çözümü olarak sunulan, her şeyin hızlı bir şekilde, en keskin şekilde, az insanla belki ama etkili bir şekilde çözümünün anahtarı olarak gösterilen başkanlık sistemi, tam anlamıyla iflas etti. Benim birkaç yıldır dile getirdiğim “Yönetenlerin yönetememesi” önermesi –ki çok dalga geçenler var–, herhalde bunu en net bir şekilde gördüğümüz yer, salgınla mücadele oldu. Mesela, bugün kabine toplantısı var. Kabine toplantısından bir şey bekliyor muyuz? Salgınla mücadele konusunda bir şey bekliyor muyuz? Cumhurbaşkanı ne söyleyecek? Esnaftan en son helallik istedi. Şimdi yine birtakım şeyler söyleme ihtiyacı hissedecek. Muhtemelen yine, yerli aşı konusunda bir şeyler duyacağız; ama artık insanların o ilk başlardaki ilgisi, merakı kesinlikle yok. Bir de tabii ki güvenilirlik konusunda iktidar, en üstten aşağıya kadar, gerçek anlamda büyük bir kriz yaşıyor güvenilirlik anlamında. İnandırıcılık anlamında çok ciddi bir sorun var. Evet, insanlar kendi başlarının çaresine bakmak gibi bir durumla karşı karşıyalar, ama bu akşam saatlerinde herhalde Cumhurbaşkanı Erdoğan kabine sonrasında, yine bize işlerin ne kadar iyi gittiğini, Türkiye’nin ne kadar önde olduğunu söyleyecektir. Tabii ki ağırlıkla Filistin meselesine değinecektir; ama şunu gördük ki Türkiye, o kadar kendi dertleriyle uğraşıp, dış politikada o kadar sorunlu bir halde ki Filistin meselesinde yapabildiği, daha önceki yayınlarda da söyledim, kınamanın ötesine gidemiyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun söylediği “Ümmet bizden liderlik bekliyor” sözü çok mânîdar. Diyelim ki böyle. O zaman görelim nasıl oluyor liderlik. Filistin meselesinde tüm İslam ümmetinin liderliği… Daha Türkiye’de, kendisi açılıp kapanmayı beceremeyen, başaramayan bir iktidar ve halka bunu anlatamayan, topluma bunu anlatamayan bir iktidar söz konusu. Evet, kötü oldu. Kara bir tablo çizdim; ama tablo benim çizdiğimden daha kötü maalesef ve en önemlisi de önümüzü göremiyor olma hâlimizin aynen devam ediyor olması. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus