Sedat Pişirici ile Ekonomi Tıkırında (128): Şiraze ve mülteci

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Türkiye 2011 yılından bu yana Suriyeli mültecileri kabul ediyor. Bir süredir ise İran sınırından Afgan mülteciler ülkeye girmeye başladı. Bir kısım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, başta işsizlik olmak üzere kötü ekonomik gidişattan mültecileri sorumlu tutma eğiliminde. Ekonomi Tıkırında’nın 128. yayınında Sedat Pişirici, bu eğilimi değerlendirdi.

Ciltçilikte, kitap ciltleme işinde, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şeride “şiraze” deniyor. Şirazesi kayarsa, cilt tutmuyor, kitap dağılıyor. Aynı şekilde işler de şirazesinden çıkınca, düzen bozuluyor, denge yitiriliyor, her şey kontrolden çıkıyor; fiziksel ve psikolojik olarak “tutarsız” bir hale dönüşülüyor.

Kişisel kanaatim odur ki millet ve memleket olarak şirazemiz kaymak üzere. Tepeden tırnağa bir “gündelik cehalet” aldı başını gidiyor. Cehalet cesarete, özgüven terbiyesizliğe, çok seslilik kakofoniye dönüşüyor “Anlamaya çalışmak” bir erdem iken bir zayıflık sayılmaya başlandı. Anladığını anlatmaya çabalayanı, “Senin bu işten ne çıkarın var” diye ağzını açtığına pişman ediyorlar. Kimse kimseye güvenmiyor, herkes tek tabanca. Ne meşveretin hükmü kaldı ne dayanışmanın.

Lafı Albert Einstein’a mal ederler, doğru mudur bilmem ama bana göre laf doğru: “Önyargıyı yıkmak atomu parçalamaktan daha zor.” Mecbur değilken her şeyi ile açık ve şeffaf olanı yerden yere vuruyorlar, her şeyi ile açık ve şeffaf olmaya mecbur olanlara laf dokundurmuyorlar.

“İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütle” sanılan şey, imtiyazlarla büyükten küçüğe pek çok derebeyliğine bölünmüş, sınıflararası gelir dağılımı adaletsizliği tavana vurmuş, neredeyse bütün kaynak bağlantıları parçalanmış bir şeye dönüşmüş halde. Eğer aynı gemide isek, gemidekiler neredeyse gemiyi batıracak olan kaptana ve mürettebatına çıkışmıyorlar da “Kaptan da mürettebat da rotası da yanlış” diyenler ile didişiyorlar.

Bu ülke, 5 milyon kilometrekarelik imparatorluk toprağından geriye kalan 770 bin kilometrekarenin üzerinde kurulu. II. Mustafa’nın padişahlığı sırasında, 1699’da imzalanan Karlofça Anlaşması’ndan sonra küçülmeye başlayan Osmanlı’dan geriye kalan, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının İngiliz’den, Fransız’dan, İtalyan’dan, Yunan’dan kurtarabildiği 770 bin kilometrekare. Kaybedilen her bir karış toprağın Osmanlı vatandaşı, hele de Balkan Savaşı’ndan sonra, gelip bu 770 bin kilometrekareye sığındı. Zaten Anadolu’ya Orta Asya’dan göç edip gelmiştik, Anadolu dışındaki imparatorluk toprakları elden gittiğinde de gerisin geriye yine Anadolu’ya göç ettik. Bu topraklarda biz, en başında göçmendik, en sonunda da mülteci. 

Biz gelmeden önce Anadolu bomboş bir arsa değildi. Alparslan, Doğu Roma ordusunu yenerek Anadolu’ya girdi. Buradaki varlığımız daha bin yıl bile değil. Ama Suriyeli Araplar en az 1360 yıldır, Afganlar en az 1300 yıldır o topraklarda yaşıyor. Yine de ne biz Türkler ve Kürtler bu topraklarda hüdayinabitiz ne de Suriyeliler ve Afganlar o topraklarda… Hepimiz, Afrika’dan başlayan bir büyük göçün sonucuyuz, yarılmış Rift Vadisi’nden dört bir yana savrulanların soyuyuz. Bakmayın beyaz olduğumuza, orijinalinde hepimiz kapkarayız aslında.

Dışımız kara olsa sorun yok ama sorun içimizin karalığında. İnsan dediğin milliyeti nedeni ile ne topyekun yiğit ne de topyekun korkak. Cesaret ağaçta yetişmiyor. Bakın Osmanlı’nın Fatih Sultan Mehmet’i yiğit çıktı ama torunu Vahdettin, büyük büyük büyük dedesinin fethettiği İstanbul’dan İngiliz zırhlısına binerek kaçtı. Bir kısım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öve öve bitiremediği II. Abdülhamit, yılda 22 bin 936 kese altın karşılığı, Kıbrıs’ı İngilizler’e bıraktı. Tunus’u, Mısır’ı, Bosna Hersek’i, Bulgaristan’ı, Karadağ’ı, Sırbistan’ı, Romanya’yı, Girit’i, toplam 1 milyon 600 bin kilometrekare Osmanlı mülkünü, iktidarda kalabilmek uğruna feda eden de II. Abdülhamit’in ta kendisi.

Padişah terk edince vatan toprağını ne yapacaktı oradaki Türk-Osmanlı? Çoğu anayurduna döndü. Döndü de ne ile karşılaştı? Samiha Ayverdi’nin “Hey Gidi Günler Hey” kitabında yazdığına göre, İstanbul ahalisi, soğuk kış günleri camilerde yer gösterilen Balkan göçmenlerine, “Bitli muhacirlerin, sümüklü çocukların etrafı kirletmelerine kim izin vermişse cezalandırılmalı. Sanki İstanbul’da başka yer kalmamış gibi buraya doluştular. Şu muharebe bir bitse de hepsi yerli yerine dönseler, etrafımız da onlardan temizlense” diyordu. Tıpkı bugün Suriyeli ve Afgan göçmenlere dendiği gibi.

Suriye göçü, Tunuslu yoksul seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin, 17 Aralık 2010’da, zabıtanın tezgahına el koymasına tepki olarak, yaşadığı şehir Sisi Buzid’in en büyük meydanında kendisini yakarak intihar etmesinin yol açtığı “Arap Baharı”nın bir sonucu. Buazizi’yi yakan ateşin alevleri, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki bütün İslam-Arap ülkelerini sardı, Tunus, Libya ve Mısır’da iktidarlar değişti, diğerlerinin bir kısmında iktidarlar geri adam atmak, demokratikleşme yolunda tavizler vermek zorunda kaldı, bir kısmında, mesela Suriye’de ise iktidar hala ayakta.

Suriye’deki iktidarın başı Beşar Esad, bir dönem Recep Tayyip Erdoğan’ın “kardeşi Esad”dı. Ailecek görüşüyorlardı. İki ülke arasında vizeler kalkmıştı. Esad Bodrum’a tatile gelmiş, İstanbul’da Fenerbahçe maçına gitmişti. Erdoğan, Esad’ı iki kez Suriye’de ziyaret etmiş ortak bakanlar kurulu toplantıları yapılmıştı. Taa ki 2011 yılına kadar. Suriye’de 26 Ocak 2011’de küçük küçük de olsa iktidar karşıtı gösteriler başladı. 15 Mart günü gösteriler tüm ülkeye yayıldı. İlk kez 29 Nisan 2011’de 252 Suriyeli mülteci, Hatay’ın Yayladağ ilçesinden Türkiye’ye girdi. Haziran 2011’de rejimin Cisr eş Şuğur operasyonundan kaçan 3 bin kadar Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan “Suriye’nin yaptığı kabul edilemez, bu bir vahşettir” deyip Suriye ile tüm ticari ilişkileri askıya aldı. 9 Ağustos 2011’de dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’ye giderek Beşar Esad ile altı saat görüştü. Sonra da ipler koptu. 5 Eylül 2012’de Erdoğan, “En yakın zamanda Şam’a gidip Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” dedi ama bugün Suriyeli mülteciler, Türkiye’nin camilerinde namaz kılar hale geldi. 

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün 2020 verilerine göre Türkiye’de “geçici koruma altında” 3,5 milyondan fazla Suriyeli, 173 bin Iraklı, 116 bin Afgan mülteci var. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ise 16 Eylül 2020 tarihi itibariyle geçici barınma merkezlerinde 59 bin 877, geçici barınma merkezleri dışında 3 milyon 559 bin 041 kişi olmak üzere Türkiye’de geçici koruma altında toplam 3 milyon 618 bin 918 Suriyeli’nin yaşadığını bildiriyor. Mülteciler Derneği’ne göre ise Türkiye’deki geçici koruma altındaki kayıtlı Suriyeli sayısı, 23 Haziran 2021 tarihi itibarı ile Mayıs 2021’e göre 11 bin 766 kişi artarak, toplam 3 milyon 684 bin 412 kişi oldu. 

İlk Suriyeli mültecinin Türkiye’ye girdiği Nisan 2011’de işsiz sayısı 2 milyon 637 bin, işsizlik oranı ise %9,9’du. O yılın bitiminde işsiz sayısı 2 milyon 615 bin, işsizlik oranı %9,8 oldu. Türkiye Mart 2018’de, iktidarın çok çok erken bir genel seçime ve cumhurbaşkanlığı seçimine gitmesine neden olan bir ekonomik krizin, 2020’de de koronavirüs salgınının içine yuvarlandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun en son açıkladığı Mayıs 2021 verisine göre işsiz sayısı 4 milyon 237 bin, işsizlik oranı %13,2.

Memleket nüfusu 31 Aralık 2020 tarihi itibarı ile 83 milyon 614 bin 362 kişi, Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon 619 bin, Afgan mülteci sayısı 116 bin. Bunlar mı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını işsiz bıraktı? Bunlar mı ekonominin dengesini bozdu?

Ülkeyi ekonomik krize sokan beceriksiz politikalar uygulayanlara, Suriye’de zafer peşinden koşarken memleketin kapılarını hesapsız kitapsız mültecilere açanlara, o mültecilerin üzerinden Avrupa Birliği’nden para sızdırmaya çalışanlara, Afganistan’da ne idüğü belirsiz bir rol kapmaya çabalayıp nedense tam da bu sırada patlayan Afgan göçüne sebep olanlara hesap sormayıp, işsizlikten, yoksulluktan, hayat pahalılığından mültecileri sorumlu tutmak yanlıştır. 

Suriyeli’nin Afgan’ın istenmediği bu ülkenin Almanya’da 3,5 milyon, Fransa’da 700 bin, Hollanda’da 500 bin, Britanya’da 400 bin, Avusturya’da 250 bin, Belçika’da 240 bin, İsviçre’de 130 bin, Danimarka’da 75 bin, Romanya’da 65 bin, İsveç’te 62 bin İtalya’da 50 bin, Ukrayna’da 20 bin, Norveç’te 21 bin, İspanya’da 6 bin vatandaşı yaşıyor. ABD’de 300 bin, Avustralya’da 150 bin, Kanada’da 70 bin vatandaşımız var. Dışişleri Bakanlığı, yurtdışında yaşayan 6,5 milyonu aşkın vatandaşımız olduğunu, yaklaşık 5,5 milyonunun Batı Avrupa ülkelerinde yerleşik bulunduğunu söylüyor. Suriyeliler ve Afganlar Türkiye’ye gelirken, bizimkiler neden taa oralara gitti dersiniz? Ha, Türkiye’ye gelen Suriyeli ve Afganlar’ın da asıl derdi burada kalmak değil batıya, daha batıya, en batıya gitmek aslında. Gitmelerini engelleyen, gelmelerini istemeyenlere yardımcı olan kim acaba?

Daha bir ay önce Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB liderlerinin milyonlarca Suriyeli göçmene ev sahipliği yapan Türkiye’ye 3 milyar euro yardım verilmesi konusunda anlaşma sağladıklarını duyurdu. Ondan önce de Mart 2016’da AB, Suriyeli mülteciler ve onları konuk eden ülkeler için 6 milyar euro kaynağı sözleşmeye bağladıklarını açıklamıştı. Bu paraları reddeden oldu mu? ABD Dışişleri Bakanlığı Nisan 2015’te, Suriye’deki iç savaşın başlangıcından o güne dört yıllık süreçte, Türkiye’ye 259 milyon dolarlık insani yardım aktarıldığını açıklamıştı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken da dört ay önce Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır’daki Suriyeli mültecilere yardım etmek için 596 milyon dolar vereceklerini duyurdu. O zaman tekrar sormak lazım: Bu mülteciler mi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını işsiz bıraktı, bu mülteciler mi ekonominin dengesini bozdu?

Almanya’da Naziler, ülkedeki işsizliğin ve yoksulluğun sorumlusu olarak Yahudileri göstere göstere iktidara gelmişlerdi. Sonuç, 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldüğü Yahudi soykırımı. O soykırımın işareti, 1938’de, Naziler’in Yahudiler’in ev ve işyerlerine saldırdığı Kristal Gece’de verilmişti. Türkiye’nin zaten bir 6-7 Eylül 1955 ayıbı varken buna bir de mülteciler için Kristal Gece mi eklenmek isteniyor? İşsizlikten, yoksulluktan, hayat pahalılığından kurtulmanın yolu bu değil. Faşizm ne göçmen dinler ne yerli; Suriyeli, Afgan, Türk demez, diziverir duvarın dibine. Şirazesinden çıkan tepkilerle faşizme yuvarlanmayalım. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus