Ulusalcılar haklı mı çıktı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. Ulusalcılar haklı mı çıktı? Evet, bu soru bu günlerde, en azından benim kafamda çok dolanıyor. Aslında cevabı bildiğimi düşünüyorum kendimce; bunun cevabı çok net bir şekilde hayır, ama ısrarlı bir şekilde, Ulusalcılar’ın zamanında, AKP iktidarının ilk yıllarında dile getirdikleri îtirazların hepsinin haklı çıktığını söyleyenler var — bunu birazcık deşmek istiyorum. İlginç olan şu: O tarihteki ulusalcılıkla günümüzdeki ulusalcılık arasında bayağı bir fark oluştu. Bir kere, o tarihlerde, AKP’nin ilk yıllarında ulusalcılık, sokaklarda, her yerde, öncelikle Cumhuriyet mitinglerinde bayağı büyük bir hareketti. Bugün böyle bir hareketlilik görmüyoruz. O tarihlerde, diyelim ki laiklik başta olmak üzere birtakım konularda îtirazları vardı, gelmekte olan konusunda uyarıyorlardı; ama bugün gelmekte olan konusundaki uyarılarının doğru çıktığı iddiasıyla daha yüksek sesle ortada olmaları gerekirken, nedense böyle bir şey yaşanmıyor. 

Burada ilginç bir dönüşüm de yaşandı. Ulusalcılar’ın bir kısmı AKP iktidarıyla yakınlaştı. Burada tabii dönüm noktası AKP iktidarıyla, Erdoğan’la Fethullah Gülen arasındaki kopuşun yaşanması, kopuşun ardından çok ciddi bir savaşın çıkması ve Ulusalcılar’ın da ya da Ulusalcı deyince aklımıza gelenlerin –çünkü kendisine “ulusalcı” sıfatını kabul etmeyenler de var, ama onları da Ulusalcı diye tanımlayabiliyoruz– bunların bir kısmı, Fethullah Gülen’le Erdoğan arasındaki kopuşun ardından adım adım, kademe kademe ya da bazı konularda –özellikle dış politika konularında ve Kürt meselesi konusunda tabii ki– AKP’yle beraber hareket etmeye, hatta onun bir nevi müttefiki olmaya yöneldiler. Bu açıdan en çarpıcı olay Mavi Vatan olayıdır. Mavi Vatan olayı Türkiye’de bir kısım, ulusalcı olarak tanımlayabileceğimiz, özellikle denizci subayların, eski subayların geliştirdiği ve savunduğu bir tezken, birden Erdoğan iktidarının resmî tezi hâline geldi. Orada bir dönem bir işbirliği oldu; ama bu balayı çok uzun sürmedi. Daha sonra Emekli Amiraller Bildirisi’nin çıkması –ki bildiri değil bir açıklamaydı ama–, bildiri olarak değerlendirildi devlet tarafından, onların göz altına alınması sürecinde de gördük ki bu geçici bir işbirliğiymiş. 

Tekrar sorunun başına dönecek olursak; Ulusalcılar ne diyordu, hangi konuda uyarıyorlardı ve nasıl haklı çıktılar? İlk akla gelen husus tabii ki laiklik meselesi. AKP iktidarının laikliği kaldırmak istediğini ileri sürüyorlardı ve şimdi, özellikle son günlerde peş peşe gelen Diyânet İşleri Başkanı açıklamalarıyla da somutlaşan, ama Ayasofya’nın tekrar ibâdete açılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, Adalet Bakanlığı’nın Boğaziçi davasında eşcinselliğin Kur’an’da günah olarak tanındığını referans göstermesi gibi bir dizi olayla beraber, tabii ki imam-hatiplerin sayısının alabildiğine artırılması ve birçok yerde çocukların buralara bir şekilde yönlendirilmesi diyelim, bazı yerlerde dayatma şeklinde yaşandığını biliyoruz. Bütün bunların sonucunda, bu uyarılarda haklı olduklarını söylüyorlar. Buna ben açıkçası şüpheyle yaklaşıyorum. Daha doğrusu AKP iktidarının özellikle son dönemde laikliğe aykırı çıkışlar yaptığı, son Diyânet İşleri Başkanı’nın laikliğe açık açık meydan okuduğu bir gerçek; ama bu gerçek, Ulusalcılar’ın haklı çıktığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Dün Levent Gültekin’le beraber yaptığımız yayında bunu birazcık tartışmaya çalıştık; ama daha çok Levent konuştu, ben orada daha çok soru soran oldum; ama burada biraz daha görüşlerimi açmak istiyorum. 

O tarihteki laiklik savunusu, büyük ölçüde toplumsal görünümlü bir savunu olmakla birlikte, esas olarak bir iktidar savaşında, iktidar kavgasında eski iktidar sahiplerinin yanında yer alma olayıydı ve bunun da en önemli argümanı laiklik ve Atatürk meselesiydi. Orada, AKP iktidarıyla beraber, AKP’nin iktidara gelmesi ve tek başına hükümet kurmasıyla beraber, ülkenin ve rejimin sahibi olduğunu düşünen kurumlar –ordu başta, ama sadece ordu değil; yüksek yargı, büyük medya, büyük sermaye sınıfları ve bazı meslek örgütleri– hep birlikte buna karşı bir direnç oluşturup AKP hükümetini belli bir yerde sınırlamak istediler ve AKP’yi bir anlamda iktidarı terke zorlamak istediler. Bir iddia –ki Fethullahçılar bunu çok ciddi bir şekilde gündeme getirdi– ve onun üzerinden, mâlûm, Ergenekon, Balyoz gibi davalar kurgulandı, darbe planları oldu ve AKP iktidarının bu kişiler, bu kurumlar, bu çevreler tarafından darbeyle yıkılacağı iddia edildi. İşin acayip tarafı, zamanında orduyu darbe planı yapmakla suçlayan, bu konuda çok ciddi birtakım şeyler –“kanıtlar” diyeceğim, ama kanıtları tırnak içine alalım, çünkü bunların önemli bir kısmının kurmaca olduğu ortaya çıktı”, bunu tezgâhlayan Fethullahçılar’ın kendilerinin yıllar sonra bir darbeyi Türkiye’de gerçekten yapmak istemeleri ve çok şükür ki başarısızlıkla sonuçlanması olayı oldu. 

Zamanında, Ulusalcılık toplumda kendini gösteriyordu, sivil toplumun unsurları olarak çıkıyorlardı; fakat buradaki esas mesele, toplumu, devleti ele geçirmek isteyen birilerini korumaktan ziyâde, devletin sahibi olduğu düşünülen kesimlerin yerlerini korumasına sivil bir destekti — ben öyle gördüm, hâlâ öyle görüyorum ve bu anlamda da bu hareket, sivil insanların hareketiydi, ama esas olarak devlet içerisindeki iktidar savaşlarının bir parçası olmayı tercih etmişti ve o dönemde devlet içerisindeki bu savaşı kaybettiler. Erdoğan, Fethullahçılar’ın desteğiyle ve Batı’nın da bu konuda onay vermesiyle –ki Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin o anlamda, eski iktidar sahipleri lehine bir müdahalesi olmadı, olsaydı herhalde işin rengi biraz değişirdi–, böyle bir aşamadan sonra bu tasfiyeyi gerçekleştirip iktidarı alarak o eski, “Hükümet oldular ama iktidar olamadılar, iktidar oldular ama devleti kontrol edemiyorlar” önermelerinin hepsini teker teker yok etti. 

Artık, devlet Erdoğan oldu. Bunu yaparken Fethullahçılar’la beraber yaptı; ama daha sonra Fethullahçılar’la aralarında iktidar savaşı çıkınca ve bu savaş çok kanlı olunca, bu sefer yeni saflaşmalar yaşanmaya başlandı ve dediğim gibi, bir zamanlar Erdoğan’a karşı savaş açmış bazı unsurlar da –haklarını yemeyelim, hepsi değil–, bazı unsurlar da bunun içerisinde, Erdoğan’ın yanında yer aldılar. Bu açıdan MHP olayı başlı başına ilginç bir örnektir. MHP, ulusalcılığa hep kendine yönelik bir tehdit olarak baktı. Çünkü ulusalcılık daha çok, o tarihe kadar solda bilinen, merkez solda bilinen kesimlerin benimsediği bir görüştü; ama sadece merkez soldan değil, başka yerlerden de katılımlar vardı ve MHP bunu kendi Türk milliyetçiliği tekelinin kırılma ihtimali olarak, kendine karşı bir meydan okuma olarak gördü ve onlarla arasına hep bir mesafe koydu. Mesafe koymakla birlikte, Ulusalcılar’ın dile getirdiği birçok tezi MHP de çok ciddi bir şekilde sahiplendi. Onlar kadar vurgulu olmasa bile, laiklik meselesi; onlar kadar vurgulu olmasa bile orduya dokunulup dokunulmaması meselesi ve tabii ki onlarla yarışırcasına Kürt meselesindeki duruş. Bu anlamda Ulusalcılar’la MHP’nin Kürt meselesine şahinlikte yarıştıklarını gördük. Şimdi işte, daha sonraki süreçte Erdoğan’ın en büyük müttefiki MHP oldu ve orada artık gördük ki, bu kullanılan argümanlar aslında, yani o büyük idealler, ilkeler, laiklik gibi, Atatürk gibi birçok şey aslında bir iktidar savaşının, çok sert geçen iktidar savaşının ideolojik enstrümanlarıymış. Kolaylıkla, özellikle son dönemde Bahçeli’nin ya da Doğu Perinçek’in birtakım şeyleri meşrulaştırmak için kullandıkları argümanlara baktığınız zaman bunu çok net görüyorsunuz. En son Devlet Bahçeli Diyânet İşleri Başkanı’na da sahip çıktı — ki daha önce Diyânet İşleri Başkanı’nın hemen istifâsını istemişti; AKP’yle ittifakta olduğu zamanda dahi istemişti Atatürk konusunda. Şimdi, her şeyiyle sahip çıktı, öteki tarafta başka kişilerin de başka sahip çıkmaları olduğunu görüyoruz. 

Dolayısıyla buradaki mesele, esas kavga tam anlamıyla laiklik olmadı; şunu kabul etmek lâzım, tek tek bireylerin dürtüleri, esas dürtüleri, kendi yaşam tarzlarına müdahale edileceği endişesi olduğu muhakkak, birçoğunun bireysel olarak Cumhuriyet mitinglerine katılmalarının en önemli nedeni buydu. Bunu biliyoruz, bunu kabul ediyoruz ve bu kaygılarında bugün itibariyle haklı çıkmış olabilirler; ama o tarihteki kaygılarını dile getiriş şekillerinde, doğrudan toplum olarak, yukarıdan aşağı yapılacak birtakım düzenlemelere karşı çıkmaktan ziyâde, devlette yerlerini kaybetmek istemeyen güçlere takviye olmaya yönelmişlerdi. İşte, olay burada değişti diye düşünüyorum. Şimdi, işin rengi büyük ölçüde değişiyor. Artık devletin tamamı –hâlâ Ulusalcılar içerisinden de buna îtiraz eden çok kişi olduğunu biliyorum ama–, devletin tamamı artık Erdoğan iktidarının kontrolü altında. Yani düşünün, bir fotoğraf oluyor; Yüksek Yargı, Diyânet ve Erdoğan hep birlikte; ya da birtakım yerlerde, toplu birtakım açılışlarda aynı şekilde görüyoruz. Burada, ordu içerisinde hâlâ bir şeyler olabilir, değişik değişik iddialar dile getiriliyor YAŞ kararlarıyla ilgili falan, ama sonuç olarak buralarda, devletin içerisinde Erdoğan’a rağmen gelişen hiçbir şey olduğu söylenemez; fakat şu var: Erdoğan’ın iktidarını kaybetmekte olduğu, artık Erdoğan iktidarının sonunun gelmekte olduğunu fark eden devlet içerisindeki farklı kesimler, bir sonraki dönem için birtakım hazırlıklar yapıyor olabilirler — bunu bir kenara koyalım. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, Türkiye’de, laiklik konusunda hassas olan bu kesimlerin, özellikle zamanının Ulusalcılar’ı ya da Ulusalcılar’ın etki alanındaki kişilere baktığımız zaman, yönelebilecekleri bir devlet, el atabilecekleri, kimi zaman destek alabilecekleri, kimi zaman destek olabilecekleri devlet kurumları kalmadığı, medyaları kalmadığı –yani kendilerine destek veren büyük medya kuruluşlarının olmadığı– bir ortamda, o zaman işte gerçek anlamıyla bir sivillikle tanışma süreci yaşanıyor. Bir süredir bu yaşanıyor ve bu anlamda Atatürk’ün ve laikliğin ve diğer Cumhuriyet değerlerinin sivil olarak yeniden okunmasına tanık oluyoruz. Bu kadar kolay tamamlanabilecek bir süreç değil; ama olumlu bir süreç. Artık, devleti birilerinin elinden kurtarmaktan ziyâde, ülkeye sahip çıkma anlamında bir laiklik savunusu, Cumhuriyet savunusu ve Atatürk savunusu ortaya çıkıyor — ki bunlar son derece olumlu şeyler. Dün, Levent uzun uzun, laikliğin nasıl en çok dindarların ihtiyacı olduğunu, laikliğe en çok dindarların ihtiyacı olduğunu söyledi — ki haklı. 

Yıllardır benim de kendi çapımda, nâçizâne anlatmaya çalıştığım husus bu. Çünkü şeriat vs. denen o iddialar, ya da Ali Erbaş’ın son söylediği gibi inancın siyasete dahil edilmesi dendiği zaman, şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Kimin inancı? Ortada böyle bir net inanç yok. Ali Erbaş’ın inancıyla Tayyip Erdoğan’ın ya da bir başkasının ya da kendi halinde başka partilere oy veren insanların ya da partiyi bırakın, hayat tarzları bambaşka olan insanlar var, ama hepsi kendisini, sorulduğu zaman “Elhamdülillah Müslüman” diyerek tanımlıyor. Bu insanlara kim, hangi şeyi dayatacak? 

İşte burada laiklik, herkesin farklı inanç biçimleriyle, farklı inanç yorumlarıyla ve İslâmiyet’in de farklı yorumlarıyla barış içerisinde, bir arada yaşayabilmelerinin teminatı olarak laiklik önümüze çıkıyor ve burada, işte şimdi, AKP iktidarıyla beraber, özellikle son dönemindeki laikliğe birtakım alenen meydan okumasıyla beraber yaşanan yeni bir buluşma söz konusu; o da şu, genellikle şöyle düşünülüyor: “Erdoğan böyle şeylerde gaza basıyor; çünkü dindarları etrafında kenetlemek istiyor.” Halbuki bu tür çıkışlar dindarların bir kısmını –hepsini değil tabii ki–, bir kısmını çok ciddi bir şekilde ürkütüyor. Ürküttüğü için bunlardan bir rahatsızlık ve adını böyle koymasalar bile devletin din konusunda nötr pozisyon almasını savunma eğilimi giderek güçleniyor, ülkenin dindar kesimlerinde de. İşte şimdi, o buluşmanın Türkiye’de yaşanan, yaşatılan “laikler-şeriatçılar” kutuplaşmasının aşılması ve o birbirinden farklı mahallelerde oldukları tasavvur edilen, birbirlerinden farkı mahallelere konulmak istenen, oralarda tutulmak istenen kesimlerin birleşmesi, yakınlaşması, birbirini anlaması, birbiriyle konuşması ve bazı konularda birlikte hareket edebilme süreçleri söz konusu oluyor, olmak durumunda ve bu noktada demokrasi, çoğulculuk, hukuk devleti bir ortak nokta oluyor; ama aynı zamanda laiklik de böyle oluyor. Bazıları buna laiklik demeyebilir, bazıları buna sekülerlik diyebilir; çünkü laikliğin hâlâ belli kesimlerde geçmişteki bazı uygulamalar nedeniyle olumsuz çağrışımları olduğu için laiklik kelimesini kullanmak istemeyebilirler; sonuçta kavramlar bir yerden sonra çok önemli olmayabilir, önemli olan içerik. 

Burada, farklı görüşlerden, farklı inançlardan, farklı inanç yorumlarından insanların barış içerisinde bir arada yaşayabilmelerinin zeminini kurmanın yegâne yolu laiklik. Bunu dünyanın hiçbir yerinde şeriat iddialı ya da din devleti iddialı hiç kimse böyle bir şeyi başaramadı, zaten başarmak gibi bir dertleri yok; onlar zaten bir yorumun dayatması üzerine gidiyorlar ve şu haliyle bakıldığı zaman Ali Erbaş’ın ya da Erdoğan’ın ya da bir başkasının, ya da bir heyetin diyelim ki din adamları diyeceğim, çünkü biliyorsunuz bu tür yaklaşımlarda kadınları işin içerisine katmama, özellikle bu kesimlerin çok dikkat ettikleri bir husus–; diyelim ki böyle bir din adamları heyeti toplanacak, şu şöyle olacak bu böyle olacak diye birtakım direktifler verecekler ve bunu da sözüm ona kitaba dayandıracaklar. Halbuki kendi çıkarlarına, kendi yaklaşımlarına dayandıracaklar ve Türkiye’de özellikle genç kuşakların, yeni, eğitimli kuşakların dünyaya açık kuşakların bu tür şeylere îtibar etmediğini görüyoruz. Afganistan’da bile Taliban’ın hayata geçirmekte zorlandığı bir şeyi, Türkiye gibi bir ülkede kimsenin dayatabilme imkânı yok; ama tabii ki bu konuda ellerinden geleni yapmak isteyenler olabilir. 

Burada işte, o sivil dayanışmayı ve direnişi sağlayacak olan kesimin olabildiğince çoğulcu olması gerekiyor. Dolayısıyla Ulusalcı perspektifin en önemli yanlışı, toplumdaki kutuplaşmayı ya da kutuplaştırmayı veri olarak alması ve iyi vatandaş, makbul vatandaş, makbul olmayan vatandaş ayrımı üzerinden, kendilerini ülkenin gerçek sahibi olarak görmeleriydi. Bundan uzaklaştığı ölçüde, bu anlamda laikliğe sahip çıkan, laikliğe duyarlı olan kesimlerde bu noktada çok olumlu gelişmeler olduğunu görüyorum. Bundan uzaklaştıkları müddetçe, o zaman işte sivil, çoğulcu bir perspektifte Türkiye’de laikliğin ve Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in tüm değerlerinin yeniden okunması ve gerçek anlamda bunlara sahip çıkılması söz konusu olacak. Sonuçta Ulusalcılar haklı çıkmadı; ama laikliğin ne kadar elzem bir konu olduğu, laikliğin ne kadar önemli bir mesele olduğu ortaya çok net bir şekilde çıktı. Bunu bir şekilde gösterdikleri için, özellikle dindarlara da gösterdikleri için –ki amaçları kesinlikle bu değildi biliyoruz–; ülkeyi yönetenlere, başta AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, en son olarak da benim geçen bir yayında benim “Amok Koşucusu” olarak tâbir ettiğim Diyânet İşleri Başkanı olmak üzere, onlara, bir anlamda acı bir şey ama, müteşekkir olmak durumundayız. Onların sayesinde laikliğin ne kadar önemli bir değer olduğunu ve bu ülkeye laikliği getirenlerin, ne kadar bu ülkenin iyiliğine davranmış olduklarını gördük. Bir yayında İslâmcılar’ın Atatürk’le savaşlarında yaşadıklarını bir hezîmet olarak tanımlamıştım. Atatürk’e karşı savaştaki hezîmetin belki çok daha fazlası, laikliğe karşı yürüttükleri savaşta yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak. Türkiye’de laiklik dışında bir seçeneğin olabileceğini hiçbir zaman düşünmedim. Bundan sonra olamayacağına çok daha emin olduğumu vurgulamak isterim. Bugün saat 16.00’da Kemal Can’la “Haftaya Bakış”ta yine karşınızda olacağım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus