Milletler yalnız zaferleriyle değil, hatalarıyla da olgunlaşır. Güçlü toplumları güçlü yapan şey kusursuz bir tarihe sahip olmaları değildir. Asıl fark, kendi geçmişleriyle dürüstçe yüzleşebilme cesareti gösterebilmeleridir. Çünkü ilerleme, yalnız başarı hikâyeleriyle değil; yanlışları kabul edebilme ahlakıyla mümkündür.
Bizde ise tarih çoğu zaman bir düşünme alanı değil, kutsama alanı olarak görülüyor. Geçmişi anlamaktan çok yüceltmeye çalışıyoruz. Tarihi, ortak hafızayı besleyen bir tecrübe olmaktan çıkarıp ideolojik aidiyetlerin dokunulmaz zırhına dönüştürüyoruz. Böyle olunca da eleştiri düşünsel bir katkı değil, ihanet gibi algılanıyor.
Oysa eleştirilemeyen hiçbir alan sağlıklı kalamaz. Bu durum tarih için de geçerlidir.
Sorgulanmayan geçmiş zamanla putlaşır. Putlaştırılan tarih ise düşünceyi dondurur. Düşüncenin donduğu yerde ilerleme değil, tekrar başlar. Bugün yaşadığımız birçok siyasal ve toplumsal krizin arkasında da biraz bu zihinsel donma hali vardır.

Kutsanan tarih, korunan iktidar
Hiçbir toplum geçmişsiz yaşayamaz. Ancak geçmişle sağlıklı ilişki kurmanın yolu onu kutsamak değil, anlamaktır.
Sağlıklı toplumlar tarihlerini yalnız alkışlamaz; gerektiğinde eleştirir de. Çünkü bilirler ki hata kabul etmeyen zihin, aynı yanlışları tekrar etmeye mahkûmdur.
Bugün Almanya’nın demokratik dönüşümünde yalnız ekonomik kalkınmanın değil, Nazizm ile yüzleşme cesaretinin de önemli payı vardır. Avrupa’nın birçok ülkesi sömürgecilik geçmişini tartışabiliyor. Amerika’da kölelik tarihi hâlâ sert biçimde konuşulabiliyor.
Bizde ise tarih çoğu zaman “dokunulmaz alan” muamelesi görüyor.
Dersim konuşulunca rahatsız oluyoruz.
6-7 Eylül konuşulunca savunmaya geçiyoruz.
Kürt meselesi tartışılınca hemen saflaşmalar başlıyor.
Darbelerle yüzleşmek yerine onları ideolojik kamplara göre yorumluyoruz.
Çünkü hakikati aramaktan çok, kendi tarihsel aidiyetlerimizi korumaya çalışıyoruz.
Türkiye’de tarih eleştirisinin önündeki en büyük engellerden biri de devletin kutsallaştırılmasıdır. Devlet çoğu zaman sıradan bir siyasal yapı değil, sorgulanamaz bir otorite gibi görülüyor. Bu yüzden tarih eleştirisi kolayca devlet düşmanlığıyla eş tutulabiliyor.
Oysa geçmişi eleştiremeyen toplumlar, bugünün iktidarlarını da denetleyemez.
Bir toplumda eleştiri düşmanlık, itiraz sadakatsizlik, sorgulama ihanet sayılıyorsa; orada düşünce değil dogma egemen olur.
Mağduriyetler konuşuluyor, yüzleşme erteleniyor

Türkiye’de hemen her ideolojik kesim kendi mağduriyet hikâyesini anlatıyor; fakat kendi ürettiği mağduriyetlerle yüzleşmekten kaçınıyor.
Kemalist geçmiş kendi baskılarıyla hesaplaşmak istemiyor.
Muhafazakâr iktidar kendi otoriterleşmesini konuşmuyor.
Milliyetçilik kendi dışlayıcılığını sorgulamıyor.
İslamcı hareketler ise iktidarla kurdukları sorunlu ilişkiyi çoğu zaman görmezden geliyor.
Kayyum sürecinden önce yaklaşık dokuz yıl boyunca insan hakları mücadelesi yürüttüğüm MAZLUMDER çevresinde de bu çelişkilere sıkça tanıklık ettim. Hak ihlallerine karşı ilkesel bir dil üretmek gerektiğinde birçok kesim kendi mahallesinin sınırlarına çekiliyor; evrensel adalet söylemi, çoğu zaman siyasal aidiyetlerin gölgesinde zayıflıyordu.
Bu yüzden bu ülkede herkes kendi acısını kutsuyor; ama başkasının acısına karşı sağırlaşıyor.
Oysa gerçek yüzleşme yalnız kendi hikâyeni anlatmak değil, başkasının yarasını da görebilmektir. Demokratik olgunluk biraz da burada başlar.
Geçmiş romantizmi ve medeniyet krizi

Özellikle İslam dünyasında tarih çoğu zaman romantik bir “altın çağ” anlatısına dönüştürülüyor.
Endülüs anlatılıyor.
Osmanlı’nın ihtişamı anlatılıyor.
Selçuklu ve Abbasiler üzerinden büyük medeniyet hikâyeleri kuruluyor.
Ama aynı toplumlar bugün neden bilim üretemediğini, neden özgür düşünce geliştiremediğini, neden hukuk devleti kuramadığını yeterince konuşmuyor.
Geçmiş medeniyetlerle övünmek, bugünün krizlerini çözmeye yetmiyor.
Çünkü medeniyet yalnız geçmişte kazanılmış zaferlerden ibaret değildir. Medeniyet aynı zamanda eleştirel akıl, özgür düşünce, adalet ve ahlaki cesaret üretebilmektir.
İslam dünyasının yaşadığı zihinsel krizin önemli nedenlerinden biri de budur: Geçmiş kutsanıyor ama geçmişin ürettiği siyasal ve mezhepsel krizler yeterince sorgulanmıyor.
Kerbela’dan gerçek anlamda ders çıkarılmadı.
Emevîleşme eleştirisi derinleştirilemedi.
Din-iktidar ilişkisi yeterince sorgulanamadı.
Bunun yerine çoğu zaman romantik bir geçmiş anlatısı üretildi.
Oysa zulümler de tarihin parçasıdır. Ve geçmişin zulümleriyle yüzleşmeyen toplumlar, yeni zulümlere zemin hazırlar.
Putlaştırılan geçmiş, susturulan gelecek
Şirk yalnız putlara tapmak değildir; tarihi, lideri, devleti ve geleneği sorgulanamaz hale getirmek de bir tür zihinsel putperestliktir.
Bir toplum geçmişini kutsallaştırdıkça bugünün iktidarlarını da sorgulanamaz hale getirir. Çünkü geçmişe eleştirel bakamayan zihin, bugünün otoritesine karşı da özgür davranamaz.
Bugün ihtiyacımız olan şey geçmişsizleşmek değil; geçmişle dürüst ilişki kurabilmektir.
Bir toplumun büyüklüğü, atalarını ne kadar övdüğüyle değil; onların hatalarından ne kadar ders çıkardığıyla ölçülür.
Çünkü tarih yalnızca övünülecek bir miras değil, aynı zamanda ibret alınacak büyük bir insanlık tecrübesidir.
Ve unutulmamalıdır:
Geçmişini kutsayan toplumlar, sonunda geçmişin gölgesinde yaşamaya mahkûm olur.















