Tarih yalnızca işlenen suçları değil, o suçlar karşısında sergilenen sessizliği de kaydeder.
11 Temmuz 1995, bu sessizliğin en ağır bedellerinden birinin ödendiği gündür.
Avrupa’nın ortasında, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’da 8.372 Boşnak erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde katledildi. Binlerce kadın, çocuk ve yaşlı zorla yerinden edildi; aileler parçalandı, insanlar kimlikleri nedeniyle ölüm listelerine yazıldı ve cesetleri toplu mezarlara gömüldü.

Bu, savaşın kaçınılmaz sonucu olarak açıklanabilecek sıradan bir trajedi değildi. İnsanları yalnızca etnik ve dinî kimlikleri nedeniyle ortadan kaldırmayı amaçlayan, planlı ve örgütlü bir soykırımdı.
Srebrenica herhangi bir savaş cephesi de değildi.
Burası, Birleşmiş Milletler’in koruma sözü verdiği bir şehirdi. Hollandalı BM askerleri oradaydı. Uluslararası toplum yaşananlardan haberdardı. Dünya medyası gelişmeleri izliyordu.
Fakat bütün bunlar, Bosnalı Sırp güçlerinin Ratko Mladić komutasında şehre girmesine ve binlerce insanı göz göre göre katletmesine engel olmadı.
Srebrenica’yı insanlık tarihinin en büyük ahlaki kırılmalarından biri hâline getiren gerçek de budur.
O gün yalnızca binlerce insan öldürülmedi. Birleşmiş Milletler’in güvenilirliği, uluslararası hukukun caydırıcılığı ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından verilen “Bir daha asla” sözü de ağır bir yara aldı.

Katiller kadar seyredenlerin de utancı
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlığa yeni bir uluslararası düzen vaat edilmişti.
Bu düzenin temelinde güç değil hukuk bulunacaktı. Devletlerin askerî ve ekonomik büyüklüğü değil, egemen eşitliği esas alınacaktı. İnsan hakları evrensel olacak; soykırımların, etnik temizliklerin ve kitlesel katliamların tekrarlanmasına izin verilmeyecekti.
Birleşmiş Milletler sistemi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Soykırım Sözleşmesi bu büyük vaadin üzerine inşa edildi.
Ancak Srebrenica, bu vaatlerin siyasi irade bulunmadığında kâğıt üzerinde kalabileceğini gösterdi.
Çünkü uluslararası kurumların varlığı, tek başına insanları korumaya yetmiyordu. Bu kurumları harekete geçirecek kararlılık, ahlaki sorumluluk ve siyasi irade de gerekiyordu.
Srebrenica’da olmayan tam olarak buydu.
Bosnalı Sırp güçleri katliamı gerçekleştirirken uluslararası toplum askerî, siyasi ve diplomatik hesaplar arasında sıkıştı. Korunacağına inandırılan insanlar, kendilerini koruması gereken güçlerin gözü önünde katillerine teslim edildi.
Bu nedenle Srebrenica’nın sorumluluğu yalnızca silahı tutanlarda ve infaz emrini verenlerde değildir.
Sorumluluk; önleyebileceği hâlde önlemeyenlerde, görebildiği hâlde harekete geçmeyenlerde, koruma sözü verdiği insanları siyasi hesaplara kurban edenlerde ve yaşanan vahşet karşısında sessiz kalanlardadır.
Soykırımlar yalnızca nefretle büyümez.
Kayıtsızlıkla, suskunlukla, korkaklıkla ve hesapçılıkla da büyür.
Önce insanlar “öteki” ilan edilir. Ardından hakları tartışmaya açılır. Acıları görünmezleştirilir. Uğradıkları zulüm sıradanlaştırılır. Sonunda yok edilmeleri toplumun bir kesimi için kabul edilebilir hâle getirilir.
Srebrenica, ırkçılığın ve etnik üstünlük düşüncesinin yalnızca kötü bir fikir olmadığını; uygun siyasi ortamı bulduğunda bir ölüm makinesine dönüşebileceğini gösterdi.

“Bir daha asla” kimin için?
Aradan otuz bir yıl geçti.
Teknoloji gelişti, savaş araçları değişti, uluslararası kurumların sayısı arttı. İnsan hakları sözleşmelerine, mahkemelere ve diplomatik mekanizmalara yenileri eklendi.
Fakat dünyanın karşı karşıya olduğu temel soru değişmedi:
İnsan hayatının değeri gerçekten evrensel midir, yoksa devletlerin kimliğine, ittifaklarına ve büyük güçlerin çıkarlarına göre mi belirlenmektedir?
Bugün de dünyanın farklı bölgelerinde siviller savaşların en ağır yükünü taşıyor. İnsanlar etnik kökenleri, inançları ve kimlikleri nedeniyle hedef alınıyor. Şehirler bombalanıyor, toplumlar zorla yerlerinden ediliyor, çocuklar açlığa ve ölüme mahkûm ediliyor.
Bütün bunlar yaşanırken uluslararası hukuk, çoğu zaman güç sahiplerinin siyasi tercihlerine göre hatırlanıyor ya da unutuluyor.
Bir yerde yaşanan katliam haklı olarak “insanlık suçu” diye mahkûm edilirken, başka bir yerde benzer acılar diplomatik dengelerin ve stratejik ittifakların gölgesinde bırakılıyorsa, burada yalnızca siyasi bir çifte standart yoktur.
Aynı zamanda derin bir ahlaki çöküş vardır.
Adalet seçici olduğunda adalet olmaktan çıkar.
Hukuk yalnızca güçsüzlere uygulanıyor, güçlü devletleri ve onların koruması altındaki aktörleri sınırlayamıyorsa, artık ortada gerçek anlamda bir hukuk düzeni yoktur. Hukuk, bu durumda güç ilişkilerini örten bir perdeye ve siyasi tercihleri meşrulaştıran bir araca dönüşür.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto sistemi de bu yapısal sorunun merkezinde yer alıyor. İnsanlığın kaderini ilgilendiren meseleler, beş ülkenin ulusal çıkarlarına ve siyasi tercihlerine bağlı bırakılıyor. Uluslararası mahkemelerin kararları ise ancak devletlerin uygulamak istediği ölçüde karşılık bulabiliyor.
Böyle bir düzende “Bir daha asla” sözü evrensel bir ilke olmaktan çıkıyor; kimileri için verilen, kimileri için kolayca unutulan bir vaade dönüşüyor.
Srebrenica, bu nedenle yalnızca geçmişe ait değildir.
Hukukun güç karşısında sustuğu, insanların kimlikleri nedeniyle değersizleştirildiği, sivillerin hayatının siyasi hesaplara kurban edildiği her yerde Srebrenica’nın gölgesi vardır.

Hatırlamak yetmez
Srebrenica’yı anmak, yalnızca mezarlıklara çiçek bırakmak ve yıldönümlerinde acılı sözler söylemek değildir.
Gerçek anma; ırkçılığa, etnik üstünlükçülüğe, nefret diline ve insanı kimliğine indirgeyen her türlü siyasete karşı açık ve ilkesel bir tavır almaktır.
Srebrenica’yı anmak, insan haklarını yalnızca kendimize yakın gördüklerimiz için değil, herkes için savunmaktır.
Çünkü hukukun coğrafyası olmaz.
İnsan haklarının dini, etnik kimliği ve milliyeti olmaz.
Adaletin dostu, düşmanı, müttefiki ya da rakibi olmaz.
Olmamalıdır.
11 Temmuz yalnızca Bosna’nın ve Boşnakların yas günü değildir. İnsanlığın vicdan muhasebesi günüdür.

Katledilenlerin hatırasına gösterilebilecek en büyük saygı, onların acılarını yalnızca geçmişin bir parçası hâline getirmek değil; benzer acıların yeniden yaşanmasını mümkün kılan nefret ideolojileriyle, ayrımcılıkla ve seçici adalet anlayışıyla mücadele etmektir.
Çünkü unutulan her soykırım, yenilerinin yolunu açar.
Srebrenica’da toprağa verilen yalnızca binlerce masum insan değildi. Uluslararası hukukun itibarı, ortak vicdanın inandırıcılığı ve “Bir daha asla” sözünün güvenilirliği de o toplu mezarlara gömüldü.
Bugün yapılması gereken yalnızca Srebrenica’yı hatırlamak değildir.
Srebrenica’yı mümkün kılan nefreti, suskunluğu, ikiyüzlülüğü ve güç siyasetini tanımaktır.
Ve nerede karşımıza çıkarsa çıksın, ona karşı durmaktır.













