Bir ülke, yaşadığı büyük travmaları nasıl hatırlar?
Kimi zaman anıtlar dikerek, kimi zaman törenler düzenleyerek, kimi zaman da her yıl aynı görüntüleri tekrar tekrar ekranlara taşıyarak…
Oysa büyük travmalar, ancak hakikatle yüzleşildiğinde gerçekten geride bırakılabilir.
15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti. Türkiye, o gece hayatını kaybedenleri haklı olarak anıyor; darbe girişimini lanetliyor. Ancak aynı cesaretle şu soruları da sorabiliyor mu?
O geceyi mümkün kılan şartlar nelerdi? Devletin en kritik kurumlarına sızan bir yapı yıllarca nasıl büyüdü? Bu süreçte siyasi ve kurumsal sorumluluklar neden bütün yönleriyle ortaya konulamadı?
Bu soruları sormak, 15 Temmuz’u küçümsemek değil; tam tersine onu gerçekten anlamaya çalışmaktır. Çünkü demokrasi, acıları unutarak değil, onlardan ders çıkararak güçlenir.
Hiç kuşkusuz 15 Temmuz, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır kırılmalardan biridir. Seçilmiş iktidarı silah zoruyla devirmeyi amaçlayan darbe girişimi başarısızlığa uğradı; Meclis bombalandı, yüzlerce insan yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı. Demokratik bir düzende iktidarlar sandıkla değişir; silahla değil. Bu ilke tartışmaya açık değildir.
Ancak on yıl sonra artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
15 Temmuz’dan sonra Türkiye daha demokratik bir ülke mi oldu?

Demokrasinin zor sınavı
Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” demek kolay görünmüyor.
İlk günlerde toplumun geniş kesimleri darbeye karşı ortak bir duruş sergiledi. Bu tablo, demokratik hukuk devletini güçlendirmek için önemli bir fırsat olabilirdi. Ne var ki kısa süre içinde olağanüstü hâl yönetimi, kalıcı bir siyasal ve hukuki dönüşümün zeminine dönüştü.
15 Temmuz, yalnızca bir darbe girişimi değil; aynı zamanda Türkiye’nin siyasal yapısının köklü biçimde değiştiği tarihsel bir dönüm noktası oldu. Olağanüstü hâl döneminde atılan birçok adım, geçici güvenlik tedbiri olarak kalmadı; yeni yönetim anlayışının kalıcı unsurlarına dönüştü. Bu nedenle 15 Temmuz’u anlamak, sadece o geceyi değil, o geceden sonra inşa edilen siyasal ve hukuki düzeni de anlamayı gerektiriyor.
OHAL döneminde Kanun Hükmünde Kararnamelerle çok geniş kapsamlı işlemler yapıldı. Yüz binlerce kişi kamu görevinden çıkarıldı, binlerce kurum kapatıldı, çok sayıda insan yargılandı. Darbe girişimine karışanların hukuk önünde hesap vermesi elbette zorunluydu. Ancak bu süreçte, bireysel suçluluk ilkesinin yeterince gözetilmediği, suç ile aidiyet arasındaki sınırın zaman zaman belirsizleştiği yönünde ciddi eleştiriler de dile getirildi.
Hukuk devleti, tam da en zor zamanlarda hukukun üstünlüğünden vazgeçmeyen devlettir. Güvenlik ihtiyacı ile temel hak ve özgürlükler arasındaki dengeyi koruyabilmektir.
OHAL sona erdi; fakat olağanüstü dönemin birçok uygulaması hukuk düzeninin kalıcı parçaları hâline geldi. Aynı dönemde yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ile yürütme yetkisi büyük ölçüde merkezileşti. Yasamanın denetim kapasitesi zayıfladı, yargının bağımsızlığına ilişkin tartışmalar derinleşti.
Sandık, demokrasinin başlangıcıdır; kendisi değildir. Güçler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın, sivil toplum ve hesap verebilir yönetim de demokrasinin ayrılmaz unsurlarıdır. Eğer bir darbe girişiminin ardından bu kurumlar güçlenmek yerine zayıflıyorsa, darbe püskürtülmüş olsa bile demokrasinin güçlendiğini söylemek kolay değildir.
Hakikatin eksik kalan yüzü

Bütün bunların yanında, yıllardır cevap bekleyen bir başka soru daha var.
FETÖ olarak tanımlanan yapı, devletin en kritik kurumlarında yıllarca nasıl örgütlenebildi?
Bu yapıyla uzun yıllar kurulan siyasi ve bürokratik ilişkilerin sorumluluğu nasıl değerlendirildi?
Kamuoyunda yıllardır dile getirilen “siyasi ayak” tartışması neden toplumun geniş kesimlerini tatmin edecek ölçüde açıklığa kavuşturulamadı?
Hiçbir örgüt, tek başına devletin bütün imkânlarına ulaşamaz. Kurumsal ihmaller, yanlış siyasi tercihler ve etkili denetim mekanizmalarının işlememesi olmadan böyle bir tablo ortaya çıkamaz. Bu nedenle demokratik bir hukuk devletinde hesap verebilirlik yalnızca darbe girişimine katılanlarla sınırlı kalamaz; süreci mümkün kılan siyasi ve idari tercihler de şeffaf biçimde araştırılmalıdır.
Çünkü demokrasi yalnızca darbe gecelerinde savunulmaz.
Demokrasi, darbeleri mümkün kılan şartların ortadan kaldırılmasıyla korunur.

Devletin hiçbir cemaatin, hiçbir partinin ve hiçbir kişinin etkisi altına girmeyeceği güçlü kurumsal yapılar oluşturulmadan; liyakat, şeffaflık ve bağımsız denetim sağlanmadan aynı risklerin bir daha yaşanmayacağını söylemek mümkün değildir.
15 Temmuz’un onuncu yılında Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, daha fazla hakikattir.
Hakikat ise ancak bütün soruların sorulabildiği, bütün sorumlulukların araştırılabildiği ve hiç kimsenin hukuk karşısında dokunulmaz olmadığı bir düzende ortaya çıkar.
Darbeye karşı çıkmak, demokrasiyi savunmaktır. Ancak demokrasiyi savunmak, darbe tehdidini gerekçe göstererek hukukun zayıflatılmasına, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ve iktidarın denetimden uzaklaşmasına da aynı kararlılıkla karşı çıkmayı gerektirir.
Çünkü güçlü devlet; eleştiriden korkan değil, hesap verebilen devlettir.
Güçlü demokrasi ise yalnızca darbeleri bastıran değil, darbeleri mümkün kılan şartları ortadan kaldırabilen demokrasidir.
15 Temmuz’u gerçekten unutmamak istiyorsak, sadece o geceyi değil; o geceyi mümkün kılan ihmalleri, sonrasında yapılan tercihleri ve Türkiye’yi getirdiği noktayı da aynı açıklıkla konuşabilmeliyiz. Ancak o zaman tarih, bir anma töreninin konusu olmaktan çıkar; geleceği koruyan bir hafızaya dönüşür.












