Gündemi artık “Bay Kemal” belirliyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara hitap ettiği ve halkı tanık kıldığı son video, başta Erdoğan olmak üzere AKP yetkililerini epey öfkelendirdi. Bu da siyasette inisiyatifin bir süredir muhalefetin eline geçmiş olduğunu gösteriyor.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Türkiye’nin gündeminde Kemal Kılıçdaroğlu var; çünkü Türkiye’nin gündemini artık bir süredir Kemal Kılıçdaroğlu belirliyor. Daha doğrusu muhalefet belirliyor; ama Kemal Kılıçdaroğlu bunun arasında birtakım çıkışlarıyla –ki özellikle yaptığı küçük videolarla– işin rengini bayağı değiştirir oldu. Grup toplantılarıyla giden bir Kılıçdaroğlu vardı; şimdi bu video konseptiyle beraber, bambaşka bir Kılıçdaroğlu portresiyle karşı karşıyayız ve tabii ki sonuçta şunu görüyoruz: İktidar sözcüleri ona cevap yetiştirmekte birbirleriyle yarışmaya başladılar — ki buna Erdoğan da eklendi. En son bürokratlara yönelik çağrısı, mâlûm, çok açık, net ve sertti ve doğrudandı. Buna Ömer Çelik, Mahir Ünal, Süleyman Soylu ve nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan cevap vermek zorunda hissettiler kendilerini. Cevaplarının hepsi, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklama ve seslenişin gölgesinde kaldı. Kılıçdaroğlu’nun ne dediğini biliyoruz; ama verilen cevapların ne olduğu çok fazla önemli değil, çünkü onlar reaksiyon, tepki. Bu, filmin değiştiğini bize gösteriyor, oyunun değiştiğini gösteriyor; çünkü yıllarca Türkiye’de gündemi Erdoğan belirledi. Erdoğan bir şey söyler ve muhalefet ona cevap vermeye çalışırdı. Yıllar önce, uzun bir süre Devlet Bahçeli de bunlardan birisiydi. Erdoğan ortaya bir çıkış yapardı, ortaya bir lâf atardı, bir cümle ederdi, bir suçlamada bulunurdu ya da bir vaatte bulunurdu ve muhalefet bunun ne kadar yanlış, yapılamaz vs. olduğunu anlatmaya çalışırdı ve bunu yaptıkları ölçüde de Erdoğan’ın propagandasını yaparlardı ve Erdoğan iktidarını bu sayede uzun bir süre oyunu kurarak ve muhalefeti peşine takarak çok korunaklı bir şekilde bunu sürdürmeyi bildi; ama şimdi bakıyoruz: Erdoğan artık oyun falan kuramıyor, “Bay Kemal” diye aşağılamaya çalışıyor –yanında bir de “CHP zihniyeti” var, biliyorsunuz–, ama “Bay Kemal” söylemi sonuçta Erdoğan’ın elinde patlayan bir silah oldu. Şöyle düşünelim: Eskiden, eski derken çok da eskiye gitmeye gerek yok, yakın bir zamana kadar, Kılıçdaroğlu’nun kendisine yönelik sözleri, çıkışları, konuşmaları, Erdoğan’ın aslında hoşuna gidiyordu. Çünkü orada Kılıçdaroğlu’nun her söylediğinde pasif bir hal vardı, yani iktidar sahibi olmayan, olacağa da benzemeyen bir muhalefet liderinin yakınmaları ve sızlanmaları gibiydi ve Erdoğan da bunları bir şekilde diline dolayıp yoluna devam ediyordu, mutlu bir şekilde devam ediyordu. 

Ama şimdi başka bir şey var. Şimdi, doğrudan gerçek meselelere değinen, doğrudan konuşan ve Erdoğan’a yönelik konuşmayan, Erdoğan’ın dışındaki toplum kesimlerine ve aktörlere ya da öznelere hitap eden bir Kılıçdaroğlu var. En son yaptığı videoda, Erdoğan’dan biliyorsunuz “şahıs” diye bahsetti. Bu Erdoğan’ın, “şahsım” lâfına da bir gönderme olabilir; ama artık adını bile zikretmiyor, buna karşılık iktidarın bütün sözcüleri Kılıçdaroğlu’nun adını vererek ona cevap yetiştirmeye çalışıyorlar. Erdoğan’ın bunu yaparken önceden hazırlanmış cevap metnini okumuş olmasını da özel olarak vurgulamak lâzım; çünkü gerçekten çok kırılgan bir yerine değdiği anlaşılıyor bu olayın, bu son çıkışın, bürokratlara seslenişin. Ben bunu, Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini, yaptıklarını bu anlamıyla başarılı buluyorum. Şunu söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’na yakın olduğunu bildiğim bir kişiyle konuşurken, bana “Nasıl buldun?” diye sorduğunda öncelikle şunu söyledim: İçeriği ne olursa olsun gündemi artık Kılıçdaroğlu belirliyor, dolayısıyla başarılı. Şimdi, içeriğe geçecek olursak, eleştirenler var, “Kutuplaştırmayı artırıyor, devr-i sâbık yapmak istiyor vs. bu ters teper,” şu, bu diyenler var. Ben buna katılmıyorum. Burada kutuplaştırmayı artırıcı bir şey yok. Zaten Türkiye yeterince kutuplaşmış durumda ve bunu da Erdoğan yapmış durumda ve Erdoğan’ın kutuplaştırmadan istifade etmesinin en büyük nedeni, onun iktidarının sonsuza kadar sürecek olduğu yanılsaması. Yani kutuplaşma, kutuplaştırma, Erdoğan iktidarda olduğu müddetçe işe yarayan bir şey; ama Kılıçdaroğlu ne diyor? “Artık bu iktidar bitti” diyor ve bunu kendinden çok emin bir şekilde söylüyor. Yani gelmiş, iktidarı yarın –hatta neyi verdi? Bugünü verdi milat olarak, pazartesi günü, bu pazartesiyi verdi– iktidarı hemen alacakmış gibi, böyle kendinden emin bir şekilde, Kılıçdaroğlu’nun bu kadar kendinden emin bir çıkışını, ulusa sesleniş diyelim, ulusa seslenişini ender görmüşüzdür. Hep bir tereddütlü hali, hep bir –nasıl söyleyeyim?– ayağının frende olma halini görmüştük. Burada öyle bir şey yok. Çok net bir şekilde, “Erdoğan devri kapandı. Burada yasadışı işler yapan herkes, bile bile yasadışı işler yapan herkes, bunun sorumluluklarını üstlenmek zorunda kalacak” dedi. Şimdi bu nokta özellikle çok önemli. Dünya tarihinde, özellikle çağdaş dünya tarihinde hep karşımıza çıkan bir şey: Devlet görevlileri, devlet memurları, bürokratlar, yaptıkları işlerden ne derece sorumlular? Özellikle bu Nazi döneminde, Almanya’da Nazi dönemiyle ilgili yargılamaların en öne çıkan hususlarından birisiydi. Burada birtakım evrensel ölçütler var, kriterler var ve Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin de buna uygun olduğu kanısındayım. Sonuçta, devlette birtakım sorumluluklar üstlenen insanlar varsa, değişik kademelerde bürokratlar varsa; bunlar yaptıkları işlerin, emredilmiş olsun olmasın yaptıkları işlerin yasalara uygun olup olmadığını ölçebilecek insanlar. Bunların hiçbirisinin “Emir kuluyum” deme lüksü yok, bunu özellikle vurgulamak lâzım. Emir kulu olmadığını düşünüp, “Kendisine verilen emri yerine getiremezse ne olacak?” diye bir mesele var, bunun belki birtakım sonuçları olabilir, bugün açısından olabilir; ama onun yarınki sorumluluklarını, yarın hakkındaki suçlamaları ortadan kaldırır. Belli mağduriyetleri, nasıl diyeyim, belli kayıpları göze alması gerekir; yoksa çok kolay bir şey; gelirsiniz bu dönemde bunu yaparsınız, öteki dönemde bunu yaparsınız ve her seferinde dersiniz ki: “Ben, emredildi, bunu yaptım.” Halbuki olay bu kadar basit değil. Bu kadar basit olmamalı. Kılıçdaroğlu’nun bu anlamda yaptığı hatırlatma çok önemli. Burada, o vakıf, Türkiye Gençlik Vakfı üzerinden olayı söylemesi de çok önemli. Orada görüyoruz ki, açık ve net bir şekilde devlet içerisindeki kadrolaşmada Erdoğan ailesinin denetimindeki bir vakıf çok ciddi bir şekilde etkili olmuş, hatta televizyondaki yarışma programlarının konuklarını belirleyecek kadar etkili olmuş — ki bu konuda Murat Ağırel’in bir haberi vardı biliyorsunuz. Her yere girmiş ve buradaki temel mesele de liyâkat değil, tam anlamıyla sadâkat, belli bir yere bîat etmek olduğunu gördüğümüz bir şey var. Zaten bu normalde, evrensel anlamda demokratik sistemlerde asla kabul edilemeyecek bir şey. Dolayısıyla, bütün bunların bir karşılığı olması gerekiyor. Buradaki mesele bir rövanşizm değil. Yani burada çok ince bir denge var bence. Bu denge şu: Bunca sene, yirmi yıla yakın bir dönemdir bir iktidar var ve bu iktidar Türkiye’de birçok şeyi yanlış yaptı, yanlış yaparken de birçok şeyde aslında yasalara uygun davranmadı, teâmüllere uygun davranmadı. Çok sayıda insan haksız şekilde bir yerlere geldiler, haksız kazançlar elde ettiler ve elde etmeye devam ediyorlar ve bütün bunların bedelini de toplum ödüyor. Sonuçta, toplumun bu insanlara bir şeyler demesi kesinlikle şart. Bunu yaparken ölçütün ne olacağını o gün geldiği zaman, toplum hep birlikte olabildiğince demokratik ve çoğulcu bir atmosferde oturup tartışır; ama bugünden hiç kimsenin kimseye birtakım aflar ya da cezalar dağıtmasının anlamı yok; ama şunu biliyoruz: Herkes yaptığından sorumludur. O sorumluluğun gereğinin ne olacağına yarın durum değiştiği zaman yapılacak değerlendirmelerde karar verilecektir. Bunu bir rövanşizm, “Geleceğiz ve herkese hesap soracağız” mantalitesiyle yapmak kesinlikle doğru değil ve Kılıçdaroğlu’nun da bunu yaptığını açıkçası hiç sanmıyorum, yani böyle bir tehdit falan yoktu. Orada benim gördüğüm, açıkçası bir uyarı vardı. Uyarıyla tehdit arasında çok büyük fark var. Bunu eleştirenlerin bunu bir tehdit gibi algılaması bana yanlış geliyor. Bir de tabii, işin ilginç tarafı, muhalefeti sessiz kalmakla, –aslında kulladıkları tâbirle söylersek– sünepe davranmakla, sünepe gibi davranmakla suçlayan bazı kişilerin de kalkıp buradan “Ya bu kadarı da fazla, vur deyince öldürmeyin” demeleri de işin bir başka yadırgatıcı tarafı. Şu haliyle baktığımız zaman, gerek Meral Akşener gerek Kemal Kılıçdaroğlu –diğer muhalefet partileri de bir ölçüde, ama esas olarak bu iki siyasî aktör– iktidarı gerçekten çok zorluyorlar. Kılıçdaroğlu söyledikleriyle, belki Akşener söylemedikleriyle, ama en çok da partisinin istikrarlı bir şekilde yükselişiyle ve bu yükselişi –birisi yükseliyorsa birisi iniyordur– AKP ve MHP’den istifade ederek yapmasıyla, onları çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor. Dolayısıyla buradan sonra, Kılıçdaroğlu’nun daha önceki, yine gündem belirleyen provokasyon uyarısına özellikle dikkat çekmek lâzım. Bu gidişat, muhalefetin bu kadar istim üzerinde gidişi, gündemi belirleyişi ve iktidar ortaklarının artık ne diyeceklerini şaşırmış olmaları –mesela hatırlayın: Bahçeli’nin CHP’yi Anayasa’nın ilk dört maddesini kaldırmaya çalışmakla suçlaması böyle bir örnekti, bâriz bir şekilde böyle bir örnekti–, bu durumda iktidarın oyunu tekrar kuramıyor olması, kurabileceğe de benzemiyor olması, o baştaki uyarıyı akla getiriyor. Ama anladığım kadarıyla Kılıçdaroğlu ve Akşener bundan sonraki tutumlarıyla bu tür provokasyonlara da izin vermeme, izin vermeyici taktik ve stratejileri geliştirme konusunda hazırlıklılar. Bir şey bildiğimden değil; ama şu âna kadar yaptıklarından bunu çıkartıyorum ve bu anlamda gerçekten başarılı bir gidişat sergiliyorlar. Keşke bu olay, mesela bir yerel seçimlerin hemen ardından olabilseydi. Aslında yerel seçimlerin ardından ortam buna çok elverişliydi. Kılıçdaroğlu bugün yaptıklarını o günden itibaren yapmaya başlayabilirdi; ama gecikti, bayağı ciddi bir şekilde gecikti ve şimdi yapıyor olmasının da bir başka yönü bence AKP’nin, AKP-MHP koalisyonunu kaybedeceğinin her geçen gün daha da belirginleşmesinin yanında, kendisini cumhurbaşkanlığı adaylığına hazırlaması yönü olduğunu da düşünüyorum. Yani, Kılıçdaroğlu bu çıkışlarıyla hem iktidarı sarsıyor hem de kendisinin muhtemel cumhurbaşkanlığı adaylığını pekiştirmeye çalışıyor. Bu anlamda, şu haliyle bakıldığı zaman özellikle son yaptığı videonun ve videoya verilen tepkilerin, şu andaki Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu, siyasî açıdan durumu çok iyi özetlediğini düşünüyorum. Zaten bir süredir bürokraside insanların birtakım şeylerden artık imtinâ etmeye başladıkları, birtakım yumuşamalar olduğu yolunda birtakım iddialar oluyordu, spekülasyonlar, kulisler oluyordu. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışının ardından, insanlar kendi kendilerine herhalde devletin değişik birimlerinde –bürokrasi, özellikle yargı ve güvenlik bürokrasisi– herhalde bu konuyla doğrudan ilgilidir, çok daha ciddi bir şekilde düşündüklerini ve kendilerine gelen talimatları ona göre ölçüp biçtiklerini ve adımlarını ona göre atmaya başladıklarını ya da başlayacaklarını tahmin edebiliriz. 

    Burada çok önemli bir hatırlatma yapmama izin verin: Bu çıkış, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı ilk değil. Örneğin Süleyman Demirel, Turgut Özal iktidarının tam gitme aşamasında benzer çıkışları yapmıştı. Yine bürokratlara seslenmişti — 91 seçimleri öncesi. Çünkü ANAP kaybediyordu ve Doğru Yol Partisi birinci parti olma yolunda gidiyordu ve Demirel açık açık bu mesajları verdi, nitekim ilk seçimden birinci parti çıktı ve SHP’yle koalisyon hükumeti kurdu. Sonra ne oldu? Çok da parlak olmadı, ama bunu benzer cümlelerle Süleyman Demirel yapmıştı. Daha sonra Erdoğan, AKP’nin Genel Başkanı olarak benzer çıkışları yaptı ve kendisi de iktidara geldi. Bunun vesayetle falan alâkası yok. Bu vesâyet lâfı da artık çoktan tedavülden kalkmış olması gereken bir kavram oldu Erdoğan ve destekçilerinin sâyesinde, öyle diyelim, bunun vesâyetle falan bir alâkası yok. İktidara yürüdüğünü düşünen herkes devletin sahiplerinin kalıcı olmadığını, devleti yönetenlerin ölene kadar orada kalmayacaklarını hatırlatmaları, zaten dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de çok yaşanan örnekler ve demin verdiğim örneklerde de görüldüğü gibi, bu tür uyarıları yapanların kısa bir süre sonra iktidara geldiklerini de ciddi bir şekilde gördük. Dolayısıyla bu çıkış, bu özgüven, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu özgüveni, kendisinin iktidara geldiğine inanmasından kaynaklanıyor ve şu haliyle bakıldığı zaman son kamuoyu araştırmaları da bunu pekâlâ gösteriyor. Yani buradan, kutuplaşma üzerinden yürütülen eleştirilerin çok anlamlı olmadığını düşünüyorum. Kutuplaşmanın Erdoğan’ın işine yarayan bir şey olduğu doğru; ama Erdoğan’ın kurguladığı bir kutuplaşmanın, Erdoğan’ın kurduğu, kurguladığı bir şeyin içerisinde, o kutuplaşmanın parçası olduğunuz zaman böyle oluyor; ama burada, ileriye yönelik, bürokratların ileride yaptıklarından sorumlu tutulacağı uyarısını bir kutuplaşma olarak almak fazlasıyla hassas olmak gibi bir şey bence ve çok anlamlı değil. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus