Transatlantik: Büyükelçilerin Kavala açıklaması, Avrupa Komisyonu Türkiye Raporu & Erdoğan’ın Afrika gezisi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, “Transatlantik”le karşınızdayız. Gönül Tol bu hafta yok, Washington’daki Ömer Taşpınar ile Türkiye’yi ve dünyayı konuşacağız. Ömer, merhaba.

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: En sıcak gelişmeyle başlayalım: Avrupa Komisyonu’nun Türkiye raporu. Hep aynı minval üzerinden gidiyor; ama bu raporda en çok dikkat çekecek husus, Türkiye’deki demokrasi konusundaki gerilimin doğrudan başkanlık sistemiyle irtibatlandırılması oldu galiba. Nasıl buldun raporu? Diğerlerinden bir farkı var mı ? Ve bunun nasıl bir anlamı var?

Ömer Taşpınar: Maalesef fazla bir anlamı yok; çünkü Avrupa Birliği’yle ilişkiler zaten dibe vurmuş durumda bence. Fakat raporun dili çok sert; artık Türkiye’yi uyarma konusunda belki de biraz ümidini kaybettiğini belirten bir dil var. Öte yandan, senin de söylediğin gibi, Türkiye’yle ilgili sorunları gittikçe yapısal ve sistemik gören bir dil. Zaten bunu Avrupa Birliği büyükelçilerinin girişimiyle de beraber ele alınca, artık Türkiye’yle ilgili demokrasi meselesinin son derece yapısal olduğu ve gerçekten başkanlık sistemi boyutuyla işin iyice içinden çıkılmaz bir hâle geldiği açıkça kabul ediliyor. Fakat tabii, bu tür raporların etkisi var mı? Bence birazcık onu da konuşmak gerekiyor. Yani buna nasıl cevap veriyor Türkiye? Eğer Türkiye’nin hâlâ bir ümidi olmuş olsaydı –eskiden bu tür raporlar dikkatle izlenirdi, hatta yatırımcılar bunlara bakarak bazı adımları atarlardı; Türk ekonomisinin en şahlandığı dönemler, Avrupa Birliği’yle ilişkilerin iyi gittiği ve yatırımların daha güçlü bir şekilde Türkiye’ye geldiği bir dönemdi– artık böyle bir dönem içerisinde değiliz. Hem ekonomik kriz, hem siyasî kriz, hem demokrasi ve insan hakları açısından bir dibe vuruş hâli içerisinde Türkiye. Bana göre özellikle son dört yıldır, darbe sonrası Türkiye’nin içine girdiği, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal var. Ve sorunlarını halledemeyen bir Türkiye var. Avrupa Birliği’nden bakınca da, gerek tek tek ülkelerle –Fransa ile olan ilişkilerine baktığında, İtalya ile olan ilişkilerine baktığında, Almanya’yla olan ilişkilere baktığında, bunların hepsiyle birer birer– Türkiye sorunlar yaşadı. Tabii şunu da dikkate almak gerekiyor: Avrupa Birliği’nde artık İngiltere yok. Avrupa Birliği’nde İngiltere olsaydı, belki Türkiye’nin üyelik perspektifine destek verecek büyük bir ülke hâlâ birliğin içinde olacaktı. Brexit sonrası bazı dinamikler de değişti. Avrupa Birliği içinde Türkiye’nin lobisini yapan bir ülke de bir bakıma artık Avrupa Birliği’yle köprüleri attı. En sonda şunu söyleyeyim: Eskiden Amerika’nın Avrupa Birliği üzerinden bir etkisi vardı. Amerika özellikle Clinton döneminde Türkiye için çok ciddi bir şekilde lobi yapmıştı. Türkiye’nin üyelik perspektifi kazanması aslında 2004-2005 dönemindeki Bush dönemine denk gelmişti; ama ondan önce 1999 Helsinki Zirvesi’nde –bunu tabii ki şu anda bu ülkedeki gençlik hatırlamaz ama– 99 yılında Türkiye Helsinki Zirvesi ile tekrar üyelik perspektifine girmişti. Onun mimarı aslında Bill Clinton, yani Clinton yönetimiydi. Artık öyle bir transatlantik ilişki de yok. Biden yönetimi de bu tür raporlara artık önem vermiyor. Çünkü Biden yönetiminin gözünde de, Washington’un gözünde de Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği diye bir mesele kalmadı.

Ruşen Çakır: Burada istersen tam alâkalı bir konuya geçelim: Avrupa Birliği’nin önde gelen ülkeleri Almanya ve Fransa’nın da olduğu, ama aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Yeni Zelanda gibi ülkelerin büyükelçileri –on büyükelçi– Osman Kavala’nın tutukluluğunun dördüncü yılında kısa bir mektup kaleme aldılar ve Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uyarınca da bir an önce serbest bırakılmasını istediler. Ve tabii ki tepkiler geldi. İşte, yargı bağımsızlığına müdahale vs., şu bu… Şimdi açıkçası bu mektup beni biraz şaşırttı. Daha önce ayrı ayrı bunu dile getiren yabancı diplomatlar, devlet insanları vardı –mesela Merkel de söylüyordu, Macron da söylüyordu– ama böyle on ülkenin birden –ki sadece AB üyeleri değil, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada da da var işin içinde, Yeni Zelanda da var– böyle bir şeyi birlikte hazırlamalarını, büyükelçilerin altına imza atmalarını –sonra Dışişleri’ne çağırıldılar– ben önemli gördüm. Katılır mısın ve ardından gelen tepki şaşırtmadı, ama ne dersin?

Ömer Taşpınar: Ben de önemli gördüm. Zira beraber hareket etmeleri önemli. Burada bir şekilde bu on ülkenin bir araya gelmesi, hatta bu on ülke geldikten sonra, neden Avrupa Birliği yok, neden Amerika, Kanada, Avrupa Birliği, hatta Japonya bile, yani daha bir sürü demokratik ülke, “Türkiye’yi demokrasi olarak görmek istiyoruz” çağrısını daha güçlü bir şekilde de yapabilirlerdi, ama bu bir başlangıç. Aslında Amerika’nın içinde olması da önemli. Bugün çok konuşulmuyor bu; fakat Biden yönetimi önümüzdeki aylar içinde bir demokrasi zirvesi yapmayı düşünüyor ve o zirveye katılıp katılmama konusunda, tabii Türkiye’nin pek şansı olmasa da, Türkiye bazı hamleler yapsa, bu meseleyi çok önemsese… yani demin konuştuğumuz konuya gelelim: Türkiye gerçekten Avrupa Birliği ve Amerika gözündeki yerini mesela ekonomik çıkarları nedeniyle önemsese. Dese ki: “Bizim yatırım çekmemiz için daha iyi yönetilmemiz gerekiyor”. Daha iyi yönetilmemiz için de Türkiye’de başta yolsuzluk, ama tabii ki arkasından ekonomiyi ilgilendiren birçok konuyla beraber hukuk düzeni, yani Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu kanıtlamak açısından atabileceği sembolik adımlar var. Bu adımlardan iki tanesi sembolik olarak çok önemli. Sembolik diyorum, ama Türkiye’de bir hava değişikliği olduğunu göstermek açısından bunlar önemli olurdu. Ve bana göre yatırımcılar üzerinde bile önemli olabilir. Bunlar tabii ki Osman Kavala birincisi, diğeri de Selahattin Demirtaş. Yani bu iki ismin hapiste olması hukukla ilgili değil, bütünüyle siyasî ve Türkiye’nin aslında hukuk devleti olmaktan uzak olduğunu kanıtlayan, siyasetin de yargıya baskı yaptığını, yargının da bağımsız olmadığını kanıtlarcasına bu iki ismin hapiste olması Avrupa Birliği ve Amerika’yı tabii ki rahatsız ediyor. Ve büyükelçilerin bu çıkışına aslında belki de –şu anda şaşırıyoruz ama– geç kalmış bile denilebilir. Aslında bu ülkeler çok daha üst perdeden, çok daha sert bir şekilde bu mesajları verebilirlerdi. Biden’la bir görüşmesinde veya Merkel’le bir görüşmesinde Osman Kavala’nın gündeme geldiğini zannetmiyorum ben. Tabii ki senin de söylediğin gibi sorun, Osman Kavala’nın Türk vatandaşı olmasında. Yani bir çifte vatandaşlığı olsa veya Avrupa Birliği veya Amerikan vatandaşı olsa, daha ciddi gündeme gelirdi. Bir de tabii Selahattin Demirtaş’ı da unutmamak lâzım. Yani Türkiye’nin belki de geleceğine en önemli yönü verebilecek partinin başkanı, yani karizmatik, önemli bir siyasetçi yıllardan beri hapiste. Bu iki ismin konuşulması bile aslında önemli Türkiye açısından. Çünkü öyle bir medya ortamı var ki, büyükelçiler bunları söylemese sanki bu isimlerin hapiste olduğu unutuldu gibi. Ahmet Altan çıktı; ama Ahmet Altan yıllardan beri hapisteydi ve bir bakıma dünyada tanınan bir isimdi; ama aynı derecede önem atfedilmedi. Küresel açıdan baktığımızda önemliydi Ahmet Altan’ın çıkması, ama bir Osman Kavala’nın hapisten çıkması, bir Selahattin Demirtaş’ın çıkması, demin söylediğim gibi Türkiye’nin gidişatıyla ilgili bazı dinamikleri belirleyici olabilir. Bunlardan uzak olduğumuzu görüyoruz bugün.

Ruşen Çakır: TÜSİAD en son bir rapor hazırladı, biliyorsun, üç imzalı bir rapor ve birtakım eleştiriler de var; laiklik vurgusu var, ama burada şöyle bir özellik var tabii: Birtakım şeylerden şikâyet ediliyor tabii, ama sorumlu işaret edilmiyor. Özellikle DEVA ve Gelecek partilerinin ilk baştaki eleştirileri de öyleydi biliyorsun: “Türkiye kötüye gidiyor” diyorlar da, hani Türkiye kendi başına bir aktörmüş gibi kötüye gidiyor, özneymiş gibi. Şimdi ama şöyle de bir husus var açıkçası: Artık bir rüzgâr dönüyor ve rüzgârın döndüğünü insanlar da hissediyorlar ve sesler de çıkmaya başlıyor. Aslında bu on büyükelçinin açıklamasını bu bağlamda da değerlendirmek mümkün olabilir. Yani iktidarın, yani Erdoğan devrinin kapanmakta olduğu ve yeni bir devrin açılmakta olduğunun bir işareti olarak okunabilir. Sen TÜSİAD raporuna da bakmışsındır, böyle şeylere meraklısındır; ben açıkçası çok cesur bulmadım. Ama yine de bir anlam yükleyenler oluyor, ne dersin?

Ömer Taşpınar: Şimdi, demin söylediğine de bir geri dönerek buna cevap vermeye çalışayım: Yani Osman Kavala’nın gündeme getirilmesi Avrupa Birliği ağırlıklı ve Amerikan büyükelçileri tarafından, bir bakıma Türkiye’de havanın değiştiğini gösteriyor olabilir, böyle okumak mümkün. Fakat buna Türkiye’nin verdiği tepki –yani beklenen tepkiydi ama– o havanın pek de değişmediği gösteriyor. Yani değişen aslında beklentiler. Değişen beklentiler, ama değişmeyen şey, hükümetin ve bürokrasinin bunlara tepkisi. Yani Türkiye’de çok ilginç bir döneme giriyoruz ve beklentiler muhalefetle beraber değişiyor. Muhalefet daha etkili oluyor, senin söylediğin gibi gündem belirleyebiliyor — özellikle Kılıçdaroğlu son zamanlarda. Ama baktığımızda, yani sistemin derin oluşu, Avrupa Birliği’nin söylediği şeyi görüyoruz: Yani artık ortada öyle bir sistem var ki, tek adam sistemi, o tek adamdan gelecek tepkiye bakarak bürokrasi tepkisini veriyor. Bu konularda daha usturuplu, daha dikkatli bir dil kullanmasını beklediğimiz Dışişleri Bakanlığı bile bu dilden çok uzak bir şekilde, neredeyse bir Üçüncü Dünya ülkesi ve otoriter bir diktatörlük ülkesiymiş gibi, kimsenin ciddiye almayacağı bir tonda cevap veriyor bunlara. 

Ruşen Çakır: Ben onu, “yazanın da inanmadığı” diye yorumladım, katılır mısın?

Ömer Taşpınar: Evet, tabii bir bakıma “Türk’ün Türk’e propagandası”nı yapıp o propagandaya da inanmadıkları bir yere geldik. Şimdi buradan nereye geçiyoruz? Buradan TÜSİAD’a geçiyoruz. Türkiye’de burjuvazi deyince benim aklıma hep aslında o gelir. Avrupa ve Amerika’daki Türkiye analizlerinde iki tane çok değerli ekonomist var. Bu siyaset ekonomisi alanında aslında bu iki ekonomistin görüşleri belki de Amerika’daki en önemli görüşler olarak dikkate almıyor ve bu ekonomistler ilginç bir şekilde Türkiye’den gelen ekonomistler: Dani Rodrik –senin de bildiğin gibi İstanbullu, Musevi bir ailenin çocuğu– ve Daron Acemoğlu — Daron Acemoğlu da İstanbullu bir Ermeni ailenin çocuğu. Daron Acemoğlu da Dani Rodrik de, Türkiye’deki en önemli sorunlardan bir tanesi olarak, Türkiye’de bağımsız bir özel sektör, bir burjuvazi olmadığını söylüyorlar. Yani Türkiye’nin kurumlaşmasında bu devletçi mantığın, ithal ikameci kalkınmanın, devlet tarafından bir burjuvazinin yaratılmış olmasındaki sorunlarından bahsederler hep. Yani ben TÜSİAD’ın yaptığı çıkışlarda sık sık bunu görüyorum: Devletle kavga etmeme çabası. Eskiden Avrupa Birliği varken –en başa bağlayalım–, Avrupa Birliği ümidi varken, TÜSİAD Avrupa Birliği’nin raporlarını ön plana koyarak aslında çok daha etkili bir şekilde demokrasi konusunda bir şeyler söyleyebiliyordu ve ciddiye alınıyordu. 1970’lere kadar gittiğimizde, yani TÜSİAD’ın bu konularda, Avrupa Birliği konusunda ettiği sözler ciddiye alınırdı; çünkü Avrupa Birliği heyecanı vardı. Bugün baktığımızda TÜSİAD raporuna, Avrupa Birliği ile ilişkileri kopmuş bir ülkede, demokrasiden kopmuş bir ülkede küresel dinamiklerden bahseden, üst perdede demokrasiden bahseden, liberalizmden bahseden, kurallar bazlı dünyadan bahseden, iklim krizinden bahseden, genelde otoriterleşmeden bahseden bir rapor ve korkan bir rapor aslında. Neden korkuyor? Hükümetten korkuyor. Tam da senin söylediğin gibi, yani yeterince sert perdeden bir şekilde, “Ya, biz ihale kaybedebiliriz, devletle ilişkilerimizde bazı riskleri göze alalım” diyebilecek cesarette bir burjuvazi değil bu. Aynı zamanda neden Medyascope’un yeterince reklam almadığından da girebiliriz konuya — medyanın neden güçsüz kaldığından. Yani Türkiye’de bir burjuvazi olsaydı ve devlete bir bakıma bu kadar göbekten bağlı bir burjuvazi olmasaydı… yani bu ta İttihat Terakki’ye kadar götürülebilir, Türkiye’deki azınlıkların mallarına el konulmasına kadar götürülebilir. Burjuvazinin devlet eliyle kurulmasına kadar götürülebilir. O yüzden Dani Rodrik ve Daron Acemoğlu’ndan bahsettim. Yani bu insanların da söyledikleri gibi, Türkiye’de devletle özel sektör, devletle-burjuvazi arasındaki ilişki hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki olmadı. Organik bir şekilde bağlı oldu ve bugün bunu hâlâ görüyoruz. Maalesef hâlâ görüyoruz ve ben TÜSİAD’ın raporuna bakarken, sanki İsveç’te bir think tank’in yazdığı bir rapor gibi, ama Türkiye’nin gerçeklerinden biraz kopuk, yani iki lâf edebilmesi lâzım. En azından Selahattin Demirtaş konusunda, Osman Kavala konusunda daha sert bir şey söyleyebilmesi lâzım. Bir şey söylemesi lâzım, doğru dürüst söylemiyor bile yani.

Ruşen Çakır: Demin arada Medyascope’un adını geçirdin; mesela biz altı yıldır burada var kalmaya çalışıyoruz ve Türkiye burjuvazisinin orada raporlarda değindiği değerlerin çok daha ötesindeki değerleri medya alanında var kılmaya çalışıyoruz, ama kendilerinden bir iki istisna dışında hiçbir ilgi görmedik. Çünkü korkuyorlar.

Ömer Taşpınar: Sana söyleyeyim, izlemedikleri anlamına gelmiyor. İzliyorlar ve korkuyorlar.

Ruşen Çakır: Tabii. Tabii, yani evet, öyle bir husus var zaten.

Ömer Taşpınar: Neden korkuyorlar? Yani yüz kazanırken elli kazansın, ama Türkiye’ye bir katkısı olsun değil mi? İhaleden vazgeçsin o büyük şirketler; yani inşaat şirketlerinden bahsetmiyorum, Koç’lardan, Sabancı’lardan bahsediyorum. Yani bunlar ithal ikameci dönemde servetlerini yapmış, devlete sırtlarını dayamış durumdalar. Niye korkuyorlar bu kadar?

Ruşen Çakır: Evet, son olarak Afrika’ya gelmeden önce, şu F-16 meselesi bir karıştı sanki. Türkiye F-35’lerin karşılığında onu talep ediyor gibi oldu; ama Amerika Birleşik Devletleri’nden yapılan açıklamada, “Bir finansal konu gündeme gelmedi” dendi. O nedir şu anda? Bir kafa karışıklığı var sanki, sen takip ediyorsundur.

Ömer Taşpınar: Erdoğan her zaman olduğu gibi yanlış bilgiler verdi. Yanlış bilgilendirildi ve muhtemelen de yanlış anladı konuyu belki de. Durum şöyle: F-16’lar konusunda Pentagon, yani Amerikan devleti Türkiye’ye kendisi, “Buna başvurmanız iyi olur” demiş. Yani “Bu F-35’lerden vazgeçiyorsunuz, bunları alın” boyutu var mı bunda? Tam olarak yok. Ama F-35’leri alamayacağının bir bakıma tescili gibi bu. Ve bu F-35’ler konusunda Türkiye, yani ben zannettim ki F-35’lerden vazgeçen Türkiye F-16’lara kendisi başvurdu. Ama içeriden öğrendiğim kadarıyla, F-16 meselesinde Amerika kendisi desteklemiş. Kendi Pentagon’un kendisi, “Biz bu konuda Türkiye’nin NATO üyeliği içinde ve NATO’da Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu konum bir bakıma daha güçlü bir silahlı kuvvetler ve hava kuvvetlerini bulundurması gerekiyor. Bunun için F-16’lar konusunda bir girişim, bir démarche yapmanızı desteklerim” demiş. Bir bakıma pası Pentagon atmış; Türkiye de bunun üzerine, “letter of request” dediğimiz talep mektubunu yazıyor. Tahmin ettiğim üzere, bu aslında Amerika’da devletin, yani özellikle Pentagon’un, Beyaz Saray’ın, Dışişleri Bakanlığı’nın ve tabii bunları yapan Lockheed Martin silah lobisinin Türkiye’ye satmak istediği bir şey. Fakat buradaki mesele Kongre. Bir kere bunun parası ödenecek, yani 6 milyar dolar bir para tutuyor bu. Türkiye’nin yaptığı 1 milyar 400 milyon dolarlık ödeme buna sayılabilir; ama şu anda bunları konuşmak için erken. Zira henüz Kongre’den bir izin çıkmadı. Kongre’den izin çıkmama ihtimali de olabilir. Kongre, dediğim gibi bambaşka bir yer ve bambaşka bir dinamik var Kongre’de; dolayısıyla Amerikan devleti derken hep Kongre’yi bunun dışında tutmak gerekiyor. Amerikan hükümeti diyebiliriz; ama Amerika’da yasama Türkiye konusunda zaten bütün bu yaptırımların başındaki yer. Bu yasamadan çıktı bu yaptırımlar, Kongre’den çıktı. Bir bakıma hükümete rağmen çıktı. Hükümete kalsa, aslında bir şekilde bu CAATSA yaptırımlarından da kurtarmak isteyecek; ama Türkiye şu anda bırak F-16 modernizasyon kitlerini, bazı yedek parçaları bile alamıyor durumda — S400’lere yaptırım nedeniyle. O yüzden bir kafa karışıklığı var. Bu konuda Amerika finansal kolaylık sağlayacak değil. Türkiye zaten 1 milyar 400 milyon verdi, ona sayılabilir, eğer alabilirse bu F-16’ları. Ama almama ihtimali de var, alamama ihtimali de var.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak Erdoğan’ın Afrika turuna baktığımızda, bir uzman çıkarttı bizim arkadaşlar, onun başlığa koyduğumuz cümlesi şöyleydi: “Türkiye ne zaman dış politikada sıkışsa Afrika gündeme getirilir”. Bayağı bir doğruluk payı var herhalde.

Ömer Taşpınar: Hem doğru hem de yanlış; çünkü Afrika dönemi, Davutoğlu’nun bir bakıma Arap Baharı döneminde ve ondan önce de biraz gündeme getirdiği Afrika yılları vardı. Benim hatırladığım kadarıyla 2008’de bile –ya da 2009’da, tam emin değilim ne zaman ama– yani dış politikanın kötü gitmediği dönemlerde de Afrika’yı Türkiye önemsemeye başlamıştı. Ama o dönemler tabii bir de Gülen vardı, Fethullah Gülen cemaati ve TUSKON vardı. Ve Fethullah Gülen Cemaati TUSKON Afrika’da çok büyük yatırımlar yapıyordu. Dolayısıyla hükümetin Cemaat’le beraber hareket ettiği, herkesin bir bakıma unutmaya çalıştığı o günlerde Afrika hep gündemdeydi. Anadolu Kaplanları’nın önemli bir kısmı –ki bunlar aynı zamanda Gülen Cemaati’ne yakın şirketler– Afrika’da ciddi yatırımlar yaptılar. Ve zaten bir bakıma o yatırımların bir kısmı devam ediyor, bazı okullar hâlâ açık. Tam olarak vâkıf değilim detaylara; ama Türkiye’nin Gülen’le kavgası sonrası Afrika’yı önemsemesi bir bakıma hâlâ Gülen’le ilişkilerini iyi tutan, Fethullah Gülen Cemaati’yle ilişkilerini iyi tutan bazı ülkelere, bir bakıma, “Biz buradayız artık; bunlarla ilişkinizi kesin, bunlar terörist, bunlar darbe yaptı” mesajını da vermek açısından önemli. Genelde de baktığımızda, şu anda Türkiye’nin enerji sıkıntısı var; mesela Nijerya gibi bir ülke, ciddi petrol gelirleri olan bir yer. Gerçi Nijerya aynı zamanda müthiş kötü yönetilen ve son derece yolsuzluklarla dolu bir ülke; ama Türkiye’ye baktığımda, bazı hammaddelere ulaşma, bazı yatırım fırsatları, belki inşaat şirketlerinin geçmişte yaptığı gibi bu sefer Erdoğan’a yakın bazı inşaat şirketlerinin yatırım yapabilmesi, Çin’le ortak yapılabilecek bazı projeler –Çin buralarda büyük yatırımcı–, Türkiye bunlarla acaba ortak bir şeyler yapabilir mi inşaat şirketleri açısından? Bu tür nedenlerle önemsemek gerekiyor. Türkiye’nin bir bakıma Ortadoğu ile ilişkilerinin çok rahatlayamadığını biliyoruz. Şimdi Mısır’la rahatlamaya çalışıyor, Birleşik Arap Emirlikleri’yle rahatlamaya çalışıyor, ama hâlâ orada tıkanıklıklar var. Avrupa Birliği’yle siyasî açıdan tıkandı. Rusya ve Amerika ile sorunlar yaşadığı bir dönemde, hep bir Afrika fırsatı, Afrika kıtasının sunabilecekleri, yatırım fırsatları. Türkiye’nin bir bakıma Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” kavramı açısından kullanabileceği bir yer. Geçmişteki o fanteziler bir bakıma geri gelir mi? Bu okuma üzerinden baktığımızda, evet, yani Türkiye’nin önü sıkıştı şu anda ve bu tür gezilerden bir şeyler ümit ediyor olabilir Erdoğan. Fakat dolara baktığımızda, Türk ekonomisine baktığımızda, çok da hayalperest olmamak lâzım.

Ruşen Çakır: Evet Ömer, yayını burada noktalayalım. Gönül ABD’de değil bildiğim kadarıyla. Uluslararası bir toplantıda olduğu için katılamadı. Haftaya hep birlikte yaparız diye umuyorum. Sana çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkür edelim. “Transatlantik” bu hafta böyleydi, haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus