Göz göre göre…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tuğbanur Toprak 


Merhaba, iyi günler. Evet başlıkta dediğim gibi: “Göz göre göre…” Ne oluyor? Göz göre göre hakikaten yoksullaşıyoruz; çok zengin değildik, yoksullaştık, daha da yoksullaşıyoruz. Yoksulluğumuz önce temel hak ve özgürlüklerde, demokraside, hukuk devletinde oldu ve birçok kişi, “İnsanların karnı doyduktan sonra, bunlar çok da önemli olmaz, insanlar ceplerine bakar” dediler. Ama bunlar birbirleriyle çok iç içe geçmiş şeyler. Özgürlüklerin olmadığı, çoğulculuğun olmadığı, denge denetleme mekanizmalarının, kuvvetler ayrımının söz konusu olmadığı yerlerde, bir şey kötü yönetiliyorsa, o kötü yönetim ilânihâye öyle devam edebiliyor. İşte, Erdoğan yönetiminin Türkiye’ye dayattığı bu. Yanlış yapıyorlar, göz göre göre uyarılıyorlar, ama dinlemeden –nasıl olsa bir yaptırım yok, nasıl olsa iktidar ellerinde– ve göz göre göre ülkeyi daha da yoksullaştırıyorlar.
Bugün (23 Kasım) Levent Gültekin’le yayın yaptık, izleyenler olmuştur, yayının başında ve çıkışında dolar kaç TL diye baktık: Türk lirası bir nebze değer kazanmıştı, sevindik; ama buruk bir sevinçti. Nitekim o andan bu âna –ki kaç saat geçti? yaklaşık 2 saat– yine dolar aldı başını gidiyor ya da bütün yabancı paralar, sadece dolar değil ve bir günde an itibariyle yüzde on (%10) değer kaybı var Türk lirasında: Koskocaman bir devalüasyon. Devalüasyon deyince, yeni kuşaklar bunu bilmeyebilir; sabit kurun olduğu dönemlerdeki bir olaydı bu. Kur sabit olur, ama sonra birden hükümetler devalüasyon ilan ederlerdi. Artık bizde böyle bir şey yok, serbest kur var; ama her gün devalüasyon yaşanıyor. Gün sonunda, “Dolar 13 lira olur mu?” diye bir soru var artık. Adım adım gittik, 9 lira olur mu? 10 lira olur mu?… Artık alışkanlık yaptı, bundan sonrasını pek de saymayacağız sanki, böyle bir durumdayız. Bunun nedeni tabii ki kötü yönetim ve kötü yönetenlerin bir de bu kötü yönetimlerinde ısrar etmeleri. Şöyle bir şey deseler; “Evet, bir şeyler yanlış gidiyor; ama biz bunu düzeltmek için elimizden geleni yapacağız” deseler, belki bir nebze bir şeyler kımıldayabilir. Fakat Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin dün ve bugünkü konuşmalarına baktığımızda, kendileri dışında her şey kötü. Bilinçli bir şekilde böyle bir ekonomi politikası uyguladıklarını söylüyorlar. Erdoğan Türkiye’nin buradan kazançlı çıkacağını söylüyor. Bunu gören bütün piyasa yapıcılar da ona göre pozisyon alıyorlar. Türkiye’de bazıları, “Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Size ne yabancı paradan?” diyebiliyor. Ama şunu unutmayalım: Türkiye’nin bütün varlıkları, parasının erimesiyle birlikte değerini kaybediyor, değeri azalıyor, Türkiye yoksullaşıyor, Türkiye’nin değeri düşüyor ve yabancılar için Türkiye artık ucuz bir ülke hâline geliyor. Yakın bir zamana kadar Türkiye çok da ucuz bir ülke değildi. Bu tabii ki birtakım sorunlara yol açabiliyordu –en azından turizm açısından–, ama bir ülkenin bu kadar da ucuzlaması…, yani daha doğrusu fiyatlar bizim için ucuz değil tabii, işin acı tarafı da bu: Kendi vatandaşı için pahalı, ama yabancı için ucuz bir ülke hâline geliyor. Bu da çok acı bir gelişme ve biteceğe de benzemiyor. Bu saatten sonra bunu hiçbir şekilde Erdoğan yönetimin döndürmesinin imkânı yok.
Peki muhalefet döndürebilir mi? Şöyle bir yaklaşım var: Erdoğan gittikten sonra piyasalara güven gelecek ve işler otomatik olarak rahatlayacak ve düzene girecek. Bu bir yerden sonra fazlasıyla aldatıcı; bunun olabilmesi için muhalefetin şimdiden ekonomiyi düzelteceğini açık ve net bir şekilde gösterebilmesi lâzım. “Onlar kötü, biz iyiyiz” demekle olmuyor. Bunu açık bir şekilde gösterebilmesi lâzım. Muhalefet partilerine baktığımız zaman, hemen hemen hepsinde, ekonomiden anlayan, anladıklarını düşündüğümüz, yaptıkları açıklamalarla da bunu gösteren çok önemli isimler var. Kimisi geçmişte özellikle Mâliye ve ekonomi bürokrasisi içerisinde önemli görevler üstlenmiş, Merkez Bankası’nda ve diğer kurumlarda, bir de tabii Ali Babacan örneğinde olduğu gibi doğrudan ülkenin ekonomi yönetiminde çok etkili yerlerde bulunmuş isimler var. Ama bunların her biri savrulmuş durumda ve birlikte bir ses vermiyorlar.

Bir kere, bana göre öncelikle Türkiye’de muhalefetin artık Türkiye’yi devralmaya, iktidarı devralmaya hazır olduğunu net bir şekilde göstermesi lâzım; bunu daha fazla uzatmaları anlamsız. Yani yan yana durmak, yan yana fotoğraf vermek, hep erteleniyor. Şu anda biliyorsunuz, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” için birtakım komisyon çalışmaları var o komisyon çalışmaları bittikten sonra liderler bir araya gelip onu yapacaklar falan… Ama Türkiye’nin artık böyle bir vakti yok. Öncelikle ekonomik anlamda muhalefetin net bir şekilde kadrolarını göstermesi lâzım — “dosta düşmana” diyelim, içeriye ve dışarıya şunu söyleyebilmeleri lâzım: “Biz iktidarı aldığımızda, Erdoğan iktidarı terk ettiğinde, şu isimlerle ekonomiye el atacağız” ve tabii ki ondan sonra da neler yapacaklarını çok anlaşılır ve öz bir şekilde anlatmaları gerekiyor. Bugün Kılıçdaroğlu da grup toplantısında ekonomi konuştu –daha önce de konuşmuştu– “Kara kış fonu” diye bir şeyden bahsediyor, “Bu kış zor geçecek” diyor… Bunların hepsinin bir anlamı var, ama bunlar o kapsayıcı çıkışlar değil. Türkiye’nin daha makro bir ekonomik duruşa ihtiyacı var. Yani sektörler bazında değil, ülkenin –açık söyleyeyim: çok hazzederek kullanmıyorum ama– batmakta olan, batan ekonomik düzenini yeniden inşa etmenin kadrolarını, kurmaylarını ve ilk âcil planlarını, stratejilerini gösterebilmeleri gerekiyor. Bunu yaptıkları andan itibaren birçok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Şu hâliyle, biz hâlâ iktidara bakıyoruz. Geçen cuma gecesi Resmî Gazete başında saat 24.00-01.00’e kadar bekliyor olmamız da bunun göstergesiydi. Sanki orada bakan değiştiği zaman, Merkez Bankası başkanı ya da bir başkası değiştiği zaman, bir şeyler değişecekmiş gibi — hâlâ oradayız. Ama artık Türkiye’nin Erdoğan iktidarından ekonomiyle ilgili bir beklentisi olabileceğini sanmıyorum — Erdoğan bütün aldığı pozisyonlardan açık bir şekilde vazgeçmediği müddetçe. Bakıyoruz: Mesela daha yeni Merkez Bankası’ndaki görevinden alınan, daha yeni –bir ay önce falan yanılmıyorsam– alınan kişiler bile, birtakım profesörler bile, bu yapılanların irrasyonel olduğunu söylüyorlar — hani sanki bir buçuk ay önce yapılanlar rasyonelmiş gibi. Ama onlar bile artık seslerini çıkartmaya başladılar ve tahmin ediyorum bu ses çıkartmalar giderek artacak; iktidarın içinden ve çeperinden, etrafından çok sayıda kişi bunu söyleyecek.
Şimdi bizim arkadaşlarımız AKP’nin ve Cumhur İttifakı’nın genel olarak kalelerinde röportajlar yapıyorlar. Genellikle de şöyle şeyler var: “Dolar 20 lira da olsa biz yine de Erdoğan’dan vazgeçmeyiz” ya da “CHP olsa daha kötü olurdu”, şu bu… Bunların hepsi dışarıya söylenenler, ama açıkçası bütün bunların doğrudan kendi hayatlarına temas ettiğini gördükleri andan itibaren –ki görüyorlar, insanlar yaşıyorlar–, özellikle yoksullar daha da yoksullaşıyorlar, bunları dışarıya resmî olarak böyle söylüyor olabilirler, ama esas olarak çok ciddi bir kopuşun alabildiğine hızlandığını düşünüyorum. Bu bağlamda dünkü yayında söylediğim gibi: “Erken seçim kaçınılmaz”. Bunun çok daha kaçınılmaz bir hâle geldiğini her geçen gün iddia ediyorum. Bugün önce Bahçeli’nin ve ardından Erdoğan’ın ısrarla ve ısrarla, altını çizerek, “Kesinlikle erken seçim olmayacak” demelerinin de aslında bir anlamda erken seçim habercisi olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bir diğer husus da şu: Bu olay, yani Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın “Erken seçim olmayacak” diye özellikle vurgulamaları, daha önceki olaylarda gördüğümüz gibi artık gündemi muhalefetin belirlediğini bize gösteriyor. Muhalefetin, en son Akşener’in Kılıçdaroğlu’yla buluşması sonrasında, geçen hafta erken seçim çağrısı –ki çok yüksek sesle ve masaya vurarak yapılmış bir çağrı değildi– yaptılar. Önce Kılıçdaroğlu ve ardından Akşener de katıldı. Bunun üzerine bu kadar sert bir şekilde cevap veriyor olmaları, aslında iktidarın ne kadar güçsüz ve muhalefetin ne kadar güçlü olduğunu bize gösteriyor. Dolayısıyla bu aynı zamanda bize gösteriyor ki, muhalefet gerçek anlamda, gerçekten kendi gücünün ve iktidarın  güçsüzlüğünün ayırdına vardığı anda, ona yönelik birtakım politikalar geliştirdiği andan itibaren, Türkiye’de birtakım değişimler, özellikle bir devrin kapanması çok daha hızlı olacak. Göz göre göre gidiyor ülke. Burada kimsenin “Batırabildikleri kadar batırsınlar ve ondan sonra biz bu ülkeyi devralalım” deme lüksü yok. Türkiye’nin en az hasarla yeni bir restorasyon sürecine, kendini yeniden yapılandırma sürecine girmesi gerekiyor. Herkesin elini acele tutması gerekiyor. Muhalefetin –utangaçça da olsa– dile getirdiği birtakım taleplerin iktidarda bu kadar sert yankı bulması, muhalefetin daha güçlü, daha etkili ve toplumu da yanına çekerek getireceği birtakım taleplerin, ileri adımların ve meydan okuyuşların çok daha hızlı sonuç vereceğini bize gösteriyor bence.

Şimdi bu anlamda tekrar söyleyecek olursam: Öncelikle muhalefetin ekonomi konusunda bir alarm verip, burada seslenerek değil, doğrudan yapmaya başlamaları gerek. Kılıçdaroğlu Odalar Birliği’ne, gıda sektörüne vs. doğrudan yaptığı ziyaretlerle bunun örneklerini gösterdi. Doğrudan topluma seslenerek, doğrudan meslek kuruluşlarına seslenerek, onlarla beraber bu ekonomik krizin nasıl atlatılacağını –atlatılabileceğini değil, atlatılacağını– kendinden emin bir şekilde bunu söyleyebilmesi lâzım. “Nasıl ve kiminle?” Bunları açık bir şekilde gösterebilmesi lâzım. Ama onun öncesinde artık muhalefetin kim olduğunu tüm Türkiye’nin görmesi lâzım. İktidarı görüyoruz: Erdoğan ve Bahçeli. Muhalefet kim? Tamam, Kılıçdaroğlu ve Akşener. Peki başka kimler var? Bunlar ne derece birlikteler? Ne derece durumun vahametinin farkındalar ve ne derece acele ediyorlar? Aceleden kastım telaş değil. Ama bir şeylerin artık dönüşünü mümkün kılacak birtakım müdahalelere ihtiyacı var Türkiye’nin. Belli bir aşamadan sonra siz, “Nasıl olsa biz iktidara geldiğimizde işler düzelir” mantığıyla hareket ettiğiniz zaman ve geciktiğinizde, Türkiye’ye vakit kaybettirdiğinizde, daha sonra devraldığımız ülke o kadar bir enkaz hâline gelebilir ki, gerçekten toparlamak isteseniz bile birçok şeyi toparlayamayabilirsiniz. Dolayısıyla ülkenin göz göre göre yaşadığı bu büyük çöküşe karşı çok hızlı, âcil, inandırıcı ve güçlü, kendine güvenen bir duruşun olması gerekiyor. Aksi takdirde hâlâ “İktidar acaba ne yapar? Acaba şunu mu değiştirir, bunu mu değiştirir? Resmî Gazete’de kimler değişecek?” beklentileriyle Türkiye’nin daha fazla kaybedecek vakti olduğu kanısında değilim. Yarın “Adını Koyalım”da erken seçimi konuşacağız. Burak Bilgehan Özpek de iyileşti. Kendisine ve ailesine tekrar geçmiş olsun diyorum buradan. Erken seçimi konuşacağız. Ben erken seçimin olacağına –yani bu bir şey gibi oluyor, bahis gibi oldu– ama ben eminim. Ama birçok kişi olmayacağını düşünüyor. Ülkeyi ne kadar geç seçime sokarlarsa, kendileri için, ama en çok da ülke için çok kötü olacak. Onun için bir an önce bu faslın artık Türkiye’de kapanması gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus