David Wengrow: “Bugün, ne gibi alternatifler olabileceği üzerine artık hayal gücümüz kalmamış gibi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İnsan varlıkları binlerce yıl boyunca sonsuz çeşitlilikte iktidar biçimlerini tecrübe etti. O iktidar bazen mevsimlik oldu, bazen anaerkil, bazen otoriter ve haşin oldu; ama bazen de eşitlikçi ve büyük ölçekli bakıldığında nispeten özgür oldu diyor tasvirlerinde David Graeber ile David Wengrow, bir bomba etkisi yapan kitaplarında. 

Jade Lindgaard

27 Kasım 2021 – MEDIAPART                              

Bereketli, ihtimal verilmeyecek bir ad taşıyan ve siyâsî kapsamı patlayıcı nitelikte bir kitap bu. “Başlangıçta … Vardı”  (Au commencement était… , İngilizce adı kulağa daha mûzip geliyor: The Dawn of Everything“Her Şeyin Şafağı”) kitabında, biri antropolog diğeri arkeolog olan David Graeber ile David Wengrow, çağdaş toplumlardaki mütehakkim örgütlenmenin şeceresinde eskiye doğru çıkıyorlar: Koyu eşitsizlikler ve iktidarın hiyerarşik bir paylaşımı, kâfi miktarda şiddet ve gaddarlık, özel mülkiyetle tanımlanan bir ekonomiyle ulus-devlet.

Jean-Jacques Rousseau’nun 1755’teki “İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı” üzerine sorusunu yeniden ele alarak, Aydınlanma felsefesinin Kuzey Amerika’nın yerli düşüncelerinden ne kadar etkilenmiş olduğunu keşfediyorlar — kitabın bu bölümü Revue du Mauss, La Volte ve La Ligne jaune ile bir ortaklık içinde Club de Mediapart’da yayınlanmıştı (bkz.: https://blogs.mediapart.fr/edition/dossier-david-graeber ).

David Wengrow ve David Graeber. © Kalpesh Lathigra

Yaklaşık on yıl boyunca beraber çalışacakları yola şu tarihî ifşâdan sarsılarak revan olurlar: Avcı-toplayıcıların özgür ve eşitlikçi ufak topluluklar halinde yaşadığı kutlu bir devir olmamıştır. Fakat insanların tarihinde ne kadar geriye gidersek gidelim, bunların muhtelif iktidar biçimlerini tecrübe etmiş olduğunu görürüz: “Bu iktidar bazen mevsimlik olmuştur, bazen anaerkil, bazen otoriter ve haşin olmuştur; ama aynı zamanda, büyük kentler ölçeği dahil olmak üzere, eşitlikçi ve nispeten özgür de olmuştur” diyor tasvirlerinde David Graeber ile David Wengrow, bir bomba etkisi yapan kitaplarında.

Binlerce yıl boyunca insanlar yaratıcılıklarını yarıştırmış ve soluk kesici bir tecrübe etme yetenekleri olduğunu göstermişlerdir. 200 yıldır Batı’daki düşünce yapılarını kuran ilerici veya gerici anlatılar, tarihteki bu zenginliği gözden kaybetmişlerdir. Dolayısıyla tekrar orayla bağlantı kurmanın zamanıdır; zîra insan tarihinin bu dev-karşı-anlatısından tedârik edilecek çok umutlar ve güç vardır. Şöyle veya böyle anarşist, sosyalist, ekolojist, feminist ve devrimci bir sürü düşünce ve hareket, devletsiz, ataerksiz, ezici toplumsal hiyerarşisiz ve zenginliklerden yoksun bırakılmaksızın yaşanabileceğini uzun zamandır ileri sürüyorlar. Ama onları eleştirenlerin gözünde bu hareketlerin zayıflığı, teorilere ya da kesin olmayan tahminlere bel bağlamalarındadır. Tebahhur kudretinin bir hünerini andıran bu kitabın kuvveti, bunun sayısız örneğini getirmesinde — yani bunun var olabildiğinin kanıt biçimlerini. 

David Graeber’in 2013’te yayımladığı, tutkuyla katılmış olduğu “Occupy Wall Street” hareketinin enerjisiyle hâlâ dolu kitabı Borç, İlk 5000 Yıl (çev.: Muhammed Pehlivan, Everest Yay., 2015) kadar okuması büyüleyici olan bu çalışmanın sayfalarında ilerlerken, Eylül 2020’de ânîden ölen ABD’li entelektüelin düzen karşıtı alaycı zekâsını tekrar buluyoruz. Örnek vermek gerekirse, kitabın hemen başında okurun aklını çelme işlevi gören aşağıdaki punch-line’da, yazarlar insanlığın şafak vaktinde eşitlikçi olduğu minvalindeki muhâfazakâr îmâyı eleştirmektedir; zîra bu îmânın yarattığı anlamın etkisi şudur: “eğer bugün böyle bir toplum yaratmaya hevesliyseniz, toplayıcıların yaşam biçimine dönme işini halletmeniz, yani küçük gruplar halinde dolanmanız ve özel mülkiyete öyle veya böyle vedâ etmeniz gerekecektir. […]. Aksi takdirde, umabileceğinizin en fazlası, sizi ilelebet ayağının altına alacak çizmenin numarasını ayarlamayı becermektir; ya da o an onun yoluna çıkmamanızı sağlayacak birkaç santimetrekareyi şuradan buradan tırtıklamaktır”. 

Dolayısıyla bir tarih kitabı ve daha da fazlası bu: Farkına bile varmadan içinde tutsak kaldığımız ontolojilerin ifşâsı. Bu anlamda, bir bilgi ve özerkleşme âleti bu — David Graeber’in ölümünden birkaç gün önce bitirilmiş, yani yazılalı bir yıldan fazla bir zaman geçmiş. 

Kitabın diğer yazarı ve Graeber’in yazı yoldaşı, araştırmacı ve University College of London’ın Arkeoloji Enstitüsü’nde öğretim üyesi David Wengrow, yazının, kadim sanatın, Cilâlı Taş Çağı’nın ve ilk devletlerin ortaya çıkışının kökeni konusunda uzman. Bu münbit ve itaatsiz eseri yaşatmak gibi ağır bir mesûliyeti devralmış. 

Mediapart onunla Paris’e uğradığında görüştü. Bilimsel bilgileri yalınlaştırmaya ortak bağlılıklarına tanıklık ediyor ve on yıl boyunca bu iki araştırmacıyı birbirine bağlayan ilginç emek simyasını biraz çıtlatıyor.

Kitabın çıkış noktası insanlık tarihi konusundaki egemen anlatıların aksi istikamette mi gitmekti, yoksa tasarının bu boyutu çalıştıkça mı belirdi?

David Wengrow: Cevap ikisinin arasında. Başlangıçta, yergi tarzında kısa bir metin yazmak istiyorduk; dallarımızda, özellikle de arkeolojide her önüne gelenin bildiği, ama geniş kamuoyuna erişmemiş gibi görünen iki ana fikir etrafında olacaktı bu: Önce, tarımın îcâdından evvel avcı-toplayıcıların eşitlikçi ufak topluluklarda yaşadığı doğru değil. Daha sonra da, şaşırtıcı şey, en eski şehirlerin birçoğu devlet ya da monarşi olarak değil, çok daha eşitlikçi görünen başka ilkelerle örgütlenmiş. Dolayısıyla, geniş kamuoyunun bu konudaki bilgilerini güncellemek için kısa katkı metinleri yazmak vardı kafamızda. 

İngilizce baskının kapağı.

Başlangıçta, bunun toplumsal eşitsizlikler bibliyografyasını besleyebileceğini düşünüyorduk. Ama bir yılın sonunda, Jean-Jacques Rousseau’nun 18. yüzyılda parmak bastığı sorunun (“Toplumsal eşitsizliklerin kaynakları nelerdir?”) mesele çıkarmakta olduğunu fark ettik. Zîra bu soruyu sorar sormaz –ve dünya tarihini bu soruya göre tanzim etmeye uğraşır uğraşmaz– tuzağa düşersiniz: Eşitsizliklerin var olmadığı bir zaman olduğunu ve buna son veren bir şeyin vuku bulduğunu varsaymanıza yol açar. Dolayısıyla bütün tartışma o “dalga”ya odaklanmaktadır: Eşitsizliklerin belirmesine yol açan ne vuku bulmuştur? Tarım mı? Ya da toplumu tanzim etmenin bir şekli mi? Yoksa devletin ilk adımları mı? Bu sizi derhal, dünyayı bir şekilde görüp düşünen ve tetkik etmek istediğiniz konunun kendisini varsayım telakkî eden bir konuma sıkıştırır. 

O noktaya varınca da, daha radikal bir şey denemek gerektiğini düşündük: Eşitsizliklerin kökenini değil de, köken sorusunun kökenini sorgulamak. O zaman kitap bizim önceden düşünmediğimiz bir yola girdi: Fransa’daki Aydınlanmacılar’dan yola çıkıyor ve bunların Kuzey Amerika yerli toplumlarındaki esin kaynaklarına varıyordu. Keşfettiklerimiz ise büyüleyiciydi.

Eşitsizlikler üzerine araştırmanızda neyi keşfettiniz ve neden insanlık tarihinde bunun merkezî bir önemi var?

Pierre Rosenvallon, “Eşitler Toplumu” (La Société des égaux, Seuil, 2011) adlı kitabında, eşitsizliklere karşı mücâdele vermek için bu kadar az şey yapılırken, eşitsizlikleri ölçme saplantısından bahseder. Bunları ölçmek için her şeyi yaparız, ama köklerinin nasıl kazınacağını tahayyül etmek için son derece az çaba gösteririz. Ayrıntılı olarak gözlemlenebilen, ama ne yapılacağı hakkında hiçbir fikir sahibi olunamayan çok eşitsizlikçi toplumlarda tuzağa kıstırılmış olma duygusu verir bu. Amerikan Devrimi’ne kadar çıkar ve eşitlik sorununun bir ölçü meselesinden fazla bir şey olduğunu açıklar: Eşitlikçi toplumların benzeyebileceği şeyin mümkinatının ileri sürülmesi. Oysa ne gibi alternatifler olabileceği üzerine artık hayal gücümüz kalmamış gibi bugün. 

Neden? Bunun nedenlerinden biri, alternatifler arandığı zaman Batı tarihinin son 200 yılından öteye bakılmamasıdır mutlaka. Bütün gerisi, mitoloji alanına giren şeyler gibi telakkî edilir; bizden o kadar kökten farklı kimselerden bahsediliyordur ki, insan gibi görülmezler. Onlar bir şey yapamadan, başlarına olaylar gelmektedir. Tarımın belirdiği ve sihir eseriymiş gibi özel mülkiyeti yarattığı izlenimine kapılırız; Rousseau’nun o kadar parlak bir biçimde anlattığı hikâyedeki gibi bizzat özel mülkiyet ise yönetimin merkezîleşmesini doğurmuştur. Yalnız, bu hikâye bir efsânedir.

Alışılmış anlatıdan kopuş bakımından, gerçekte ne olup bitmiştir peki?

Geçmişte 30 000 yıl önceye dönersek, tarımdan hayli önce, insan varlıkları çok sayıda toplumsal ve siyâsî imkânları denemişlerdir: mevsimlik monarşiler, yılın belli bir ânında tapınakların inşası, sonra yıkılmaları, vs.. Bütün bunların anlamı üzerine sorulacak sorunun doğasını tamamen değiştiren bir esneklik ve deneyimleme vardır. Şunun veya bunun kökeninin ne olduğunu artık soramazsınız kendinize; zîra orada zaten her şey vardır: özel mülkiyet –ama belki yılda sadece üç ay kullanırlar–; şefleri, kralları, kraliçeleri vardır –ama belki sadece bizon avı sırasında, daha sonra da onlardan kurtulmaktadırlar–, vb.. 

Tarihinin büyük kısmında, kuralları tecrübe edip onlarla oynamıştır insanlık. En nihâyetinde, özne yer değiştirir: Eşitlik hedefi azalır ve özgürlükler oyunu ön plana çıkar: Toplumsal özgürlükler — içinde yaşadığımız toplumların yapılarını değiştirme özgürlüğü gibi. Soru artık, önceden var olmayan bir şeyin kökeni hakkında değildir; neden tek bir gerçeklik biçimine sıkışıp kalmış olduğumuz hakkındadır.

Bu yapısökümde devletin rolünü ve tanımını sorguluyorsunuz. Niçin?

Bize şöyle bir îtiraz geldi: “Şâyet insanlık toplumsal bakımdan sizin iddia ettiğiniz kadar tecrübe meraklısı ise, neden dünya bu halde? Yani her yer Avrupa modeline benzeyen ulus-devletlerle dolu.” Fakat neden bu noktaya varmış olduğumuzu biliyoruz zâten: 200 yıllık çok kararlı bir emperyalizm, sömürgecilik ve soykırımlar. Asıl soru daha ziyâde şu olmalı: Neden bütün bunların evrime bağlı olduğuna bu kadar çok inanmak istiyoruz? Neden, devletin kökenleri hakkında tartıştığımız zaman, kaçınılmaz biçimde, 6000 yıl önce Mısır’da ya da Çin’de vuku bulmuş şeylere atıfta bulunmak zorundayız? 

Bu argüman, bir devletin ne olduğu hakkındaki tartışmayı çok daha zorlaştırmaya yarar. Mayalar, Aztekler, [Birmanya’daki] Shanlar, Eski Mezopotamya… Kimileri, on yıllardır “eski uygarlıklar” diye bu adlandırılanları, “devletin başlangıcı” ya da “devletin arkaik biçimleri” kategorisine yerleştirmeye çabalıyor. Ama bu iş yürümüyor, zîra bütün bu örneklere denk düşen bir devlet tanımına asla varılamıyor. Dolayısıyla modern devletin kökeni hakkında, kelimenin gerçek anlamında bir köken bulunmadığı fikrini kabul etmemiz gerek. Daha ziyâde, modern devletin tam olarak ne bakımdan oluştuğuna kurumsal terimlerle kafa yormayı deneyelim ve o tarihi yazmayı deneyelim. Modern devletin üç ana bileşenini teşhis ettik: egemenlik, yönetim –ve bilgileri bir kontrol biçimi–, politikacıların seçimlerde “karizmaya dayalı” bir iktidar için diğerleriyle rekabete girdiği bir arena olan siyâset. Devlet mefhumunun soyutluğunu kırarsanız, bileşenlerin her birinin tarihini yapabilirsiniz. Uzun bir tarih döneminde, şecereler bütünüyle farklılık arz eder.

Paris’teki “Sarı Yelekliler” hareketi sırasında, boksör Christophe Dettinger’nin portresi (bkz.: https://medyascope.tv/2019/05/18/sari-yelekli-christophe-dettinger-bir-metafor-olarak-boksor/ ), 2019. (JL)

İktidarla ilişkimizde neyi değiştirebilir bu? 

Günümüzdeki işleyişin 6000 yıllık toplumsal evrim tarafından zamanda ve mekânda dondurulmuş olmadığını gösteriyor bir kere. COP26 kısa süre önce İskoçya’da toplandı. Orada gezegenin tüm sâkinlerini etkileyecek sorunlar ve süreçler tartışıldı. Bunu konuşmak için kim gelmişti oraya? Kısa vâdeli seçim hedeflerinin tuzağına kıstırılmış politikacılar. Türümüzün toplumsal evrimindeki hiçbir şey, bu uzun vâdeli sorunları kısa vâdeli bir siyâsî rekabetin çerçevesine tâbi kılmaya mecbur etmiyor bizi. Ama devletler içinde yaşadığımız ve bunun alternatifi olmadığı gibi bir fikir var. Bizim gösterdiğimiz ise, bu tasavvurun hiçbir temelinin olmadığı. 

Bu bir umut belirtisi olabilir: Hiyerarşik ve otoriter toplumlarda yaşamaya mahkûm değiliz. İnsanlık tarihi, toplumları başka şekillerde tanzim etmenin bir sürü örneğiyle dolu.

Evet, hem de büyük ölçekte bile. Bizimle aynı fikirde olmayanlar var ve insanların eşitlikçi toplumlarda yaşayıp bunun yüzyıllar içinde yitirildiği gibi ilkel bir ütopya tahayyül etmenin daha iyimser olduğunu düşünüyorlar. Ama bana göre, böyle düşünmek daha kötümser; zîra uzaklarda kalmış o zamana asla dönemeyiz, sanayileşmiş toplumu yok edemeyiz ve yeryüzü sâkinlerinin % 90’ının öldüğünü göremeyiz. Deneysel olarak hassas ve siyâseten sorunludur bu. 

Dolayısıyla, doğru, insanların öz itibariyle eşitlikçi varlıklar olduğu fikrini öne çıkarıyoruz. Ama insanların öz itibariyle eşitlik gözetmeyen varlıklar olduğu fikrini de öne çıkarıyoruz. İnsanlar etik seçimler yapar. Gözlemlenen bir başka şey ise, insanların bazen çok büyük ölçeklerde, bizim bugünkü durumumuzdan daha az şiddete ve tahakküme dayalı, daha az zâlim, daha eşitlikçi örgütlenme seçimleri yapmış olmasıdır. Aynı zamanda bizimkiler kadar zâlim ve eşitsiz toplum örnekleri de buluruz. Burada tartışacak bir konu olduğu, seçimler yapmak gerektiği fikri var. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus